TR “içme suyu” gnostisizm'den ve yaratılışın yekvücut halinden ilham alarak yazdığım ve resimlediğim bir novella. metin gizli kalması gereken her şeyi mecburen görünür kılan bir gölge dünyada geçer. hikaye boyunca karakterler kendi biyolojilerinin farkındalığıyla başa çıkmaya çalışır; insan olmanın, hatta canlı olmanın kabusundan azat olmanın farklı yollarını ararlar. karakterlerim bundan ibaret olmamakla birlikte alegorik olarak da okunabilir. hikayeyi yazarken kırgın bir şiirsellikle kendini ifade etmeye çalışan deneysel bir üslup kullandım. hikayenin dili bana böyle hissettiriyor: "titrek ellerde hassas şeyler" :) umarım senin de hoşuna gider.
buraya kadar okuduğun için teşekkürler. 🖤
EN “içme suyu” is an illustrated novella inspired by gnosticism and the idea of "all is one". the book is about a shadow planet where everything that is supposed to be hidden from eyes lays bare on the surface. throughout the story, characters who are too aware of their biology look for their escape from the nightmare of being human, of perhaps being alive, in their own ways. although not confined to that, these characters can be read as allegories. the story is told in an experimental style that seeks to sound shattered in a poetic way. alas the text is only in turkish for now, because my mind has been showing resistance to me when I speak/write in english lately.
if you've read this far, thank you. 🖤
ne olabilirim ben, kendini “insan” zanneden bir açlıktan başka?
bu gölge dünya ve ben.
aramızda cam bir duvar var.
kendi bekası uğruna bedenleri tüketen o yaşamla kendi içimde mahsurum.
uyku çıplak olanın biricik örtüsü... ve ben çoktandır örtüsüzüm.
cama çarpan sineği izliyorum yansıtan yüzeyde...
“içme suyu” uygarlığın çarpık yüzünün çırılçıplak kaldığı bir gezegende insanlık mitini geride bırakanların karanlık ve şefkatli hikayesi.
okumak istersen... 🖤
wattpad: “içme suyu” ankebût [ücretsiz ön okuma]
google play: “içme suyu” ankebût [e-kitap]
kobo: “içme suyu” ankebût [e-kitap]
bu metin yetişkin okurlar içindir. rahatsız edici unsurlar içerebilir.
bugün içme suyu'ndaki kahramanlardan biri olan agape'den söz edeceğim biraz.
agape'nin kim olduğu benim için de zaman zaman değişiyor. olası okurlarım için bir önyargı oluşturmak istemiyorum. bir yandan da hayatımın bu döneminde agape'ye dair düşündüklerimi bir gün hatırlamayacağımdan korktuğumdan bu notlarımı seninle paylaşmak istiyorum.
buraya yazacaklarım karakter hakkında değişmez bir yargı olmayacak. burada sadece yapması keyifli olduğundan agape'yi psikolojik olarak incelemeye çalışacağım ve buna yönelik bir okuma biçimi sunacağım.
içme suyu psikolojik korku bağlamında incelenebilecek bir kitap ama kitabın türü de olmaya niyetlendiği şey de bu değil.
desteğin için teşekkürler. 🖤
agape. kitaptan bir illüstrasyon...
bu et onun olabilir mi... rüyalarındaki varlıklar gibi giyinmiş bir alametken içindeki..? et... et... nedir insanın et dediği..?
içme suyu'nun tiamat bölümünden bir alıntı.
agape maddi dünyayla nasıl ilişki kuracağını bilemeyen bir bilinç dışı varlık gibi çalışıyor. bu kopukluğu belki de en yoğun kendi bedeninde deneyimliyor. yaşamı deneyimleme biçimi diğerlerinden farklı olduğundan kendine ait bir anlam kurma mekanizması var [ve bu farklılık onun deneyim ve anlam kanallarını daha az meşru kılmıyor]. agape hissettiği bu yoğun disforiden ötürü insanlık anlatısına yerleşemeyen bir varlık. bu yüzden diğerleri de onu nereye yerleştireceğini bilmiyor, zamanla agape onlara kendi niyetlerini ve reflekslerini gösteren bir ayna haline geliyor. yani agape dış anlatıda bağlam bulamadığından, onunla karşılaşan diğer bilinçler onu içselleştirmeye meylediyor. agape'nin kendi dürtüleri ve niyetleri olabileceğini kimse düşünmüyor fakat belki de agape'nin karanlığı burada başlıyor.
suluboya agape. doğaçlama. kompozisyonu çok sevdim. çocuksu olmasına rağmen çok da rahatsız edici buluyorum. karakterin bedenindeki huzursuzluğunu yansıtmaya çalışmıştım. sanki kontrolünde olmayan bir şeyin içinde yaşamaya mecbur bırakılmış gibi...
ilave notlar
agape, novella boyunca bedenini hissetmekten kaçınıyor ve kendi mitlerine sığınıyor. bedeninin sadece kendi mitolojisiyle uzlaşabilen duyularını dikkate alıyor. bazen fiziksel deneyimden ne kadar uzaklaştığını fark etmiyor da değil. bedeninin kendi hafızası ve ihtiyaçları onu ürkütüyor. bedeninden sık sık ölü varlığı olarak bahsediyor. bir süre sonra ölü olduğu inancını daha sık hatırlar oluyor ve metaforların içinde kaybolmaya başlıyor. spoiler vermek istemediğimden burada kesiyorum. özetle kitaptaki karakterlerin iç dünyası hikayedeki dış dünya kadar karanlık denilebilir. :D
agape'yi resimlerken zihnim ister istemez deformasyonlara yöneliyor. onu güzelleştirmeye direniyor. onu çamur etmek istiyor. agape içgüdülerden doğmuş bir karakter. bir gün o gölgeli gözler kendi kendilerine çizimlerimde belirdi, sonra da agape'ye dönüştü. uzun zamandır hiçbir şey bu kadar bana ait hissettirmemişti.
agape gerçekten çok derin bir karakter. onun hakkında daha nice satır yazabilirim ama şimdiden çok açıklamış hissediyorum. en azından böyle yazılar yazdıkça ben de kitabımı nereye yerleştirebileceğimi biraz biraz anlamış oluyorum. :D
eğer merak edip buraya kadar okuduysan teşekkürler... 🖤
içme suyu'nun içinden bir illüstrasyon... bu dijital illüstrasyonlarda kullandığım dokuları kendi çektiğim fotoğraflardan aldım.
pinterest hesabımı sildim. kitabımın emek emek uğraştığım, içime sinsin diye günlerimi verdiğim, defalarca kez rafine ettiğim illüstrasyonlarına "AI modified" etiketi yapıştırılmış olduğunu gördüm. yetmiyormuş gibi son zamanlarda oluşturduğum pinleri de kimsenin önüne düşürmemekteydi. açıkçası benim bununla uğraşacak vaktim olmadığı gibi bu gürültüye uygun bir ruhum da yok.
derinlerden seslenen bir şeyi yüzeye çıkarabilmek için yıllarca bir yol aradım. sanat benim için hiçbir zaman gündüzleri olduğumuz varlıklara dair bir şey değildi. eskiden sadece kendimi yaşatabilmek, var edebilmek için çizmeye mecbur hissediyordum. çok huzursuzdum. hala huzursuzum. huzur gelip gitmekte. ben ise bir taşkınım.
içme suyu'nu bazen neden yazdığımı unutuyorum. yıllarca benimle yaşamış, benden beslenmiş bir ruh bu. benden öyle beslenmiş ki nihayet posamın içine o yerleşmiş. bir yavru dünyaya getirmek gibi. bir müddet sonra kendi için yaşamayı bırakan varlıklara dönüştürebiliyor bizi zaman. biz de o vakit şarkılarımız ve hikayelerimiz için yaşarız. dürüst yüzlere incitmeden dokunabilecek o eller bazen sadece onlardadır.
... ve bilmiyorum ben, seni içme suyu'nun ellerine bırakabilir miyim..? nasıl davranacak bu hikaye sana? bana gösterdiklerini bir başkasına gösterebilir mi? arayan birinin bir müddet elinden tutabilir mi? ona bu dehşetli yolda eşlik edebilir mi?
eller bırakmışım dünyaya. benden geriye eller kalacak gibi.
bazen kişi hiçbir zaman kendine ait olmamış bir hayatı, bir ihtimal uğruna öyle çok özlüyor ki... sonradan fark ediyoruz aslında düşündüğümüz yerde değilmişiz; olduğumuza inandığımız, inandırıldığımız şey de değilmişiz. bazen bir zihnin uyanması için bütün kulenin çökmesi gerekiyor.
zei'yi düşünüyorum. neredeyse dolunay ve ben dolunayda nedense duygusallaşıyorum... 🌕 31.05.2026
fotoğraftaki binlerce yıl önce kutsanmış bir su pınarı. buradan getirdiğim su hala masamda bir kavanozda çürümekte. arınmadan olduğu yerde dünyadan yalıtılmış, seneler süren bekleyişler boyunca kendinden gelen ufunetlerle kirlendikçe kirlenmiş bu su; içildiğinde kim bilir baş edemeyeceğimiz ne berrak bir hafızayla karşı karşıya bırakacaktır bizi. bazen korkarız bizler, belki berraklığımızla karşılaşmaktan, içinde yalıtıldığımız bu dünyada yaşamıyormuşçasına; belki içimize kattığımız şeylerin büyümeler değil, keşifler olduğunu bilmediğimizden ve büyüyecek şeyler olmadığımızı bilmeye de dayanamayacağımızdan korkarız... birçok yerde dokunmaya cesaret edemediğimiz hakikatler var. biz bir mesafeden izleriz onları, onlar da bizi... bir yudumunu ancak uzaklardan düşleyebildiğim o su gibi... düşlerken beni çağırdığını onu içmeye, hazmetmeye ve kendimi onda keşfetmeye... suyla böyle bir bağ kurmak ne güzel şey, değil mi..? 🖤
şimdi o kavanozda oluşan ekosisteme kitabımdan yola çıkarak agape ismini vermeye karar verdim, çünkü isimler veren ağzın kinidir.
goldmund from "narcissus and goldmund", hermann hesse
a digital sketch or something similar to that. I don't really like it, yet it yearned to be expressed so here it is.
bir müddet önce yazarken bu ilahiyi dinlemekteydim. bir anda bana o kadar yoğun bir şekilde goldmund'u çağrıştırmaya başladı ki kendimi zihnimde olagelen bu imgelerden alıkoyamaz oldum. goldmund'un hayatta kaldığı o karlı geceyi düşünüp duruyorum. hepimizin ömründe atlatmayı başardığımız o zor gündüzler ve geceler olmuştur. ben kimini çok berrak hatırlıyorum. bazen de sadece ağladığımı hatırlayabiliyorum. uzun boylu saatlerde benden çok büyük şeylerle baş başa kaldığımı ve onların dizlerinde ağladığımı...
bir zamanlar ölümü çok sık düşünüyordum. gerçi hala düşünmekteyim fakat o zamanlar biraz farklıydı. bir canlının bu planda yerinin belli olması beni mesut ediyordu. toprağa karışıp bedenimi başka sindirimlere teslim etme ve beslediğim şeylerde sürüp gitme düşüncesi, yeryüzünü tanrının ya da insanın mutlak oyun alanı olarak deneyimlemekten daha cazip geliyordu. yaşamı çok yüceltiyoruz fakat modern insan bir yaşamın ne kadar çok ölüme mal olduğunu idrak edemiyor gibi. geçmişte unuttuğumuz kabullenişler bu steril hayatta bize yabancı geliyor. oysa ölüm ve yaşam tek bir bedenin süreçleri ve bedenlerimiz olarak sahiplendiğimiz şeyler bunu bizden çok daha iyi biliyor. dillerimizin kaşımaya yetişmediği o yutakta bilmeye, anlamaya kadir olmadığımız ne çok şey vardır kim bilir...
farkında olduğumuzu zannettiğimiz şeylerin sahiden farkında mıyız ki? ancak parçalanmış ve lime lime edilmiş şeyleri anlayabilirken gerçek denen şeyin ne kadarını bilebiliriz?
belki bütün bu düşüncelere hayret ederken goldmund'a benzediğimi hissediyorum, belki biraz da narziss'in gizemci tanımında yerimi buluyorum her geçen gün. narziss ve goldmund vesilesiyle aslında kendim için bile ne denli büyük bir bilinmez olduğumu anladığımdandır belki, bu kitap söz konusu olduğunda gözyaşlarımı tutamıyorum. bildiğim tek bir şey varsa bu yeryüzünün kök salınacak bir yer olmadığıdır, bu yüzden thomas'ın inciline bir atıfta bulunup "geçip gidenlerden olmak lazım" diyerek sözlerimi noktalayacağım. [logion 42]
buraya kadar okuduğun için teşekkürler. 🖤
içlerinde dil bilmeyen bir yerin bir gün seni çağırırsa ona kulak ver...
yeşimin buğusu teninde paslanıyor. avuçlarıma tuz serpiyor yüzün. geceye içiriyor seni dalgalar. uzaklıkların rüyalarında kaybolup gidiyorsun.
kendi karanlığının yuttuğu bu gözler görebilir mi birilerini olduğu gibi..? yüzleri ayırt edemezken var oluşun geri kalanından, nasıl tanır bu karanlık özlediğini? buna şüphe yok ki karanlık şeyler olmuşuz biz, ikimiz. yutağım ve midem şimdi derinlerine mukus gibi tutunan bu karanlıkla çürümekte ve renklerim değişmekte. öldürdüğüm uzuvların boy gösterdiği silik bir natürmort gibi seyredeceğim kendimi su birikintilerinde çünkü ben ölüme tapınıştan fazlası olamadım. puslu gözlerimde kaybederken bir kendilik ihtimalini bilmiyorum nasıl bulacağım seni olduğun gibi unuttuğum yerlerde...
ikimizden birini hatırlayacağız bir gün... ve öldüreceğim ben ölü doğduğumu hatırlamak için. ellerimiz kan dökmeye kanana kadar öldüreceğim. kanın başka bir rengini görene değin öldüreceğim ben bu mavi yıldızın altında... ve sen gözlerini kaçırmayı bırakana değin bırakmayacağım peşini. kaç kaçabilirsen ama bil ki seni azat etmeyeceğim. zulmedeceğim bu müşterek ellere, ağza ve mideye. kendi enzimlerinle seni boğup yakana kadar böyle var edeceğim kendimi içinde. bu benim sevgim. sana ne kadar çürük ve ne kadar gerçek olduğunu hatırlatabilecek başka bir sevgi yok yeryüzünde. sen ancak böyle sevilebilirsin ve ben de seni böyle seveceğim.
çağlar öncesine ait bir tebessüm gibi yalnızlaştırıyor dudakların beni. tüf ellerinin merhametinde şimdi ellerim... tufandan doğmuşçasına yabani ve arsız olmasaydı gözlerim sever miydin beni? uslu kalır gözlerin, oysa omuzların arkaik bir direnişte. sen dağlardan eskisin, ben ise geçen her körpe dakika, huzurunda senden önce eskiyen.
içme suyu adlı kitabımdan zoe.
zoe'nin yüzünde her daim zamansız bir huzur var. bu yüzden etrafındaki herkes onun ölümden büyük olduğuna inanıyor. zoe muhtemelen kendi iç dünyasında başkalarının ona dair düşüncelerini fark edemeyecek kadar boğuluyor. oysa yeryüzüne gösterdiği her daim zarif bir yüz... ve bu zarif yüz, etrafındaki biçare kalplerin fani kaderlerine karşı tek ümidi.
... üstteki yazıyı 2023'teki notlarımın arasında buldum. zei'nin, zoe'ye dair için için hissettiklerini biraz yansıtıyor. zoe herkes için bambaşka bir varlık. ona karşı beslenen duygular da haliyle ağır, düğüm düğüm şeyler...
kendinden eriyen sular sürüklüyor bu hasta buzulu uzak bir ufukta...
engin sulardı seni bana getiren, uzak buzul suları...
bir kutup düşünden çıkıp gelmiştin bana, meçhul bir bütünün diğer kutbuna.
şimdi birlikte sürüklenirken gerçek olma ihtimalinden durulanmış bir serap gibiyiz bu yoksulluğun ortasında.
buz yüzü gibi yapış yapış olmuş birbirine değen tenlerimiz.
gözlerini kaçırma.
sen başka bir şey olmanın düşünü kurduğunda kendimden sökülüyorum.
yapma.
yapma bunu bana.
ayrılamayız biz.
vuracağımız bir kıyı kalmadı artık. beraber sürükleneceğiz bu sularda ilelebet. hangi kıtaları sular altına gömdüğümüzü bilmeden...
bilmeden...
19.05.2026 ankebût
bu metni buzulların eridiği ve karaların sular altında kaldığı bir yeryüzü düşüncesinden ilhamla yazdım.
görsel, kitabım içme suyu'nun geçtiği k'ûta gezegeninden bir manzara. bu dijital çalışmayı kendi çizimlerimi ve görsel materyallerimi kullanarak oluşturdum.
gecenin içinde öyle hassas, öyle duyarlı ki... ışığa bile inciniyor yarı baygın teni...
zira magna'nın mehtabı zei'nin sessizliğiyle akraba. tanık olup söyleyemediklerini hissettiriyor ona maruz kalana.
bu sahnede zei, mezbahadan kaçtıktan sonra ilk defa ayı gördüğü zamanı hatırlıyor. zei mezbahadan kaçsa bile, mezbahayı hep içinde taşıyan bir insan-hayvan olarak yaşıyor.
agape ve zei'nin birbirlerine vardıkları ilk sahne. nereden geldiğini hatırlamayan agape, bir “hiç kimse” olarak vardığı son kalede kendini yalnızlık çeken bir otokratın odasında bulur. agape, otokrat zei'nin gözlerinde kendi ezelini mi bulacaktır, yoksa yalnızca kırık bir ayna mı..?
yüzlerin bir tutulmaya kapanması.
... Agape, arafın içine dosdoğru yürüyor. karnı artık içindeki boşluğa dar geliyor. oda gündüz gözüyle gördüğü bir mozole gibi yaslı. burada çok şeyin istirahati var. mekanın kendisi bir deniz kabuğu gibi uğulduyor. Agape gulyabanilerin bile kuyruklarını sürümeyeceği gizli saklı köşelerde ayların zikredildiğini duyuyor. bir balkon onu çağırdığında uysallaşıyor. altından geçerken onu uğurlar gibi saçlarını okşuyor tüller...
bu karşılaşma beklenilmişti.
Tiamat...
bir kasırga demliyor asuman... ama sular ona varamıyor. varamazlar ki... bu tanrılar meskeni çok yukarıda, çok uzakta; dorukların yeryüzüne yabancılaştığı bir mesafede her şeye. belki pencereler bunun gamsızlığıyla ardına değin açıktı... gürleyip vuruyor deniz kendisini uçuruma, seraplar akıyor kayalıklardan aşağı... ve Agape taşkın bir su kütlesi gibi neyi alıkoyduğunu bilmediği bir bendi yıkıp püfkürüyor.
hala feryat figan yırtılıyor ufuk ardında. Agape’nin içinde belli belirsiz bir acı var. bir çisenti olup ıslak mermere bırakıyor kendisinden kalanı. kendisini akıtan bir özlem gibi kalmış yığıldığı yerde. başını kaldırıyor, yağmur damlaları boğazı boyunca yuvarlanıyor... göğü görmeyen bir yeryüzü gökyüzünü düşlüyor... gözlerini kapıyor... gökyüzü ağzına değiyor... havadaki deniz tuzu teninde eriyip gözeneklerine doluyor. teni hala orada olduğunu hissettiren o sızıya aç ve duyarlı. kulakları ise yeryüzünün bütün seslerinin oradan oraya kaçıştığı bir mahşer yeri...
bu an bütün özlemlerinin şahikası... bir eşik. Agape, kendi arzının üzerinde... göklere ve ummanlara en yakın olduğu yerde. yıllar sonra evine koşup gelmiş sanki... ama varamıyor bir türlü oraya. sırtını verdiği uçurumu düşünmek başını döndürüyor. buraya kadar... bundan sonrası olamayacağına inanıyor o an. buradan devam edemez. bir şeylerin sona ermesi gerek.
Agape nefesini yavaşça bırakıyor. gözlerini açtığında yalnız olmadığını görüyor. gönlünün kaldığı eller yine orada...
Ecnebi bir şey söylemeksizin korkuluklara yaslıyor yüzünü. uzakta güç toplayan fırtınayı seyrediyor. suskun uzun bir süredir. “manzarayı sevdin mi..?” diyor durduk yere biraz sonra.
“... evet.”
Ecnebi ona yumuşak bir tebessümle dönüyor. Agape bu tebessümün kendisindeki yerini hissediyor... tebessüm içinde kalmak istiyor. kendi elleri giysilerinin kırışıklarıyla oyalanıyor. gözleri hala ötekilerde...
Ecnebi ona elini uzattığında yenlerindeki kırışıklıklara dolan yağmur harap bir su kemerinden akarmış gibi oluk oluk boşanıyor... Agape onun vardığı yer oluyor. gözleri gözlerinde. tereddütle alıyor onun elini. yüzüne götürüyor... buz gibi yanağında yağmura rağmen öyle sıcak ki eli...
başparmağı belli belirsiz yüzünü okşuyor. “üşümüşsün.”
Agape başını sallıyor. bir an sonra kollarını açıp ona sarılıyor. yeryüzü uzaklarda boğulurken Agape bağrına basıyor bir ecnebiyi ve bir an sonra Ecnebi, Agape’yi...
alçak gönüllü bir sıcaklık var onun koynunda. onu kucaklamak sessizliği kucaklamak gibi... Agape orada kalıyor. şefkatle izliyor onun gözlerini... ayrılamıyor onların dolaylarından... ne nazik... ne nazik onun gözleri... derinliklerinde ürkek bir ışıkla görüyor onlar Agape’yi... ışığa düşmek istiyor Agape... nasıl da kendisinden geçerek istiyor bunu... ah, ama seyrelmiyor dudakları... akıp gidemiyor ona... yalnızca... ince ince... özenle... şefkatle... öpüyor... öpüyor o ışıklı gözleri...
şimdi varoluşun bütünü yüzlerin mahremiyetine içkin. Ecnebi’nin gözlerindeki şefkat değdikleri yeri yanmaktan kurtaramıyor... sıcak... sıcak yaratılmış onlar... yanağı yanağını istiyor... yüzler bir tutulmaya kapanır gibi birbirine değiyor... dudakları atlatan her soluk teğet geçiyor... tenine... tenine... onunken onsuz kalmış tenine... kavuşamamanın hüsranı... yeryüzünde bu mesafeyi tanımlayacak bir mizan yok.
... bir gök gürültüsü.
hiç hafiflemeyecek gibi göğün yükü.
Bazı günler bulutlar bile ağır gelir gökyüzüne. Oysa gökyüzü kara bulutları sütunsuz taşımaya mecburdur. İnsan, semavi olana göre daha derme çatmadır, üst üste yığılmış katmer etine arzuları ağır gelir diye bir iskeleye giydirilmiştir bedeni. Ancak insan kendi enkazının altında mahsur kalmıştır. Kaçmaya çalıştıkça daha çok yıkılır kendi üzerine...
bilmiyorum, nasıl tutacağım seni; yakmadan, ufalamadan, incitmeden..? nasıl içeceğim şarabı ağzından, ağzı uçuklu bir âşık gibiyken? nasıl... nasıl seveceğim seni ben; kırıp parçalamadan sevdiğini bilmeyen bir insan yavrusundan farksızken?
ankebût
“içme suyu” adlı kitabımdan agape. another watercolor sketch.
geceleri kendi leşiyle semirmiş bir gulyabani
sürür çürük dizlerini kendi bataklığında.
gözlerinden tanırsın anladıklarını,
gamsız, ruhsuz, amansız bir siyah;
saklanan hiçbir yabancı yoktur onların ardında.
how it terrifies me to be somewhere
in an unowned memory.
oblivious pit of twilight sky
where to be less than air…
unseen I will be, unseen to the lakes and eyes
and rest of the mirror-kind soon will unknow me.
maybe I am afraid of my presence,
becoming of tattered thoughts,
sooting the domes of loveless districts…
I want to disappear, disappear, disappear…
be erased into one gaze in the distance,
by the hour of crow’s wake, I'll be gone.
🖤 ... one last lament for the sunken world.
earth has grown ill before we were born,
there are desperate prayers that linger in the fog,
pale eyes glaring between the trees...
eyes are the youngest of all evil
the primal witness of a crime
older than time itself.
all that is blackened was once blue,
yet a corpse the world remains.
someday the dead will abandon the cairns,
and the long-yearned silence will reign,
there are few things more frightful than such quiet.
perhaps leaving is the consolation for today.
in all that lives and dies, there is a desire for absolution,
but we turn away.
harnessing ghouls and all other abominations unworthy of a name,
we walk away,
leaving nothing behind, no colors, no sounds, nothing.