Bir süredir sessizdim… ama geri döndüm.
Kelimeler tekrar ısındı, geceler tekrar uzadı.
Sayfam renklendi, ben de öyle.
Hazırsanız, kaldığımız yerden daha derine iniyoruz.

izzy's playlists!
No title available
KIROKAZE
🪼
Cosimo Galluzzi
taylor price
Claire Keane

#extradirty
tumblr dot com
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

No title available

Kiana Khansmith
𓃗
Sweet Seals For You, Always
Keni
Fai_Ryy

roma★

No title available
The Bright Sessions
Mike Driver

seen from Malaysia

seen from Singapore
seen from United States
seen from United States
seen from Brazil
seen from Germany
seen from United States

seen from United States

seen from Colombia
seen from United States
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from T1
seen from Netherlands
seen from Singapore

seen from Russia
seen from Venezuela
seen from Serbia

seen from Malaysia
seen from Venezuela
@moralbatraoz-blog
Bir süredir sessizdim… ama geri döndüm.
Kelimeler tekrar ısındı, geceler tekrar uzadı.
Sayfam renklendi, ben de öyle.
Hazırsanız, kaldığımız yerden daha derine iniyoruz.
“Son Durakta Açan Çiçek”
Gece son seferdi. Otobüs neredeyse boştu.
Sadece cam kenarında oturan bir kız vardı… başını montunun içine gömmüş, dışarı bakıyordu.
Şoför aynadan ona birkaç kez baktı.
Garip olan şuydu: Kız hiç kıpırdamıyordu. Ama her baktığında… sanki biraz daha yaklaşıyordu.
Otobüs bir sonraki durağa geldiğinde kapılar açıldı. Kimse binmedi.
Ama içeride bir şey değişti.
Kızın oturduğu koltuğun yanında, az önce olmayan bir çiçek vardı.
Koyu… neredeyse siyah bir lale.
Şoför kaşlarını çattı. “Unutulmuş herhalde” diye mırıldandı.
Ama gözünü aynaya tekrar kaldırdığında…
Çiçek artık tek değildi.
İki olmuştu.
Kız hâlâ hareket etmiyordu.
Ama bu sefer başını çok az kaldırmıştı. Gözleri görünmüyordu. Sadece… boşluk.
Otobüs ilerledikçe çiçekler çoğalmaya başladı.
Koltukların arasında, tutacakların dibinde, hatta tavanda bile…
Her biri aynı: siyaha çalan laleler.
Ve her durakta…
kız biraz daha yaklaşıyordu.
En son durakta şoför dayanamayıp ayağa kalktı.
“Hanımefendi?” dedi.
Cevap yok.
Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
O an fark etti.
Kızın oturduğu yerde biri yoktu artık.
Sadece mont vardı.
Ve montun içinden…
ince, soluk bir kol uzanıyordu.
Kolun ucunda, avuç içinde bir şey tutuyordu.
Şoför eğilip baktı.
Bir lale.
Ama bu diğerlerinden farklıydı.
Bu… hâlâ canlıydı.
Ve yavaşça açılıyordu.
Tam ortasında bir göz belirdi.
Göz kırptı.
Arkasından fısıltı geldi:
“Sen de indin mi?”
Otobüsün kapıları kapandı.
Ama şoför… artık direksiyonda değildi.
Ertesi sabah, ilk seferde otobüse binenler şunu fark etti:
En arka koltukta bir kız oturuyordu.
Başını montunun içine gömmüş…
Hiç kıpırdamıyordu.
Yanındaki koltukta ise…
tek bir siyah lale vardı.
Ama dikkatli bakınca…
o da nefes alıyordu.
Kapı Numarası Olmayan Daire
Apartmanda kimse 13 numaralı daireyi hatırlamıyordu.
Sorun şu ki… apartmanda 12 daire vardı.
Bunu fark etmem, kargocunun üçüncü kez zile basıp “Abi bu bina kendi kendine daire mi ekliyor?” demesiyle oldu. Elinde küçük, siyah bir paket vardı. Üzerinde adres yazmıyordu. Sadece şunu yazmışlardı:
“Kapı numarası olmayan daireye.”
Kargocu gitti. Paket kaldı. Apartman sessizdi ama sessizlik rahatsız edici değildi; daha çok biri nefesini tutuyormuş gibiydi.
Paketi açtım. İçinden bir kapı zili çıktı.
Bildiğin zil. Üzerinde etiket vardı:
“Takıldığında çalışır.”
Mantıksız olan şuydu: apartmanda zaten bir zil sistemi vardı. Mantıksız olmayan tek şey ise, bunu takmam gerektiğini hissetmemdi.
Zili merdiven boşluğunun en altına, duvarın olmaması gereken bir yerine yerleştirdim. Vidaladım. Bastım.
Dınn.
Ses yankılanmadı. Emildi.
Ve duvar… geri çekildi.
Bir kapı belirdi.
Kapının üzerinde numara yoktu. Kapı tokmağı yoktu. Gözüme çarpan tek şey, kapının üstüne kazınmış minicik yazıydı:
“Geri dönmek istemiyorsan girme.”
Elbette girdim.
⸻
İçerisi… bir ev değildi. Daha çok bir taklit gibiydi.
Salon vardı ama koltukların ayakları tavana değiyordu.
Saat vardı ama akrep ve yelkovan yer değiştiriyordu.
Televizyon açıktı; ekranında beni gösteriyordu ama ben henüz içeri girmiştim.
Televizyondaki ben kafasını kaldırdı ve bana baktı.
“Geç kaldın,” dedi.
“Kim?” dedim.
“Biz,” dedi. “Her zaman biz.”
Mutfaktan bir ses geldi. Tıkırtı.
Bir sandalye, kendi kendine masaya yaklaşıyordu. Üzerinde oturan yoktu ama sandalye yorulmuş gibiydi.
Duvar saatinden bir çekmece açıldı. İçinden bir fiş çıktı. Prizi olmayan bir fiş. Yere düştü, sürünerek bana doğru geldi.
“Bunlara bakma,” dedi televizyondaki ben. “Ev fark edilmek ister.”
“Bu daire kime ait?” diye sordum.
Ekrandaki ben güldü.
Ama gülmesiyle yüzü bir anlığına başka birine dönüştü. Daha yaşlı, daha soluk, daha… bıkkın.
“Buranın sahibi,” dedi, “buradan çıkabilmiş olan son kişi.”
⸻
Kapı arkamda yok olmuştu.
Panikle koşmaya başladım ama ev uzuyordu. Koridor, düşüncelerim uzadıkça uzuyordu.
Bir kapı açtım. İçeride banyoydu. Aynanın karşısında biri vardı.
Ben.
Ama aynadaki ben gözlerini kırpmıyordu.
Ve dudakları benden önce hareket etti.
“Buraya gelen herkes bir şey bırakır,” dedi.
“Kimisi sesini. Kimisi yüzünü. Kimisi de… mantığını.”
Lavabonun içinde su yoktu. Onun yerine anahtarlar vardı. Hepsi farklıydı. Hepsi soğuktu.
“Hangisi çıkış?” dedim.
Aynadaki ben omuz silkti.
“Ev karar verir.”
⸻
Bir çan sesi duydum.
Dınn.
Zil.
Duvarlardan fısıltılar yükseldi:
“Biri daha geliyor.”
“Yer açın.”
“Numara verelim mi?”
O an anladım.
Bu daire insan yemiyordu.
Daire numarası topluyordu.
Birileri buraya giriyor, çıkıyor… ama geride bir eksik bırakıyordu.
Sonra apartmana yeni bir daire ekleniyordu.
Cebimde bir şey titreşti. Telefonum.
Bildirim geldi.
Yeni daire eklendi.
Kapı bir anda belirdi.
Üzerinde numara vardı.
13.
Televizyondaki ben bana baktı.
“Gitmek istiyorsan,” dedi, “bir şey bırakman gerek.”
“Ne?”
Gülümsedi.
“Bunu seçmek sana kalmış.”
⸻
Apartmana çıktığımda herkes normaldi.
Ama aynaya baktığımda bir tuhaflık vardı.
Yansımam…
Bir saniye gecikiyordu.
Ve bazen, çok sessiz anlarda…
Merdiven boşluğundan bir zil sesi duyuyorum.
Dınn.
Yeni bir paket gelmiş olmalı.
Absürt hikayeler devam serisi
Yaşlı adamın balkonu, sanki dünyanın geri kalanından kopuk küçük bir cepheydi. Daracık beton zeminin iki yanında saksılar diziliydi; sardunyalar, fesleğenler, adı unutulmuş birkaç çiçek daha… Adam her sabah aynı saatte çıkar, bastonunu duvara yaslar, çiçeklerin yapraklarını tek tek kontrol ederdi. Onlar onun düzeniydi. Düzeni bozan ise bir sabah ansızın beliren tek bir güvercin oldu.
Güvercin balkon korkuluğuna kondu, başını sağa sola eğdi, sonra saksılardan birine gagasını soktu. Yaşlı adam bastonunu kaldırıp havayı dövdü.
— Defol!
Güvercin kanat çırptı, gitti.
Ertesi gün iki güvercin geldi. Daha cesurlardı. Adam bu kez eline eski bir bez parçası aldı, rüzgârda savurur gibi salladı. Kuşlar kaçtı ama giderken balkonun tam ortasına izlerini bıraktılar. Adam uzun süre o lekeye baktı. Bir şey çatladı.
Üçüncü gün dört, belki beş güvercin vardı. Balkon artık onundu. Adam plastik şişeler astı, parlak CD’ler bağladı, rüzgârda tıkırdayan tuhaf düzenekler kurdu. Güvercinler geri çekildi, yukarıdaki antenlere konup onu izlediler. Adam nefes nefese kalmıştı. Kazandığını sandı.
Dördüncü gün gökyüzü karardı. Güvercinler sayıyla değil, niyetle gelmişti. Balkon doldu, korkuluk doldu, pencere pervazı doldu. Adam mutfağa girdi, eline ne geçtiyse karıştırdı; ekmek kırıntıları, eski bir ilaç, unutulmuş bir toz… Balkona serpti. Tuzak buydu. Artık oyun bitmeliydi.
Ama güvercinler inmedi.
Sadece baktılar.
Adam bağırdı, elini kolunu savurdu, bastonunu yere vurdu. Hareketleri hızlandı, anlamını kaybetti. Sanki görünmez bir şeyle tartışıyordu. Bir an sendeledi. Güvercinler aynı anda kanatlandı. Balkon boşaldı.
Komşular o sırada pencerelerinden bakıyordu. Günlerdir yaşlı adamın balkonda tuhaf hareketler yaptığını görmüşlerdi. Kendi kendine konuşuyor, havaya vuruyor, sonra durup boşluğa bakıyordu. O gün de aynısı oldu. Adam bir an korkuluğa yaslandı, dengesini kaybetti ve aşağıya düştü.
Güvercinler çoktan gitmişti.
Geride sadece saksılar, kırıntılar ve bir balkonda artık kimsenin sulamayacağı çiçekler kaldı.
Absürt hikayeler serisi bilmem kaçıncı hikayem
Kırmızı Sulama
Kadının adı Leman’dı ama kimse onu bu isimle tanımazdı. Mahallede ona “Çiçekli Kadın” derlerdi. Çünkü Leman’ın evi değil, adeta bir botanik rüyası vardı: sardunyalar fısıldaşır, güller bakışır, menekşeler ise sanki bir şey saklıyormuş gibi susardı.
Leman çiçeklerini severdi.
Hayır—sevmek yanlış kelimeydi.
Onlara inanırdı.
Toprakla konuşur, yapraklara sır verir, tomurcuklara geleceklerini anlatırdı. Ama bir gün fark etti:
Su yetmiyordu.
Güneş de.
Hatta sevgi bile.
Bir sabah, parmağını dikenli bir gül çizdi. Toprağa düşen birkaç damla kan…
Ertesi gün o gül, alışılmadık bir kırmızılıkla açtı.
Ne bordoydu ne pembe.
Sanki utanmayı öğrenmiş bir renkti.
Leman işte o an anladı.
“Toprak canlıysa,” dedi aynadaki yansımasına,
“en güzel besini de canlıdan ister.”
O günden sonra sulama kovası değişti. Şeffaf değildi artık. Kimse içini görmesin diye koyu renkti. Çiçekler ise…
Daha parlak,
daha iddialı,
neredeyse fazla güzel oldular.
Komşular sordu:
— “Nasıl bu kadar canlı tutuyorsun?”
Leman gülümsedi:
— “İlgi meselesi.”
Ama kimse fark etmedi şu detayı:
Bahçede açan çiçeklerin rengiyle, Leman’ın yüzünün rengi ters orantılıydı. Çiçekler kanlandıkça, Leman biraz daha soluyordu.
Sonunda bahçe bir sergiye dönüştü. İnsanlar fotoğraf çekmeye geldi.
Çiçekler kameralara poz verir gibi duruyordu.
Ve Leman…
Bir gün toprağa uzandı.
“Ben de artık sulanabilirim,” dedi.
Ertesi sabah bahçede yeni bir çiçek açtı.
Adı yoktu.
Ama rengi, Leman’ın gözleriydi.
Ve herkes kabul etti:
Bu, gördükleri en güzel çiçekti.
BÖLÜM 1 — Soğuk Gece, Susmuş Bir Makine
Gece soğuktu…
Cybercity’nin üstünü kaplayan neon paneller bile bu soğuğu kıramıyordu. Sokaklar neredeyse bomboştu; yalnızca kaçak elektrik kablolarının titrek ışıkları ve uzaklardan gelen raylı trenlerin metalik uğultusu duyuluyordu.
Saat 04:17.
Şehrin varoş bölgesi District-9, teknolojinin en ucuzunun, insanların ise en umutsuzunun bir arada yaşadığı yerdi. Burada eski teknoloji çöpleri, ikinci el dükkanları ve kayıt dışı tamirhaneler hazine değerindeydi. Ama bu gece… biri bu hazineyi kanlı şekilde bozmuştu.
“Kodex Teknisatöryası” adlı ikinci el tamir dükkânı, kapısında kırmızı bir güvenlik bandıyla çevrilmiş haldeydi. İçeride çıplak metal kokusu, ozon ve yanan kabloların keskin tadı havaya sinmişti.
Dükkanın ortasında, göğsünde paslanmış bir delik bulunan bir robot yatıyordu.
BurnOut-7 model, eski tip ama hâlâ güvenilir bir servis robotu.
En önemlisi: bütün verilerini sakladığı ana disk sökülmüş, iz bırakmadan götürülmüştü.
Polis memurları fısıltıyla konuşurken kapıdaki dev gölge ağır ağır yaklaştı.
Dedektif Ecks.
Cybercity’nin hoşlanmadığı türden biri:
– Teknolojiyi sevmez,
– Eski usul yöntemlerle çalışır,
– Kafasına göre takılır.
Ama bir gerçek var:
Onun çözemediği dava yoktur.
Ecks kırlaşmış saçlarını rüzgâra bırakıp içeri adım attı. Uzun boyu, geniş omuzları ve “çok şey yaşamış adam” ifadesiyle ortamı dolduruyordu. Polisler onu görünce istemsizce toparlandı. Saygı, Ecks’in girdiği her odada kendiliğinden oluşurdu.
Arkasından genç bir ses duyuldu:
— “Yer açın lütfen! Dedektif Ecks olaya el koydu.”
Bu ses, Ecks’in yeni görevlendirilen memuru Sue Hale’di.
Yirmili yaşlarının sonlarında, dikkat çekici derecede zeki bakan gözlere, kısa kesilmiş siyah saçlara ve neon yansımalarını bile güzelleştiren bir yüz hattına sahipti. Onunla çalışmanın nasıl olacağını Ecks henüz bilmiyordu… ama genç kadının işine olan ciddiyetini ilk dakikada görmüştü.
Sue elindeki tabletle hızlıca not aldı.
— “Dedektif… Robotun enerji çekirdeği yerinde, ama veri diski tamamen yok. Bu model kendiliğinden bozulmaz. Birisi söküp almış. Üstelik profesyonel bir iş.”
Ecks çömelip robotun metal gövdesine baktı. Soğuk parmaklarıyla ölümcül darbeyi bırakan deliği yokladı.
— “Kim bir robotu öldürür ki?” diye mırıldandı.
Cevabı biliyordu ama duymak istemiyordu.
Sue omzunu kaldırdı.
— “Belki veri diski için.”
Ecks başını iki yana salladı.
— “District-9’da veri için öldürülür. İnsan öldürülür, cyborg öldürülür… ama robot?”
— “Bu başka bir şey.”
Derin bir nefes aldı, kirli neon ışıklarının altında yüzündeki yılların çizgileri daha da belirginleşti.
— “Önce sahibini bulun,” dedi. “Bir robot ölüyse, biri onu seviyordu ya da kullanıyordu. İkisi de tehlikelidir.”
Sue başıyla onayladı.
— “Sahibi sabah vardiyasında gelecekmiş. Adı: Kiron Vale. Sokak tamircisi.”
Ecks ayağa kalktı, deri ceketinin kolunu hafifçe düzeltti.
— “O gelmeden önce etrafta birilerini sorgulayalım. District-9 geceleri konuşkandır.”
Bir an sessizlik oldu.
O sırada dışarıdaki neon tabelalar çakıp söndü; şehrin dev enerji kulelerinden biri dalgalanmış gibi.
Sue içini çekti.
— “Dedektif… sizce bunu yapan geri gelir mi?”
Ecks kapıya yöneldi, soğuk havayı içine çekti.
— “Disk ortada yoksa… elbette geri gelirler.”
Bir an durdu, gözleri sokağın karanlığına daldı.
— “Ve umarım… önce biz onları buluruz.”
Absürt hikayeler…
“Elleri Titreyen Oda”
Gecenin üçüydü. Apartmanın koridoru, nefesini tutmuş gibi sessizdi.
Kapımın önünde biri vardı… ama ayak seslerini duymadım. Yalnızca hafif bir buğu:
Sanki biri kapının aralığına doğru usulca nefes alıp veriyordu.
Elimi kapının üzerine koyunca kapı… içten içe titredi.
Sanki arkasında duran şey, benim dokunuşumu hissedince heyecanlanmıştı.
“Girdimi istiyorsun… değil mi?” diye fısıldadım kendi kendime,
çünkü başka birinin duymayacağı kadar boğuk, utangaç bir iniltinin kapının ardında döndüğünü duydum.
Cesaretimi topladım.
Kilidi çevirdim.
Kapı aralandı.
Ama karşımda bir insan yoktu.
Bir… oda vardı.
Evet, bildiğin oda: duvarlar, karanlık bir tavan ve içeride yavaşça nefes alıp veren gölgeler.
Ama odanın içi bana doğru uzanıyordu.
Duvarları titriyordu, tıpkı bir beden gibi.
“Gel,” dedi bir ses.
Nereden geldiğini kestiremedim.
Tavan mı fısıldadı, duvar mı içini çekti, yoksa karanlık mı konuştu… bilmiyorum.
Sanki oda beni içine almak için açılmış bir ağız gibiydi.
İlk adımı attığım anda kapı arkamdan kapandı.
Duvarlardan biri hafifçe kabardı, sonra üzerime doğru dokundu.
Bir parmak izi gibi değil… bir nabız gibiydi.
Oda canlıydı.
Ve beni tanıyordu.
“Bekliyordum seni,” dedi.
Bu kez ses çok yakındaydı — boynumun hemen yanında.
Nefesim hızlandı.
Korku ve tuhaf bir haz göğsümün ortasına çöktü.
Adımladığım zemin bile nabız atıyordu.
Oda, ayak tabanlarıma kadar hissetmemi istiyordu sanki.
Sonra bir şey daha fark ettim:
Duvarlarda tırnak izleri vardı.
Taze…
Ve hepsi kapıya doğru değil, oda’nın içine doğru sürüklenmişti.
O an anladım.
Buradan çıkmak yoktu.
Oda, beni sevmişti.
Ve bırakamayacak kadar… açtı.
Ben çığlık atmadım.
Belki korkudan, belki de meraktan… olabilir.
Ama oda memnuniyetle iç çekti.
Ve duvarlar üzerime kapanırken odadan son duyduğum fısıltı şuydu:
“Korkma… seni çok yavaş yiyeceğim.”
Kışın en sevdiğim yanı şu:
Herkes biraz yalnız görünüyor.
Sanki şehir, hepimizin içindeki sessizliği ortaya çıkarmak için soğuyor.
Bu yüzden kendi yalnızlığım artık bana özel bir yük gibi gelmiyor.
Sokaklarda dolaşırken kendimi görüyorum;
ışıkları solmuş bir şehir, ağır adımlar, buhar olup kaybolan nefesler…
Kış, her şeyi daha cansız gösteriyor.
Belki de o yüzden seviyorum bu mevsimi.
Çünkü dünya, benimle aynı renge bürünüyor.
insanın canının yanmasından çok daha acı bir şey var, artık canının yanamaması.
Absürt hikayeler serisi
Yamyam
Memur bir çift, yeni tayinle geldikleri sessiz bir şehirdeki eski bir apartmana taşınmıştı. Apartmanda tuhaf bir durum vardı:
Sadece yaşlı bir kadın ve felçli olduğu söylenen kocası yaşıyordu. Başka kiracı yoktu, ev sahibi ortalarda görünmüyordu.
Taşınma günü kapıları çalındı. Yaşlı kadın, “Yeni taşındınız, yemek yapamazsınız şimdi,” diyerek sıcak bir et yemeği getirdi. Çift minnetle kabul etti.
Ertesi gün yine… Sonraki gün yine…
Bu durum tam bir yıl boyunca sürdü. Kadın her gün et yemeği getiriyor, “Kocam seviyor, fazladan yaptım,” diyordu.
Bir gün apartmana yeni bir kiracı taşındı. Teyze ona da aynı sıcaklıkla et yemeği götürdü. Neşeli görünüyordu.
Ama bir gariplik vardı: Eski kiracılar hiç ortalıkta görünmez olmuştu.
Bir akşam yeni kiracı, teyzenin kapısının açık kaldığını fark etti. Endişeyle seslendi ama cevap alamadı.
Kapıyı itti ve içeri adım attı.
Evin içi eski, karanlık ve ağır bir koku ile kaplıydı.
Koridorun sonunda bir oda kapısı aralıktı. İçeriden fısıltılar geliyordu.
Odaya girdiğinde nefesi kesildi.
Bir kadın—eski kiracının karısı—elleri, kolları ve ağzı sıkıca bağlanmış halde köşede duruyordu.
Yanında bir masa… üzerinde kocasına ait olduğu belli olan parçalanmış uzuvlar ve bir kafatası.
Teyzenin “felçli kocası” yatakta hareketsiz yatıyor görünüyordu, ancak yakına gidildiğinde gerçek ortaya çıktı:
Adam felçli değildi.
Bambaşka bir şeydi.
Derisi soluk, gözleri çökük, eti çiğneyen bir yaratık gibi nefes alıyordu. Kadın onu besliyordu… insan etiyle.
Yaşlı teyze o anda kapıda belirdi.
Yumuşak bir sesle söylediği tek şey şuydu:
“Kocamın doyması lazım evladım… Ben de bakmak zorundayım.”
Apartmanın sessizliğinin nedeni artık çok açıktı.
24 yaşındayım…
Ve itiraf ediyorum: Yoruldum.
Bazen kendimi, üst üste yığılmış defterlerin en alttaki sayfası gibi hissediyorum.
Herkes bir şeyler yazdı, çizdi, karaladı…
Ben ise sesimi çıkarmadan bütün yükün altında ezilmeye devam ettim.
Artık çabalamayı bıraktım mı bilmiyorum.
Sadece… içimde bir şeyler eskisi gibi koşmuyor.
Sabahları uyanınca ilk düşündüğüm “Bugün de idare ederim,” oluyor.
Sanki hayat, üzerime bol gelen bir elbise… ne giysem olmuyor, ne denesem sığmıyorum.
Dışarıdan bakınca belki güçlü görünüyorum ama içimde ince bir çatlak var; dokunsalar kırılacak gibi.
Bazen bir kahve fincanını tutarken bile “Devam edecek gücüm var mı?” diye soruyorum kendime.
Ve evet…
24 yaşındayım.
Daha yolun başındayım belki, ama içimde yıllardır yürüyormuş gibi bir ağırlık var.
Kimse duymasa da, kimse anlamasa da…
Ben buradayım.
Çok yorgunum.
Ve bugün, çabalamaya biraz ara veriyorum.
Neonların ıslak sokaklara vurduğu bir gecede tanışmışlardı.
Lynx — yarı insan, yarı makine bir cyborg;
Mira — sıradan bir insan, sıradan bir kalbi olmayan.
Mira’nın ailesi bu ilişkiye asla izin vermiyordu.
“Makineye kalp emanet edilmez,” demişti annesi.
“Yarın bir gün bozulur, seni de bozar,” diye eklemişti babası.
Ama geceleyin Mira’nın penceresi her açıldığında ilk gördüğü şey Lynx’in gözlerindeki mavi ışığın titreşmesiydi.
Lynx’in kalbinde gerçekten metal vardı, evet… ama duygularında hiç olmadığı kadar sıcak bir kod çalışıyordu: Mira için yazılmış bir sevgi protokolü.
Bir gün Mira’nın babası karşılarına çıktı:
“Bu şehri terk edin. Yoksa seni ondan ayırırım.”
Lynx sessizce Mira’nın elini tuttu.
“Metalim, ama kalbim senin için attığını öğreneli çok oldu,” dedi.
“İstersen gideriz, istersen savaşırız. Seçim senin.”
Mira gözlerini neonlara çevirdi.
“Ben seninle geliyorum,” dedi.
Ve o gece, şehrin üzerindeki dronelar gökyüzünü tararken, bir insan ve bir cyborg, ailelerin ve kuralların ötesinde kendi yollarını çizmeye başladı.
İki kalp — biri etten, biri çelikten — aynı ritimde attığında kim durdurabilirdi ki?
“Kendime ve Sana Dair”
Bir gün dönüp baktığımda anladım,
İnsan en çok kendi sesini duymaktan yoruluyor.
Aynı cümle, aynı yaralar, aynı özlem…
Ve yine de
kalbin, usulca yeniden başlıyor her şeye.
Bazen seni düşünüyorum,
Bir parkın köşesinde unutulmuş bir çiçek gibi;
Kimse fark etmese bile
kendi kokusuyla dünyayı güzelleştiren…
İçimde eksilmeyen bir şey var:
İyiye inanma isteği…
Bir çocuk gülüşü kadar kırılgan,
Bir gece yolculuğu kadar uzun.
Ve bil ki,
Her insan biraz yalnızdır bu dünyada.
Ama yalnızlık
bizi birbirimize yaklaştıran ince bir köprü aslında.
Ben de bu yüzden
kendime dönüp diyorum ki:
Sev,
kırılmadan sev.
Ve bir gün kapını çalan olur
sen hiç beklemezken;
Yorgun ellerini tutup
sana yeniden doğduğunu söyleyen.