Madam Şapkaları ya da “Bayan değil Kadın”
Geçenlerde arkadaşlarla konuşurken -her zamanki gibi- terapistimle yaşadığım maceralardan bahsetmeye başladım. Bu yazıyı da kahkahalar eşliğinde bana “Tuğba bunları yazsana ya” diyen Melek’in gazıyla yazıyorum.
Terapi maceralarım bundan yaklaşık bir buçuk sene önce başladı. Onun öncesinde de “genel ahlak kuralları”na ve toplumsal cinsiyet rollerine şöyle böyle uymayan her kadın gibi defalarca “deli bu, hasta, bunda bi gariplik var, bu kız neden böyle oldu?” denilerek çok sevgili ailem tarafından psikologların, psikiyatristlerin kapılarına götürülmüşlüğüm oldu. Ama hiçbiriyle uzun süreli bir ilişki kuramadım, bir şekilde kaçtım o odalardan. Neyse, bu seferki terapistimle bir şekilde bir buçuk seneyi devirdik, ara ara buraya bu bir buçuk senenin nasıl geçtiğine dair yazarım isterseniz. Gelelim bu yazının asıl konusuna.
Son terapi seansımın yaklaşık 20 dakikasını neden ”bayan” değil de kadın denmesi gerektiğini anlatmaya çalışarak geçirdiğimi fark edince “burada bir terslik var galiba” dedim içimden. Aslında ilk toplumsal cinsiyet dersimi bir amfide değil de bir psikologun karşısında, deri bir koltukta (hayır, divan değil) vereceğimi hayal etmemiştim. Olay şöyle gelişti:
Terapinin, psikiyatristimin bana uzuuuun uzuuuuun davranışlarımın altında yatan nedenleri açıkladığı ve benim çok da dinlemediğim bölümüne girmiştik. Ben kafamda “Çıkışta Taksim’e mi gitsem?” hesapları yaparken adamın ağzından çıkan tek bir kelime algı eşiğimden sırıkla uzun atlama şampiyonu gibi ustalıkla atlayıverdi: “.... bir şey bir şey BAYANLAR bir şey bir şey...”
Sosyal medyanın verdiği illüzyondan olsa gerek, artık kimse bayan demiyormuş, kimse kadın kelimesinden kaçmıyormuş gibi bir yanılgıya düştüğümü o an fark ettim. “Bir dakika bir dakika,” diyerek böldüm kendisini, “bayan demeyelim lütfen, kadın diyelim.”. Psikiyatristim anlamadığını belli eden ve fazlaca açılmış gözlerini gözlerime dikerek cevapladı beni. Ben de bir açıklama yapma gereği duydum. “Yani neden kadın demiyorsunuz ki? Kadın kötü bir kelime mi? Erkeklerden bahsederken ‘bay/baylar’ diyor musunuz?” dedim. Sonrası şöyle gelişti:
-İyi de Tuğba Hanım ben hala neden bayan dememem gerektiğini anlamadım.
+Bakın, bayan sözcüğü ‘kadın’ kelimesinin kibarlaştırılmış versiyonu olarak ortaya sürülmüştür. Çünkü kadın kelimesi hep mahremiyetle, cinsellikle, “kötülük, fettanlık” gibi sıfatlarla bir arada anılan, bir nevi utanılması gereken bir kelime gibi görülüyor. Oysa erkeklerden bahsederken böyle bir durum yok. Ya da kadınlarla ilgili “kötü” bir olaydan bahsederken (tecavüz kurbanı kadın, katil kadın, kadın ‘protestocu’, vs.) bayan diyerek yumuşatma/ sevimlileştirme gereği de duyulmuyor. Bunu biraz düşünürseniz anlayacaksınız.
-Yani ben bayan derken bu dediklerinizi düşünmüyorum ama.
+Tabii ki düşünmüyorsunuz, bu artık kanıksanmış, dile yerleşmiş bir durum. Ama ötekileştirici bir ifade bu.
+Bakın şöyle anlatayım: Hani kadınların taktıkları, kaşe, fötr cinsi şapkalar vardır (isimlerini ya da bir isimleri olup olmadığını bilmiyorum hala). Ben o şapkalara bayılırım, ama anneme ne zaman o şapkalardan alacağımı söylesem “Ne o öyle ‘madam’ gibi, n’apacaksın sen o şapkayı!” diye tepki gösterir. Madam gibi olmak neden kötü? Çünkü madam bir kere Müslüman değil, gayrimüslim bir kadına benzemek demek ‘kötü’ kadın olmak demek onun gözünde. Tıpkı bunun gibi, kadın diyememek de kadın olmayı kötü, utanılacak ya da en azından gizlenmesi gereken bir durum haline getiriyor. Tabii bir de kız mı desem kadın mı desem ikilemi var. Kadın cinselliği giriyor işin içine. Biliyorsunuz bir kadının kadın olabilmesi ancak bir erkekle ilişkiye girmesine bağlıdır.
-(Sıkılmış, boş bakışlar). Anlıyorum. Yine de bu dediklerinizin bende bir karşılığı yok.
+(Hay sana laf anlatmaya çalışan beynime) Tamam, o zaman en azından benim yanımda kadın demenizi rica edeceğim, rahatsız oluyorum.
Psikiyatristin odası, o odadaki zamana göre oldukça uzun sayılabilecek bir süre, birkaç dakika kadar kof bir sessizlikle doluyor. Adamın bakışları üzerimde, belli, bir şeyler düşünüyor. Birkaç dakika sonra dayanamayıp baklayı çıkartıyor ağzından:
-Tuğba Hanım sizin kadın-erkek meselelerinde çok hassas olduğunuzu biliyorum. Ama bu seferki biraz daha farklıydı. Algılarınız direkt söylediğim bir kelimeyi çekti. Sizce bu hassasiyetiniz babanızla olan ilişkinizle ilgili olabilir mi?
+(Ulan yeter her şeyi babamla ilişkime bağlıyorsun, anladık dad issues, anladık! Sanki bunları ben mi uyduruyorum manyak, onlarca insan bu konuda binlerce çalışma yapmış, dilde cinsiyetçilik diye bir şey var. Hem hiç düşündün mü, bir tek benim mi babamla ilişkim sorunlu, yoksa babaların kızlarıyla ilişkilerinde mi bir sorun var? Neden babalar oğullarının sırtını sıvazlarken kızlarının da cinselliği olduğunu görmezden gelir mesela en basitinden? Hiç mi Lacan okumadın? Her şeyi “penis haseti”ne bağlayan Freud gibi dikiliyorsun karşımda! Yeter ulan!)
Tabii içimden bunlar geçse de üslubum bu değildi kesinlikle. Her ne kadar bana yöneltilen bu sorunun beni provoke etmek, terapilerimizin temel konusu olan öfke problemimi gün yüzüne çıkarmak, beni kışkırtmak için sorulduğunu; bunun bal gibi, apaçık, 100 km uzaktan görülebilecek bir tuzak olduğunu bile bile bu tuzağa en artistik patinajımla atlayıp yukarıda saydıklarımı daha sakin bir dille anlatmaya çalıştım. Feminist hassasiyetimi, siyasi görüşümü, dünya görüşümü, hayata bakışımı durmadan benim psikopatolojime bağlamasından ve bunların yanlış çocukluğun birer sonucu olduğunu söylemesinden rahatsız olduğumu belirttim. Aldığım cevap (müstehzi bir gülümseme eşliğinde) “Sanırım sizi kızdırdım” oldu.
Şimdi eminim bazı kız kardeşlerim neden hala bu psikiyatriste gittiğimi, neden terapiyi kesmediğimi merak edecekler. Ama inanın tek bir doktora dahi açılmak, anlatmak çok ama çok çaba ve uzun bir süreç isteyen, zor bir iş. Bu kadar uzun süre aynı doktorla görüşünce ister istemez bir bağ da oluşuyor, o kadar kolay olmuyor bırakmak yani. Belki ileride bununla ilgili de yazarım. Şimdilik sadece bu “bayan değil kadın” mücadelesiyle yetineceğim.
Not: Annemin sürekli söylendiği, asla takmamı istemediği o şapkalardan birini geçen sene babam bana hediye etti. İzin babamdan çıkınca anneme de “Yakıştı ama”dan başka söyleyecek söz kalmadı :)