Sonbaharın ilk günleriydi. Mahalledeki çınar ağaçları yapraklarını yollara dökmeye başlamıştı. Dün gibi hatırlıyorum, Mustafa Bey karşı daireme taşındığı gün işten çıkartılmıştım. Taşınma kamyonu, gözüm gibi koruduğum park yerim ile birlikte tüm sokağı trafiğe kapatmıştı. Bunun anlamı etrafta bir çok umutsuz tur atıp, arabama yer bulmalıydım. Oysa o kadar bitkindim ki tek isteğim bir an evvel evime ulaşıp, o ana kadar taktığım ağır zırhı yere bırakıp, bağıra çağıra ağlamaktı. Yan koltuğumda tıngırdayan şarap şişelerime o anki en yakın arkadaşlarım gibi baktım. “Neden hep yapmak istediklerimin önünde bir engel oluşuveriyor?” diye kendi kendime konuştum.
Başlangıcı benim kişisel tarihimin kötü bir gününe geldiği için mi bilmiyorum, başlarda yeni komşuma bir türlü ısınamadım. Açıkçası o günlerde hiç kimseye, hiçbir şeye ısınamıyordum. Ev bir heves aldığım, üzerinde etiketleri ile duran kıyafetler, belki de ömür boyu kullanmayacağım ev aletleri, ikinci satırında okumaktan bunaldığım kullanım talimatları ile doluydu. Uzun yürüyüşlere çıkıyordum. Tam onun kapısının önünden geçerken, biraz soluklanıp koklamayı adet edinmiştim. Pek bir şey pişirmiyordu. Evin sokak kapısından bile dışarı sızmayı başaran bir yaşlılık kokusu vardı sadece. Hani canım bilirsiniz, o koku tarif edilemez kolay kolay. Eşyadaki eskimişlik kokusundan farklıdır, insanın yaşlılık kokusu. Bir daha yaşlı bir insanın evine ziyarete gittiğinizde, ya da daha da yaklaşıp onu öptüğünüzde koklayın. Hafif ekşimtırak, yaşlı deri kokusunu duyarsınız. Beni hafif tiksindiren, koşarak uzaklaşmak istediğim bir koku. Kapısının önündeki koklama seansım bittiğinde apartmandan dışarıya çıkar çıkmaz ciğerlerimi temiz hava ile doldururdum. Yaşamı tekrar hissetmek isterdim.
Garip bir sessizlik vardı dairesinde, parti vermesini beklemiyordum ama yaşıyor mu yaşamıyor mu diye de merak ediyordum. Geleni gideni yoktu. Dışarıya hiç çıkmıyordu. Çok nadir beyaz başını kapı aralığından sucu çocuğa para verirken görüyordum. Çöpü bile yoktu. Hiç konuşmuyordu. O aralar kendi iç seslerimle çok meşgul olmama rağmen ben bir adım atmaya karar verdim. Bir akşam elimde köşe başındaki çingenelerden alınmış bir fulya demeti ile kapısını çalıverdim. Salonun ortasına koyar belki, eve taptaze bir hava verirdi. Çaldıktan sonra da, aldığım gereksiz eşyalardan duyduğum pişmanlığa benzer bir duygu kapladı içimi. Sıkıldım. Ne konuşacaktım şimdi? Kapı ağzında mı konuşacaktık, beni içeriye buyur eder miydi? Bunları düşünürken baya bir vakit geçti, rahatlamış arkamı dönüp gitmeye hazırlanırken yarım açtı kapıyı. Beni hiç görmemiş, tanımayan gözlerle baktı. Alınmıştım biraz bu tanımaz bakışına. Oysa ilk taşındığı gün kısacık da olsa görmüştük birbirimizi. Garipsemiştim bu yaşta bir adamın yalnız taşınmasını, yardım teklif etmiştim. Benimkisi de boş lakırdı, kendimi taşıyamazken ne taşıyacaktım o gün ama geçiştirdi gelecek şimdi birileri dedi, kuru bir teşekkür etti ben de üstelemedim.aba, ben karşı komşunuz Mehmet” dedim.
Göz kapaklarının altında kaybolan küçük gözlerini kırpıştırdı. Pamuk gibi beyaz saçları hala gürdü hiç seyrelmemişti. Plastik eldivenli elini değdirmeden alnındaki bir tutamı geriye itti. Ya adım tuhaftı ya ziyaretim ya da zaman. Beni çaktırmadan hızlıca süzdü. Ayakkabılarıma gözü takılmıştı. İçinden neler düşündüğünü merak ederken konuştu.
“Ha, merhaba oğlum. İçeriye davet ederdim ama Musa’nın kafesini değiştiriyorum. Baya huysuzdur. Evin içinde dolaşıyor şimdi, sana musallat olur, rahatsız eder diye korkarım.”
“ Aa ne güzel muhabbet kuşu mu? Ben çok severim muhabbet kuşlarını, babam da küçükken almıştı bir tane, omuzumda dolaşırdı, Sinbad’ın papağını gibi.”
“ Musa da papağan oğlum.” “ Dilersen bir yarım saat sonra uğra, işim bitmiş olur o zamana.”
“Yok yok ben hiç rahatsız etmeyeyim. Bir türlü hoş geldiniz diyemedim apartmanımıza. Karşı komşunuz olarak bir merhaba demek istedim.” diyerek elimdeki çiçek demetini uzattım.
“Çiçekleri alayım ben elinden zahmet etmişsin, ama sonra uğra mutlaka olur mu?” kapıyı ağır ağır kapamak için ağzında mırıltı ile “iyi akşamlar, iyi akşamlar” derken benim aklıma şu gereksiz teklif geldi. Böyle işte aklımdakini sesle buluşturmayınca rahat edemiyorum ben. Şarap şişeleri ile bile sesli konuşuyorum o yüzden. “ İsminiz neydi çok pardon, söylemediniz galiba.” “ Mustafa” dedi ama sabırsızlığı her halinden belli oluyordu. Artık kapıyı kapatmak kendi özel dünyasına geri dönmek istiyordu. Sanki içeride onu bekleyen kerkenez bir papağan değil, küvetten eli sarkan bir ceset vardı. Ellerindeki lekeli mavi eldivenler de hayal gücümü gıdıklamıştı. Ama yok artık, daha neler! Bu yaşlandıkça iyice küçülmüş ama gençliğinde de selvi boylu bir delikanlı olmadığı belli olan 1.60 lık adamcağız hangi yaşamsal güç ile bir hayata son verebilecekti? Gözlerinin feri sönmüştü yahu. Münasebetsiz teklifimi sunmadan olmazdı. “Papağan hassas hayvandır. Bakımı da zordur aslında. Bir gün bir yerlere gitmeniz, uzun kalmanız gerekirse, ben bakarım papağanınıza, siz hiç merak etmeyin.” dedim. Yüzüme uzunca bir süre baktı, bakışlarından ne düşündüğünü çıkartmak çok zordu. “ Çok zor oğlum, çok zor”dedi. Bundan bir yerlere gidip uzun kalmasının imkansız mı olduğu yoksa papağan bakımının mı çok zor olduğuna dair bir sonuç çıkartamadım. Neyse, ben teklifimi yapmıştım. Müşvik ve sevecen bir komşu olarak, akşam izlediğim polisiye dizime yetişmek için alelacele bir banyo yapmak hevesiyle evime girdim. Kapının deliğinden son kez tam karşımda olan kapısına baktım. Şimdi onu daha da merak ediyordum.
O günden sonra, mevcudiyetini hissedecek pek bir şey olmadı. Ama bu garip değildi. Varlığı ile yokluğu birdi zaten. Kendime kızıyordum, bir yarım saat sonra gel dediğinde neden gitmedim? Evini de en az onun kadar merak ediyordum. Etraftaki her obje, her fotoğraf bir şeyler fısıldayacaktı bana. Belki bu ufacık tefecik adam MİT ajanıydı eskiden. Onlar böyle yapayalnız, ıssız bir hayat sürmeyi tercih ederdi. Hiç evlenmiş miydi, çocukları var mıydı? Sonra da diyordum ki Mehmet, sana ne ? Elalemin adamı işte. Çok boş zamanın oluştu tabi, meşgale lazım sana kafanı meşgul edecek takıldın kaldın. Hayır, öyle değildi? Garip bir şey vardı adamda beni çeken. Keşfetme arzusu ile tazı burnumu kaşındıran.
Ertesi sabah kapısını çalmaya kararlı bir şekilde başucu lambamı söndürdüm.
Elimde çıtır sıcacık simidim ve mahalle bakkalının enfes keçi peyniri ile kapısını makul bir saatte çaldım. Yaşlıların daha erken kalktıklarını bildiğim için çoktan günü yarılamış olabileceği bir saatti bana göre. Ama kapı açılmadı. Zil öyle uyuz, öyle cılız, isteksiz bir sesle çalıyordu ki, duymamış olabilir diye alacaklılar gelmiş gibi değil ama birkaç kere kapısını elimle tıklattım.
Ses yoktu. Akşam üstü tekrar uğrarım, simitler ziyan olmasın diyerek eve dönüp, çay koydum.
Güneş batmaya yüz tuttuğunda, tekrar kapısını çaldım, yine açan olmadı. Kulağımı kapıya dayayıp içeriden gelebilecek sesleri dinledim. Çıt çıkmıyordu. O nahoş, ekşimik eski deri kokusu da uçup gitmişti sanki. Meraklanmaya başladım.
Köşe başı marketin evlere servis yapan genç çocuğu geldi aklıma birden. Birkaç kez kapısında görmüştüm. Mustafa Bey’i en son ne zaman gördüğünü sormak için, ayağıma bir şey geçirip sokağa fırladım. Doğru iz üzerindeydim. Mustafa Bey dün gece markete gitmiş, kapıda onu görünce şaşırmış bizim toy oğlan Ediz. Buyur amca ne zahmet ettin, ben getirirdim demiş ama adamın hali tavrı bir garipmiş. Kendi kendine mırıldanır gibi konuşuyormuş. Söylediklerinden çoğunu anlamamış, aklı başında değildi galiba. “Başına bir şey gelmesinden korkuyorum.” dedi. “Ne aldı peki, bir şey aldı mı?” dedim, sanki aldığı şey bir ipucu olacakmış gibi. “Evet aldı abi, önce fener istedi, yok dedik sonra şu elektrikler kesildiğinde yaktığımız mumlardan bir de bir kutu kibrit aldı.” Sonra merak ettim, arkasından baktım ama apartmana doğru yürümedi tam tersi istikamete gitti.
Karanlıkta ilerleyen omuzları düşük, yılgın küçük bedeni, sarı sokak lambasının altında gözümün önüne geldi. Nereye gitmiş olabilirdi? Bu dün gece olduysa bir gecedir dışarıdaydı. Belki de birine gitmişti, neden amaçsızca dışarıya çıksın ki? Mumlar ve kibritler ile ne yapacaktı?
Yürüdüğü istikamete, karanlığa doğru yürüdüm. Başka sorabileceğim kimse de yoktu. Dün gece ortadan kaybolduysa onu sokak sokak arayamazdım. Bir ihtimal belirdi aklımda. Sokağın başında ki yediden yetmişe herkesin uğrak yeri cafeye gittim. Hava daha çok soğuk olmadığı için dışarıda birkaç masa doluydu. Belki burada durup soluklanmıştı bir dışarı çıktığında. Bir umut sordum gedikli garsonu Ümit’e. “Ümit benim apartmana taşınan yaşlı bir adam var, hiç gelip oturmuşluğu var mı sizin kafeye.” “ Mustafa Bey’i mi söylüyorsun. Her sabah uğrar, Türk kahvesini içer ondan sonra da kalkar gider. “ Şaşırıp kalmıştım, aynı adamdan mı bahsediyorduk. “Hiç konuştunuz mu peki.” “ Birkaç kez konuşmaya çalıştım, havadan sudan gevezelik edeyim dedim ama hiç yanaşmadı. Bir huzur veriyordu bana varlığı, ayağı kesilmesin diye bunaltmadım.” “Ama bir kere..” “Ee.. bir kere?”
Arka masalardan sesleniyorlardı. Dur Mehmet, şunların derdine bir derman olayım iki dakikaya yanındayım. Bir şey içmek ister misin?” dedi. Hiçbir şey içmek istemiyordum, bir an evvel öğrenmek istiyordum ne olduğunu.
Bir müddet sonra yanıma geldi, sandalye çekip karşıma oturdu Ümit. “Bir keresinde oğlundan bahsetti, yıllar evvel bir deniz kazasında mı ne kaybetmiş, zavallının ceseti hiç bulunamamış mı öyle bir şey. Adam konuşurken, sanki iç sesi de paralelinde konuşuyor gibi oluyor. Ses ve duygular yankılaşıyor gibi. Tam anlamıyorsun ne anlattığını.” Anlamıştım neden bahsettiğini, ben de tıpatıp aynı duyguya kapılmıştım kısacık diyaloğumuzda. “ Bir sis perdesinin arkasında duruyormuş gibi. Herkese arkasında ne olduğunu merak ettiren bir perde. “Nerede olmuş bu olay? “Ne biliyim abi ben, ama boğazda, burada olabilir. Benimkisi tahmin sadece. Burada kahvesini içtikten sonra da boğaz kenarına yürüyormuş.”
Evden hiç ses çıkmaması belli, benim bütün gün yatıyor dediğim adam meğer evde hiç durmuyormuş.
“Dün geceden beri ortada yok bu adamcağız. Kimi kimsesi de yok, merak ediyorum. Ola ki görürsen, buraya gelirse bana hemen haber ver lütfen.” deyip kalktım.
Dönmüştür belki diyerek tekrar kapısını tıklattım ama taş gibi bir sessizlik vardı dairesinde.
Sabah bir telaş, bağırış çağırış içinde uyandım. Sokaktan geliyordu gürültüler. Camdan baktığımda birkaç mahallelinin sokağın yıllanmış çınar ağacına doğru baktığını gördüm. Ağacın dallarında bembeyaz bir papağan vardı. Görür görmez bu papağanın Musa olduğunu anladım. Üzerimdeki pijama ve ayağıma geçirdiğim terlikler ile nasıl evden çıktığımı bilmiyorum. İlk olarak kapısına gidip bu defa resmen yumrukladım. Cılız zile parmağımı çekmeden bastım. Nafile, hiç ses çıkmıyordu. Merdivenlerden aşağıya, çocukluğumdaki gibi ikişer ikişer indim. Soluk soluğa kalmıştım. Apartmanımızın karşı kaldırımından dairesinin olduğu yere kafamı kaldırdım. Beyaz tül, açık pencereden dalgalanıyordu. Tül, Musa kadar beyaz ve özgürdü.