Akçay’daydık. Doya Doya’nın klibini çekmek için köklerime, köklerimize gelmiştik. Müzikle her gün yeniden meşgul olduğumuz, provaların ve fikirlerin sürekliliğini kaybetmediği; dinlenmenin koltukta battaniye altında uyuklamaya dönüştüğü tatlı sonbahar günleriydi. Kışın geleceğine şimdilik inanmıyordum.
Küçüklüğümden beri bir kız kardeşim olsun istemiştim. Bu istek bazen daha yoğunlaştığında, annemle babamı akşam yemeği sırasında sorguya çekerdim. Neden başka bir çocukları olmasındı? Benim kardeşim olmasın mıydı? Fiziksel gerçekler sebebiyle kardeşimin olmayacağını öğrendikten sonra hayatıma daha da yalnız devam ettiğimi hatırlıyorum. Tek çocuk kafasında, sevgili Özlem Tekin’ın dediği gibi “Bundan böyle hep yek hep tek başıma” bir hayat olacaktı bu. Aradan yıllar geçti. Kaldırım taşlarına bile öyle böyle şeyleri ispat etmek için uğraştığım yirmili yaşların sonunda her şeyin saçmalığını ispatlamaktan vazgeçmiştim. Bir oda bir salon bir evim vardı. Çok sevdiğim iki dostum İzmir’e taşınırken bana bırakmışlardı evlerini. İçinde birkaç parça eşya ile… Gerisi tamamlandı, günler aktılar ve bazı günler zordu.
İstanbul’a taşındığım yaz, bir kafede şarkı söylemeye başlamış, bu keyifli ek işi son birkaç yıldır fazlaca düzensiz aralıklarla devam ettirmeye çalışmış ve başarısız olmuştum. Yazarlık, hangi hale büründüğünden bağımsız, beni ve tüm zamanı ele geçiriyordu. Maddi seviyesi senelerdir sabitlenmiş olan maaşımdan hoşlanmıyor, bu şehirde yaşamadığımı hissederek rahatsızlanıyordum. Kimler yaşıyordu bu şehirde? Ömer Hayyam’a gidip bir fotoğraf makinesi almak vardı aklımda. Sirkeci’de o şefin açtığı mütevazi lokantada yemek yemek vardı. Eminönü’nde tül ve kumaş seçmek, incik boncuklara karışmak istiyordum. Akşamları yüzmek… Böylelikle yaşlandığımda belim ağrımayacak, rahmetli Suna Pekuysal’ın çektiği acılardan muaf olabilecektim. Uyandığımda çay demlemek istiyordum. Biraz oturmak, düşünmek. Bir çay içmek düşüncelerimle. Hayattan, insanlardan, hayvanlardan ve çiçeklerden bahseden yazılar yazmak istiyordum. Canım çektiğinde şarkı söylemek. Bu isteklerim yok olmaya yüz tutmuşlardı. Sabah ve akşam arasında ofisten kaçmak için sigara molalarını uzatırken buluyordum kendimi. Kendimi ofisin civarında, sabah dolmuşlarında, akşam otobüslerinde ve marketlerde bulamıyordum. Neredeydim acaba?
Galata’da bir evin salonunda şarkı söylerken evin kirasını düşünüyordum. Pahalı olmalıydı böyle bir ev. Deniz gören evler pahalı olurdu. Ezberlemiştim. Sonra hayat kontrolümden çıktı. Sakin olmaya karar verdiğim günlerdi. Fevri ve büyük hareketlerim beni de yormuş, umutsuzluğa sürüklenmeme yol açmışlardı. Arkadaşlarıma aniden iyi davranıyor, sonra uzun süre hiçbiri ile görüşmek istemiyordum. Sabah çok mutlu hissediyor, akşam şehirde kaybolmayı hayal ediyordum. Bazen kayboluyordum da. İstanbul insanı kaybediyordu. Öyle fazlaydık ki bir o kadar az hissetmemiz, içimizdeki çözülme ve rahatsızlanma pek doğaldı. Şaşırmıyorduk. Sıramızı çalanlara, maaşımızdan kesenlere, alınmayan izinlere, gidilmeyen tatillere, devamı olmayan aşklara tamamdık. Hepimiz bu şehre “Tamam” demeye gelmiştik. Tamam, ben de varım/yokum. Ve Çin nüfusu 2 milyara yaklaşıyordu. Evler, sokaklar daralıyor; dünya genişliyordu.
Bir şarkı, sonra bir şarkı daha… Ardı arkası kesilmeden şarkılar. Anlaşmazlıklar. Giden dostlar. Gelen dostlar. Albüm. Askerlik. Vatandaşlık. Yollar. Sayılar. Kültür merkezleri. Mektuplar. Eleştiriler. Kötü sözler. Güzel sözler. Eşim benzerim aşk. Kiralar. Faturalar. Reklamlar. Şiirler. İkilemler. Kararlar. Konserler. Fotoğraflar. Sevgi. Kabullenme. Fark etme. Toprağa özlem. Baba evine dönüş.
Akçay’daydık. Amcamlardan bisiklet almıştık. Geceydi. Arabanın bagajında oturan dünyanın en güzel insanıydı ve ona gülümseyerek bisiklet sürüyordum. Yavru bir köpek takıldı peşime bir ara. O denli sükunet, eminlik ve coşku vardı içimizde. Eve yorgun argın dönüp uyuduk. Sabah, seneler sonra tanıştığım kız kardeşimin odasında Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan adlı eserine tesadüf ettim. İçimi heyecan kapladı. Kitaba iki kere başlamış, ellili sayfalarında bölünmüş ve devamını getirememiştim. Oturdum. Bitene kadar bırakmadım. Kitabın sonunda dehşet bir hüzne sürüklenmiştim. Kimi zaman Dostoyevski, Reşat Nuri Güntekin veyahut Baudrillard okurken edindiğim hüzünden de öte, yepyeni bir hüzün sardı aklımı. İnsanlıktan utandım. Haberler fenaydı. Savaş bitmiyordu. 4 yaşındaydım, savaş Edremit’teki evin salonunda bizimle oturuyordu. 30 yaşındaydım. Savaş, Akçay’da Sabahattin Ali ve benimle bu pembe beyaz genç kız odasında kendi olanla dünyamızın arasına duvar örüyordu.
Bunlardan bahsetme, der gibi baktı gözlerime. Daha güzel şeylerden bahsedelim. Bazen biz de iyi hissedebiliriz. Bu suçlulukla yaşamak neden?
Ama karakterler kavuşamıyorlar, dedim. Gülümsedi. Anlayışı derdimi hafifletti. İnsan, neticesinde, anlaşılmak ve derdiyle barışmak istiyordu. Utancıyla baş etmek zordu insan olmanın. Bir yerlerde her an süregelen mutsuzlukların, ölümlerin, fırsatsızlıkların, kayıpların var olduğunu bilirken suçluluk duymadan mutlu olmak/olamamak büyük dertti. Bencillikten utanıyor, bencilliklerimizi saklamaya çalıştığımız kibar kutularımızın içinde daralıyorduk. Keşke herkes içinden geçeni olduğu gibi, pat diye söyleyiverse, dedim. Çocukça omuz silkmediğim kaldı. Gıcık oluyordum insanlara. Sözü uzatanlara, bilmediği yolu tarif edenlere, sevmediği insana umut verenlere. Kimi zaman nefret ediyordum insanlardan. Çocuklara, kadınlara, erkeklere, insanlara böyle davrandıkları için nefret ediyordum herkesten. Kabalıktan, zulümden, ırzdan, ırktan, dinden, dilden, aileden, gelenekten, savaştan, barıştan… Birbirini var eden, ayakta tutan tüm bu karşıt fikirlerden ve duygulardan nefret ediyordum. İnsanın özüne dair çelişkilerini sistemlerine de birebir yansıtmış olduğunu fark etmek acı veriyordu. Eksiklerimiz, kusurlarımız, kültürel falsolarımız, bilgisizliğimiz, öğrenme yoksunluğumuz bireyselin ilerisinde sosyal, ekonomik ve politik olana da birebir dokunuyor, kamusal alanı da özel alanı olduğu kadar dönüştürüyordu. Evde karısına ve çocuğuna kötü davranan heteroseksüel bir erkeğin işvereni karşısında yumruğunu sıkarak olsa da sessiz kalması temelimizin ne kadar yaralı olduğunu gözler önüne seriyordu. İnsan birden fazla suratı kaldıramıyordu. Hayatın bu zamanında bir şeylerin hakkını vermek gerekiyordu. Bildiğim bu isimler, kavramlar; gördüklerim; deneyimlerim; bu kadar dayandığım ve inandığım “ben” zaten aşkına güvenmekten başka hiçbir çaresi olmayan, çaresizliğinde aşkıyla derdine derman bulacak gücü yeşerten, sessizlikle ruhu öğütülmüş, sözlerden seslere dökülmüş, saçından başından utanmaksızın sokaklarda özgür dolaşmış ve aşkına seslenmiş, naralar fırlatmış bir canan olmaya gelmemiş miydim aleme?
Herkes rahat olmaktan bahsediyordu. Rahat ol. Kendine güven. Eminsin. Tamam. Başlayabiliriz. Şimdi rahatız değil mi? Bu, rahat olmaya benziyor mu? Ben benzetiyorum da siz de benzetiyor musunuz? Tamam, tamam. Rahatım. Vallahi rahatım. Siz oturun isterseniz, ben ayakta rahatım. Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” eserinden bahsederken “Madonna’nın aşklarına da girerlerse…” gibi laflar eden kadının suratına bakıyordum ekrandan. Dev sarı bir surattı bu. Ekranın renk ayarlarıyla oynanmıştı. Pembelikler, sarılıklar ve mavilikler arasında Madonna’nın aşklarını düşündüm. Sean Penn, Guy Ritchie, Basquiat… Madonna’nın mülküne dönüşmemek imkansızdı. Madonna da bundan yoruluyordu belki bazı günler. Nil’in Madonna Olcakmış şarkısını dinlemeye başladım. “Madonna olcakmış, gülmeyin. Belki yarası var. Çok gülümsemiş, mutsuz olmamış. Belli şakası var.” Şarkı sözlerini ezberlediğim zamanların özleminde Nil’in sesine daldım. Kırılırken yeniden yükseliyor, insanı mest ediyordu. Tam rahatlıyorum, kadının sözleri geliyor aklıma: Madonna’nın aşkları… Kürk Mantolu Madonna eserinde bir Madonna var elbette ama bu sarı saçlı kadının düşündüğü gibi değil. Ekrandan uzaklaşıyorum. Zincir kitapçıların “en çok satan kitaplar” listesinde en yüksek sıralardaki azimli duruşunu koruyan Kürk Mantolu Madonna’yı düşünüyorum. Mavi siyah kapağını. Bize gülümseyen Sabahattin Ali’yi. Aslında bize hiç gülümsemeyen Sabahattin Ali’yi düşünüyorum. Çok sevdiğim bir yazar var dünyada. Ona saygısızlık edildiğini görmek içimi acıtıyor. Rahat edemiyorum ama rahatlamak istiyorum.