"Dokuzunda kayboldu mayısın, cesedi bulundu on ikisinde. Kaçırıldığında da kaybolduğunda da ve cesetken de yakışıklıydı... Amcamdı." Yılmaz Erdoğan
KARLI BİR ARALIK AKŞAMI / Önder Deniz Çavuşlar
Karlı bir aralık akşamıydı...
İliklerime kadar üşüyerek girmiştim içeri, ev karanlıktı. O soğuk gecede işten eve yeni gelmiş sessizliğin çığlığı ve siyahın zifiri tonlarıyla karşılanmıştım. Annem, eve geç geleceğim diye yemekleri buzdolabına koymuş. Fırında sütlaç yaptığını da daha ben işteyken müjdelemişti. Biraz ısındıktan sonra, yemekleri pas geçip iki kase sütlaç kaptığım gibi odama kıvrıldım. Müzik setinin play tuşuna bastım ve hayata odamın kapılarını kapadım. Saatler kendiliğinden ben kendimden geçtim.
İlacımı almamıştım o gece. Dibine kadar hissetmek istiyor insan bazen yalnızlığın o can yakıcı şarkısının uğultusunu ve bu dünyada ne işi olduğunu sorusunun cevapsız kalışını. Aynı zamanda bir kaç gün önceki o şoku. Pesimist bir ruh halinde defterimi çıkarıp günlüğümü doldurmaya başladım. Bir süre sonra yazdıkça boğulduğumu hissettim. Üzerimde tişört; altımda şort ve terlikler, market kapanmadan bir şeyler almaya çıktım.
Marketten geldiğimde, annem uyanmış. "Ne zaman geldin, nereye gittin, bu soğukta üstüne bir şey almadan mı çıktın, neden yemek yemedin" gibi üst üste sağlı sollu sorularla ayak üstü sorguya çekti beni. Duvarlarla konuşmaktan iyidir dedim, dert anlattım bir süre. Yılgın bir aralık akşamıydı...
Annem daha ölmemişti, babamla mutlu bir çiftti...
O günlüğe o gece şunları yazmışım...
Mahallenin bıçkın delikanlısı sınıfından; ağır abisi pozisyonuna geçmiş bir adam tanıdım ben. John Travoltavari imajı için saçlarını arkaya doğru tarayıp öyle kalsınlar diye saçlarına limon süren, semtin Robin Hood'u....
Bir Bond çanta ve son model Mercedes ile evin önüne yanaştığında, bunu nerden buldun diye küçük dilimi yutuvermiştim. Cevabı kısa ve katiydi...
-İş kurdum aslanım, artık iş adamıyım olacak o kadar!
Sahile sıfır kaldırımlarda yürüyesim gelmişti, bilmem kaç metre yüksekte ipin üzerinde yürüyen o adam gibi. Belki düşerdim ayağım takılır da, soğuk su ile bunun bir rüya olduğuna uyanırdım. "Hayırlı olsun" diyebildim.
Babaannemi uzun zaman görmediğimi anımsadım. Eski bahçeli evimizi de özlemiştim. Çocukluğumun geçtiği puslu düşlerin olduğu ev yani. Düşüncem bitmemişti derhal eski mahalleme gittim. Babaannem bahçedeydi, beni bekler gibi sanki. Hemen ellerini öptüm babaannemin görür görmez, sarıldım, ağlaştık. "Özledim sizi yavrum" dedi. "Gelmiyorsunuz da çok sık." Babamın işi gücü, geçim derdi, okul. Sayacak çok sebep vardı. Sesler duydum. Sonra O'nu fark ettim....
Cübbeli bir hoca ve bir kaç aynı giyimli sakallı adam. Bu garip görünümlü topluluk o esnada zikir yapıyorlardı. Bir tarikat ayininin ortasına düşmüştüm galiba. Sakalları uzamıştı en son gördüğüm günden, namaz kılıyordu şimdi de güzel adamsa.
Beni fark etti. Bir kaç Arapça cümle mırıldandı. Sonra; "Vay aslanım hoş geldin, nasılsın, nerelerdesin kerata?" dedi. Şaşkınlığımı mazur görmüştü. Sanki senelerdir aynı kafada ve normalmiş gibiydi.
Hayat o sıralar, işten eve, evden işe demekti benim için. Asosyalliğim tavan yapmıştı. yaşadığımı hissetmem için, en sevdiğim adamı arada ziyaret etmeyi düstur edindim kendime, bir nevi kendime çimdik atma yöntemimdi bu.
Yeniden evine uğradım. Elinde tual, önünde bir tablo. Sakallarını kesmiş, top sakal bırakmıştı. Nasıl olmuş diye sordu direkt olarak. Alışmış gibi yaptım. Öyle güzel resmediyordu ki zihninden geçenleri, insanın küçük dilini yutası geliyordu. "Pikassonun çırağısın mübarek" diye takıldım. "Ayıp ediyorsun, herhalde yani " dedi, o kadar.
Babaanneme gittim bir gün. O, evde yoktu. Odasına gizlice girdim. Yağlı boya tablolar, kibritten yaptığı dev bir gemi maketi, perdeyle örtülmüş duvarda fark ettiğim boydan boya bir kadın portresi(kendi çizmiş), tesbih koleksiyonu, Fenerbahçe forması, beyzbol sopası, av tüfeği, Osmanlı tuğralı kılıç, magnum tabanca..
o aralık akşamı gece üç, telefon...
Hasan bey?(babam)
-Aloo, kimsiniz, benim evet buyrun?
-Karakoldan arıyoruz, birazdan kapınıza bir ekip otosu gelecek.Lütfen arkadaşlara yardımcı olunuz.
-Ben de geliyorum baba!
-Hayır, kal sen!
-Hayır, geleceğim!
Olay yerine gittik. Olay yeri! En az o gece kadar soğuk bir tanımlama. Soğuktan salıncakları donmuş bir park. Ve o parkta gazete kağıtları ile alelacele örtülmüş cansız bir beden. Yanına yanaştım. tam açacaktım gazete kağıtlarını. Birden sayfaya takıldı gözüm manasızca. "Hagi attı, Galatasaray yine kazandı" yazıyordu. Kaybetmek istemedim. Kar, lapa lapa yağıyordu....
Ekip otosunun telsizinin sesi başka gecenin sessizliğini bozuyor diye sinirlenmeye başlamışken o esnada yoldan bir araba, son ses. Fonda Kerim Tekin, araçtaysa bangır bangır "Karbeyazdır ölüm" çalıyordu.
Karlı bir aralık akşamı; “Açma” dediler gazete kağıdını, açtım.. Oracıkta, cansız yatan adam, çok güzel bir adamdı, amcamdı.