Yemen, Emperyalist İşgalciler İçin Bir “Bataklık” Olur Mu?
Orta Doğu’nun en yoksul ülkesi Yemen, bu yönüyle değil ama sürekli çatışma ve müdahalelerle gündeme geldi. En son Charlie Hebdo katliamı Yemen’i dünya siyasetinin merkezine oturtmuştu.
ABD bu ülkedeki varlığını güvenlik birimlerinin destek ve eğitimi ve Özel Operasyon Birliklerinin El Kaide hedeflerine saldırılarıyla epeyce bir hissettirmişti. AQAP’ın (Al Kaeda Arap Peninsula) yayılması Yemen’deki aktüel sorun olarak işaretlenirken, diğer önemli başlık Husilerdi. ABD yönetiminin Somali ile birlikte terörizme karşı mücadelenin başarılı olduğu yerler arasında saydığı Yemen şimdilerde bir tekzip olarak tekrardan müdahale alanına girdi.
Gerçi Husi sözcüleri ABD’nin 2009’dan itibaren yalnızca El Kaide’yi değil ama kendilerini hedef aldığını ve ABD uçaklarının 29 ayrı saldırısında 120 kişinin öldüğünü açıklamışlardı. Son gelişmeler “tanıdık bir el” tarafından Suriye benzeri bir senaryonun uygulanmakta olduğunu gösteriyor.
Yemen’in bu kadim halk topluluğu batı basınında ısrarla “terörist” sıfatıyla anılmakta, bu bir cehaletten öte bilinçli bir manipülasyon çabası olarak sürdürülüyor. Husiler son gelişmelerle birlikte “terörist” sıfatının yanına “darbeci” sözcüğünün eklenmesiyle lanse edilmeye başlandılar. Buna ek olarak saçma sapan “Yemen’den çekilin” çağrılarıyla, “dış güç” algısı yaratılarak politik anlamda marjinalize edilmeleri çabası yoğunluk kazandı. Medyada Yemen’deki durumu manipüle etme ve “Husi darbesini” teşhir amaçlı yayınlar devam ediyor. Öte yandan eski hükümet yanlısı protestolar “darbe” karşıtı eylemlere örnek olarak sunulup öne çıkarılıyor. Husiler bu şekilde mahkum edilmek isteniyor.
Yemen “terörizmle mücadele” konusunda ABD’nin öncelikleri arasında olmakla birlikte bu ülkenin kontrolden çıkması karşısında somut bir siyasi tutum veya öneri geliştirilemedi. Yapılan ilk somut adım Amerikan elçiliğinin kapatılmasıydı. Bu aynı zamanda ABD ve Suudi monarşisinin müttefiki Hadi yönetiminin iktidar gücünün süratle aşındığı ve sonuna geldiği bir dönemdi.
Hadi iktidarının aşınmasıyla oluşan politik vakum Husiler ve, El Kaide kendi siyasal-askeri insiyatif alanlarını genişletmelerine açık bir zemin sundu. Husilerin karşı konulmaz ilerleyişleri karşısında Hadi önce çekildiğini açıkladı. Daha sonra Aden’de görevinin başında olduğunu açıklaması üzerine Husilerin bu bölgeye yönelmeleri, sadece yenilginin boyutlanması ve daha büyük bir prestij kaybı anlamına geliyordu.
Her şey bir yana ABD açısından “arap baharı” sürecinde Ali Abdullah Salih’in devrilmesinin ardından öngörülen siyasal geçiş süreci “Yemen modeli” olarak dolaşıma girecekti, ancak sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu. ABD bu noktada “kontr-terörizm politikalarının zaafa uğraması” noktasına yoğunlaşıyor ve mevcut yönetimin Suudi Arabistan himayesinde devamı hesaplanıyordu. Ancak Husiler ABD planını alt-üst ettiler.
Husiler Suudi Arabistan’ın hemen burnunun dibinde, sınır boylarındaki Sada bölgesinde bir muhalefet odağı olarak varlıklarını sürdürmüşlerdi. 2004 yılında liderleri Hüseyin Bedir el Din El Husi’nin ve başkaca askeri liderlerinin öldürülmeleri onları daha bir motive etti, kısa sürede kendilerini toparladılar. 2011 “arap baharı” Husilerin Orta Doğu’nun büyük değişim tablosunda etkili bir güç olarak tekrardan sahneye çıkmalarını sağladı. Rollerinin tam olarak farkında mıydılar bilinmez, ancak bölgesel ve küresel jeopolitik hesapların tam orta yerinde boy gösterdiler. Dağlardan Sana’ya ve Aden’e gelip “devrim konseyi” kurmayı başardılar. Liderlerinin öldürüldüğü mağara kutsal bir mekan haline geldi. Husiler burayı “yeni kerbela” olarak adlandırdılar.
Tabi bunun tersi istikamette Suudi Arabistan’ın Husilere karşı 2009 yılından kalma bir kuyruk acısı olduğunu hatırlatmak gerekmektedir.
Demokrasiyi Savunma Vakfı uzmanlarından David Andrew Weinberg “arap baharı” öncesinde Husilere karşı saldırıya geçen Suudilerin iyi bir dayak yediklerini ve 100 civarında askerlerini kaybettiklerini vurgulamaktadır. Bu fiyasko gizli servis yöneticilerinden Halit bin Sultan’ın kariyerini bitirmiş ve bu nedenle son oluşan kraliyet fotoğrafında yer alamamıştı.
ABD ve müttefikleri açısından El Kaide ve Husiler öne çıkarlarken, bölge genelinde aktivitesini arttıran IŞID’ın Yemen’de henüz çok güçlü olmamakla birlikte El Kaide’ye meydan okuduğunun altını çizmekte yarar var. Bunun dışında bir diğer nokta ittifak ve düşmanlıkların geçişkenlikleri üzerine örnek olabilecek bir iddiadan oluşuyor. Husiler yakın zamanda devrik devlet başkanı Hadi’nin kendilerine karşı “halk komiteleri” adı altında El Kaide’yi devreye soktuğunu öne sürüyorlar. Bu doğruluğu kanıtlanmaya muhtaç bir konu, ancak Suudi önderliğindeki hava bombardımanının şu sıralarda El Kaide’yi kapsamadığı, onu hedef almadığı biliniyor.
Ayrıca somut olarak bilinen bir başka şey, Suudi önderliğindeki Körfez İşbirliği üyesi ülkelerin Yemen’de Husi mevzilerini bombalamaya başlamalarından önce, güneyde El Kaide tehdidinin artması nedeniyle ABD ve İngiliz özel kuvvetlerinin bulundukları askeri üsleri boşaltarak bölgeden ayrılmalarıydı. ABD cepheyi bu şekilde tamamen “bölgesel güçlere” terketmiş oluyordu.
Devrik Devlet Başkanı Hadi ülkenin güneyindeki Aden’de bir muhalefet cephesi oluşturup, Suudi önderliğindeki müttefikleri vasıtasıyla ayakta durmaya çalışırken, Husiler kuzey ve merkez Yemen’de durumlarını sağlamlaştırdılar. Kızıl Deniz'i Aden Denizi'ne bağlayan, yılda yaklaşık 20.000 geminin geçiş yaptığı Bab-ül Mendeb Boğazı’nın stratejik önemi ve yanısıra El Kaide’nin güney kesimlerinde etkili olması durumu kritikleştiriyor. Arap dünyasının “yumuşak gücü” Mısır’ın Devlet başkanı Sisi Kızıldeniz’in bir “arap gölü” olduğunu vurgulayarak burada kaosa izin vermeyeceklerini daha önce açıklamıştı. Bab-ül Mendeb’in Husilerin eline geçmesinin bir diğer tehlikesi Afrika Boynuzu olurken, karşı kıyıdaki Cibuti’de ABD ve Fransız askeri birlikleri uzun süreden beri faaliyetteler.
BM Güvenlik Konseyi’nde “Yemen’in iç savaşın eşiğinde olduğu” değerlendirmesinin yapılmasının ardından Körfez İşbirliği Konseyi Yemen’in Aden’deki yönetiminin çağrısı üzerine “ülkenin bağımsızlığının korunması için” destek açıklaması yapılmıştı. Bu karardan önce Yemen’deki muhtelif partiler Katar’ın başkenti Doha’da biraraya gelip aralarında bir anlaşmayı imzalamışlardı.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Bernadette Meehan, yazılı bir açıklamada, ABD pozisyonunu net olarak belirledi. ABD’nin Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin askeri operasyonlarındaki rolü lojistik ve istihbarat anlamında destek şeklinde katkıda bulunmakla sınırlı olacaktı. Buna göre “ABD güçleri Yemen'de doğrudan askeri eyleme girmeyip, askeri ve istihbarat desteğini koordine etmek için Suudi Arabistan ile Ortak Planlama Hücresi” oluşturmuşlardı.
Ancak bu işin bir boyutunu izah ediyor. Suudi Arabistan’ın askeri ve savunma teçhizatı anlamında tepeden tırnağa ABD tarafından donatıldığı ve bu nedenle milyarlarca dolarlık ödemeler yaptığı, petrol gelirlerinin önemli bir miktarının silahlanma harcamalarına gittiği herkesin malumudur.
ABD Kongresi Araştırma Komisyonu raporuna göre iki ülke arasında 2010-2014 yıllarını kapsayan süre için 90 milyar dolarlık silah anlaşması yapılmıştı. ABD 2010 yılında Riyad’a 29.4 milyar dolarlık 84 adet yeni F-15SA ve 70 modernize edilmiş eski model F-15S savaş uçakları satmıştı. Bunların dışında yine ayrı bir anlaşmayla Riyad’a 25.6 milyar dolarlık 36 adet AH-64D Apaçi saldırı helikopteri, 72 adet UH-60M Black Hawk helikopteri, 36 adet AH-6i hafif saldırı helikopteri, ve 12 adet hafif motorlu MD-530F tipi helikopter göndermeyi kabul etmişti. Bu satışların altında meşhur Amerikan silah tekelleri Boeing, Lockheed Martin, Sikorsky Aircraft, MD Helicopters, General Electric ve Longbow imzaları vardı. Ayrı bir 5.5 milyar dolarlık anlaşmayla Apache Longbow helikopterleri Suudi Arabistan Kraliyet Birliklerine satılmıştı.
Yemen hükümetinin 2009 yılında kuzeyde yürüttüğü saldırılarda Suudi Arabistan yine Amerikan menşeili uçak ve helikopterlerle katkı sağlamıştı. Amerikan Kongre Araştırma Raporu’nda iki ülke arasındaki bu sarsılmaz ve değiştirilemez ilişki bir kez daha vurgulanıyordu: “böylesi bir savunma işbirliği ilişkisini kırmak veya değiştirmeye kalkışmak her iki taraf içinde son derece güç ve bedeli ağır bir girişim olur.”
“Operation Decisive Storm” adı verilen Yemen’i işgal eylemine Suudi Arabistan’ın 100 F-15SA ve F-15E (Suriye ve Irak’ta ABD tarafından kullanılan) savaş jeti, 150 bin askeri ve donanma birlikleriyle katıldığı açıklandı. BAE, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Ürdün, Fas, Sudan, Somali ve Mısır, “dış güçlerin maşası olan Husilere karşı” düzenlenen bu operasyona ilk etapta katkıda bulunan ülkeler oldular. Türkiye operasyona siyasi destek veren bir başka ülke oldu
Yalnız Yemen’e dönük müdahalenin hemen öncesinde dünyanın üçüncü büyük silah ihracatçısı olan Almanya’nın “bölgedeki istikrarsızlıkları” gerekçe göstererek Suudi Arabistan’a silah satışını durdurduklarını açıklamaları ABD ve Almanya arasında bu konuda yine farklı bir tutumun izlerini işaretlemektedir. Çünkü Suudi Arabistan Almanya’nın bir anda vazgeçemeyeceği kadar önemli bir silah pazarıdır. 2013 yılında Almanya yaklaşık 403 milyon dolarlık silah satışı yapmıştı.
Rusya’nın gösterdiği tepkinin yanısıra, asıl olarak İran Dışişleri Bakanlığı, operasyonun “hemen durdurulmasını” talep ederek, “Suudi Arabistan'ın askeri saldırganlığı ülkedeki krizi daha da derinleştirecek” ifadesini kullanıyordu. Lübnan Hizbullah’ı paralele biçimde hava saldırılarını sert biçimde kınarken, İngiltere operasyona destek açıklaması yaptı. Bunun dışında Pakistan Başbakanı Navaz Şerif yaptığı açıklamada, “Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğüne herhangi bir tehdidin güçlü bir yanıt alacağı” açıklamasıyla destek verdi.
Suudi Arabistan’da Pakistan askeri birliklerinin (sekiz bin civarında) öteden beri konuşlandıklarını ve Suudi ordusuyla ortak eğitim programına sahip olduklarını hatırlamak gerekir. Pakistan’ın büyük çoğunluğu sünni olmakla birlikte nüfusunun beşte birinin şiilerden oluşması ciddi bir sıkıntı yaratma potansiyeline sahiptir. İran ve Suudi Arabistan’ın birbirlerine karşı kullanmaya çalıştıkları etnik ve mezhepsel farklılıklar Pakistan’da somut olarak fazlasıyla mevcut.
Bu nedenle Pakistan parlamentosu’nda Suudi Arabistan’ın askeri katkı talebine olumsuz yanıt verilip teröre karşı “omuz omuza” mücadele edeceklerinin vurgulanması kendi hassasiyetlerini yansıtırken, bir taraftanda bir göz boyama olduğunu söyleyebiliriz. Pakistan, İran baskısı karşısında belli bir “tarafsızlık” görüntüsü yaratmak istemekle birlikte Suudi Arabistan’la askeri-teknik bir dizi konuda işbirliği ve yakın çalışmalarını sürdürüyor. Zaten bir çok konunun parlamento süreçlerinin dışında geliştirilmesi sömürge ülkeler açısından alışılagelmiş bir şey.
Suudi Arabistan bu operasyonda aktif olarak yer almak süretiyle arap dünyasında öncülük misyonunu üstlenirken Körfez ülkelerinde kendine yönelik muhalefeti ve tartışmaları bitirme hedefine sahip olduğu hissediliyor. Kral Salman’ın yönetimi devralmasının hemen ardından Yemen’e müdahalenin başlaması devlet yönetimindeki “politik devamlılık” esası üzerinden değerlendirilmeli. Aksi takdirde bu kadar kısa bir süre içerisinde böylesi bir ittifak ve saldırı organizasyonunun ABD insiyatifinde hazırlanması mümkün olamazdı. Kısacası Kral Salman yabancısı olmadığı bir projeyi kucağında buldu. Ancak bu müdahale her koşulda “arap baharı” sonrasında (Bahreyn işgalini hariç tuttuğumuzda) Suudi Arabistan’ın ilk dış politik müdahalesi, ilk ciddi bölgesel liderlik sınavıdır. Suudi Arabistan ABD gölgesinde, askeri-politik pozisyonunu petro-dolarlarla bütünleştirerek bölge ülkelerine net bir mesaj vermektedir.
Bu noktada Suudi ve ABD müdahalesinin Husileri, tek başlarına iktidar gücü oluşturmak yerine, geniş kapsamlı bir uzlaşmaya, bir koalisyon kurmaya zorlamayı hedeflediklerini düşünmek daha mantıklı olacaktır.
Çünkü salt hava saldırıları vasıtasıyla Husilerin ve bu arada El Kaide’nin geriletilmesinin mümkün olmadığı deneyimlerle bilinen bir şey. Bu açıdan bir kara operasyonu, koalisyonu oluşturan hiç bir ülke için kolay bir karar değil ve sonuçları hava saldırılarıyla elde edilen kısmi başarıları yer ile yeksan edecek düzeyde trajik olabilir.
Bir kara operasyonu için en uygun adaylardan biri olarak görülen Mısır’ın 1962 yılında Yemen’deki işgal macerasının 10.000 Mısır askerinin ölümüyle sonuçlanmasının kötü hatıraları bir operasyonun başarı şansı üzerine kuşkuları arttırıcı olmakta ve bir çok ülkeyi tedirgin etmektedir. Bu anlamda İran-Suudi Arabistan doğrudan görüşmeleri kaçınılmaz hale gelebilir. Zaten böylesi doğrudan bağlantı kanallarına sahip durumdalar.
Göründüğü kadarıyla şu an itibariyle ABD politik çözüm olmasını Yemen konusunda çok daha fazla isteyen taraf durumundadır. Yemen büyükelçiliğinde 2007-2010 yılları arasında görev yapan ABD’li diplomat Stephen A. Seche sanırım bu konuda sadece içinden geçen samimi duyguları değil bir politik “çaresizliği” ifade ediyordu: “Bu noktada politik çözüm adına bir şeyler yapacak olan kişiye çok büyük sempati duyardım” ve devamında daha önceki operasyonları değerlendirmede sarfettiği “yalnızca son yıllarda yaptığımız operasyonları devam ettirmekle yetineceğimiz düşüncesinde değilim” sözleri Yemen meselesinin geldiği noktanın özeti ve alternatif planın ağırlıkla politik çözüm ve “uzlaşma” üzerine kurgulanmak istendiğine küçük bir kanıt olarak okunabilir.
Zaten Başkan Obama’nın yaptığı açıklama bunu doğrulayan bir mahiyetteydi: Obama “çok şık ve çok basit değil ama sahip olduğumuz tek alternatif bu”, diyerek sürdürülen kontr-terör stratejisininin halihazırdaki eldeki tek unsur olduğunu dillendiriyordu. İran ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin “İran’ın Yemen’e müdahalde bulunduğu” yolundaki sözlerine sert bir kınamayla karşılık verirken kendi çözümünü önerdi: “Tüm taraflar Yemen halkının kendi kaderlerini tayin etmesine izin vermeli ve ülkedeki tüm mekanizmalar halkın iradesine dayalı olmalıdır. Yemen’deki siyasi gelişmelere dışarıdan yapılacak her türlü müdahale krizin devam etmesine sebep olacak ve ülkede siyasi istikrarın sağlanmasına engel olacaktır. Her türlü dış müdahale, bu ülkenin şartlarını daha da karışık bir hale sürükleyecektir.”
Bu noktada sanırım nükleer anlaşma sonrasında İran’ın pozisyonu ve Husiler üzerinde etkisinin test edilmesi söz konusu olacaktır. Çünkü
Husiler bugüne kadar ABD’nin El Kaide operayonlarına destek vermediklerini ve ülkenin “egemenliğinin” tartışılmaz olduğunu savunuyorlardı. Temel sloganları İran devriminden aşina olduğumuz, “Amerika’ya Ölüm! İsrail’e Ölüm!” olarak öne çıktı.
Bu anlamda bir tarafta sünni taban üzerine oturmaya çalışan El Kaide öte tarafta ise şii Husilerden oluşan sert bir cephe bulunmaktadır. Problem bunun nasıl aşılacağı ve yeni yönetimin ABD ile “koordine” konusunda bir “uzlaşmaya” varmasının çerçevesi noktasında düğümlenmektedir.
Suudi Arabistan şimdiye kadar Yemen’deki yönetimlere finansal ve ekipman katkılarını ABD ve kendi stratejik amaçlarına uygun olarak yapmıştı. İran’ın Suudi Arabistan’ın yerini alarak “hami” durumuna gelmesi (olasılığı) veya böylesi bir himayeye ortak konumuna gelmesi, bölgesel eksende dengelerin köklü bir değişimi anlamına gelecektir. Bu anlamda ortak düşman AQAD’a karşı bu kez sünni-şii ittifakı ABD öncülüğünde Suudi ve İsrail’in kerhen destekleriyle yine İran’ı garantör durumuna getirecektir.
İran’ın halihazırda çıkarları Husilerin Bab-ül Mendeb veya Yemen’i tam kontrol altına almak yerine, iktidar ortağı olmakla yetinmesindedir. Bu sonu gelmez bir müdahalenin engelleyicisi olarak görülebilir. Nitekim İran Dışişleri bakanı Zarifi Pakistan’da yaptığı görüşmelerde sorunların barışçıl yoldan çözümü için çaba harcadıklarının altını çiziyordu.
Tabi bu açıklamayla birlikte İran Deniz Kuvvetlerinin, Aden Körfezi ve Bab-ül Mendeb'e lojistik destek gemisi ve destroyerlerden oluşan askeri filo gönderdiği açıklandı. Filonun görevinin, “İran Deniz Kuvvetleri'nin açık denizlerdeki varlığı uluslararası kanunlar esasınca deniz korsanlarıyla mücadele etmek ve deniz yolu güvenliğini sağlamak” olduğu bildiriliyordu.
Bugün hava bombardımanları devam ederken somut olarak, Yemen’de devletin çöktüğü ve yenisinin kurulması için pazarlıkların sürdüğü görülüyor. Şimdi Orta Doğu’dan Akdenize uzanan bir taraftan Basra ve Kızıldeniz’i ilgilendiren bu coğrafyanın kaderi uzun bir savaşa terkedilemeyecek kadar stratejik bir öneme haiz, bu nedenle “büyük oyun” tablosunda en şaka kaldırmaz bölüm burasıdır.
Dolayısıyla kimse şu an ne bir “bataklık” yaratmak ve ne de içerisinde boğulmak istemiyor.
Zira ABD Savunma Bakanı Ashton Carter’ın son olarak açıkladığı üzere El Kaide’nin en tehlikeli kanadı, Yemen’deki karşıklıklar ve devletin pratik olarak çökmesi nedeniyle son derece uygun bir fırsat yakalamış durumdadır.
Bundan ötürü şu anki haliyle Husilere karşı hava bombardımanı olarak sürdürülen “ayaklanmayı bastırma stratejisi”nin bir an önce sonuçlandırılıp, özellikle bu safhada El Kaide ve IŞID’a karşı “terörizme karşı mücadeleye” dönüştürülmek istenmesi güçlü bir olasılıktır.
2015-04-10 Ahmet Akif Mücek