"Böyle devam edemem, uyku yok, yemek yok, aşk yok. Dünyada bu kadar sefalet varken aşka zaman mı kalır? Bir karabasan bu."
seen from United States
seen from China
seen from China
seen from United States
seen from United States
seen from China
seen from United States

seen from United States
seen from Russia

seen from Australia
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from China
seen from United States
seen from China

seen from Germany
seen from China

seen from Malaysia
seen from United States
"Böyle devam edemem, uyku yok, yemek yok, aşk yok. Dünyada bu kadar sefalet varken aşka zaman mı kalır? Bir karabasan bu."
... arzudan delirmiş halde dizlerimin üstüne çöküp Camilla’nın yatakta bıraktığı izi öpmeye başladım.
“Camilla, seni seviyorum!”
Ve o duyguyu yıpratıp hiçliğe dönüştürdükten sonra kendimden iğrenerek ayağa kalktım. Korkunç ve karanlık Arturo, aşağılık kara köpek.
Öleceğiz. Herkes faniydi. Sen bile Arturo, sen bile fanisin.
“Başın belada, Arturo. Nietzsche’yi okudun, Voltaire’i okudun, üstesinden gelebilirsin. Mantık yürütmenin yararı yoktu ama. Mantık yürüterek kendimi kurtarabilirdim ama kanımda değildi. Bana hayat veren kanımdı ve damarlarımda akan kan bana yanlış yaptığımı söylüyordu. Orada oturup kanıma teslim oldum, beni başlangıcımın derin denizine yüzdürmesine izin verdim. Vera Rivken, Arturo Bandini: yanlış bir şey vardı burada. Olmaması gereken bir şey. Hatalıydım. Ölümcül bir günah işlemiştim. Matematiksel, felsefi ve psikolojik olarak çözebiliyordum. Bir düzine değişik kanıt bulabilirdim ama hatalıydım, işlediğim suçun sıcak ve düz ritmini inkâr edemezdim.
Vicdan azabı içinde bağışlanmayı dilemeyi düşündüm. İyi de, kimden? Hangi Tanrı’dan, hangi İsa’dan? Onlar bir zamanlar inandığım mitlerken, mit olduklarını hissettiğim inançlara dönüşmüşlerdi. Bu deniz, bu da Arturo, deniz gerçek ve Arturo denizin gerçek olduğuna inanıyor. Sonra başımı başka tarafa çeviriyorum ve her yer kara. Yürüyor, yürüyorum ve her yer uçsuz bucaksız kara. Bir yıl, beş yıl, on yıl geçiyor ve denizi hiç görmüyorum. Denize ne oldu, diye soruyorum kendime. geride kaldı, diye yanıtlıyorum, hafızamda saklı. Deniz bir mit. Ama deniz var! Deniz kıyısında doğdum diyorum sana! Yüzdüm ben o denizin sularında! Doyurdu beni, huzur verdi, büyüleyici uzaklıkları ile düşlerimi besledi! Hayır, Arturo, deniz hiç olmadı. Düş görüyorsun, olmasını diliyorsun ve toprakta yürüyorsun. Denizi görmeyeceksin artık. Bir zamanlar var olduğunu sandığın bir mit deniz. Ama, diyorum gülümseyerek, tuzu ağzımda. Binlerce karayolu olsa da kafam karışmaz çünkü yüreğimdeki kan o harikulade kaynağına geri dönecektir.”
“Zor günler, bulutsuz mavi günler, ortasında güneşin yüzdüğü mavi bir deniz. Bolluk günleri -bol endişe, bol portakal. Yatakta portakal, öğlen portakal, akşam portakal. Düzinesi beş sent. Gökyüzünde güneş, midemde güneş suyu.”
Factotum
Bukowki adını şimdiye kadar çok duymuştum fakat kim olduğunu bilmiyordum işin doğrusu. İsmini duyma aralığım azalan yazarları alır okurum. Birkaç kere arka arkaya adını duyunca bu kitabını aldım ve okumaya koyuldum. Okurken fark ettim ki otobiyografik bir kitabını almışım yazarın. Factotum kelime olarak birçok işle uğraşan kişi anlamına geliyormuş, kitapta da Bukowski’nin gençlik yıllarında…
View On WordPress
Büyük Açlık
Ben de aynı şeyleri düşünüyorum aslında. Hayatın içerisinde, benim de hayatımın içerisinde, hepimizin hayatlarının içerisinde, bazen çok güldüğüm, eğlendiğim olaylar oluyor. Bazen üzülüyorum, deli gibi, kahroluyorum. Öykülerin birinde yazar, yaşlı bir kadın görüyor Paris’te, dilini bilmediği için zorlanarak derdini öğrenmek istiyor, yoldan birisini çevirip, sonunda öğreniyor derdini. Ben de yolda…
View On WordPress
“Ne var ki, acı yerini çirkin, haşin, kara bir bunalıma bırakmaya başladı. Bu denli bütün ve kesin bir umutsuzluk duygusu yaşamamıştım hayatımda. Arada duyduğum kaygılar da cabasıydı. Örneğin koltukta oturmuş bir televizyon programından nefret ederken kanal değiştirirsem korkunç bir şey olacağı duygusuna kapılıyordum. Merdivende beni bekleyen sinsi bir şey olduğu korkusuyla çişimi patlama noktasına gelinceye kadar tutuyordum.”
Oh meraba meraba! :/
Epey zaman okuduğum yazdığım çizdiğim izlediğim hiçbir şeyi tumblr mecrasında neşretmedim acaba bir dönem daha mı kapanıyor bi durun az yavaş olun derken son okuduğum bir kitabı paylaşmak isterim ki gülümsetsin sizi de !! ( cümlemdeki iştah:)
ETGAR KERET/ YEDİ GÜZEL YIL
Kısa öykü ve deneme türlerini (bir miktar da günlük tadında) sevdiren mizahi yönü gelişkin yazardan okuduğum ikinci kitaptı. Yine çok severek, gülerek; keyifle okudum. İlginç anektodlar mevcut her yazıda. Antisemitizme açık algıları olan yahudi yazar yer yer ailesinin bir çoğunu toplama kamplarında kaybettiğini de vurgulamaktan geri kalmıyor. Özel hayatından kesitleri toplumsal algılar eşliğinde aktarmış ki bunu sevimli mizahi diliyle yapınca okuması hem keyifli hem de öğretici ve doyurucu olmuş. Alın okuyun beya :)
Not: Avi Pardo çevirisi yine mükemmel söylemeye gerek yok ama böyle başarılı çevirmenleri takdir etmeden eksik kalırdı