Ah güzel kediler..
seen from United States
seen from United States
seen from Russia
seen from Italy

seen from Poland
seen from United States
seen from Italy
seen from United States
seen from United States
seen from Yemen
seen from Russia
seen from United States

seen from Australia
seen from Nepal
seen from United States

seen from United States
seen from Poland
seen from Germany
seen from China
seen from Italy
Ah güzel kediler..
Önyargılarımı çok severim çünkü hep doğru çıkarlar
Edemem.
Telefon
Ev Telefonum yine acı acı çalmaya başladı. Telefonu açmak istemiyordum, biliyordum ki yine karşıma o çıkacaktı. O diyorum çünkü tanımıyordum kendisini. İlk başlarda pis bir sapık diye düşünmüş, bir süre sonra vazgeçer demiştim. Telefonu açtığımda hiç ses çıkarmıyor, sadece dinliyordu. Bir müddet sonra, vazgeçmesi için bağırıp çağırmaya başladım. Sonra sesimi iyice yükselttim, hatta hiç âdetim olmamasına rağmen küfür bile etmiştim. Birkaç gün sonra yine başlamıştı. Hep belli saatlerde arıyordu. Sabah saat 07:35’de ilk aramasını yapar sonra öğle vakti 12:05’de ikinci aramasını yapar ve akşam 20:05’de son olarak da 11:35’de arayıp günü bitirirdi. Artık dayanamayacağım diye bu almış olduğum hattı kapatmayı düşünmeye başlamıştım ki, o gün sabah yine telefon çaldı. Ben de son defa ne de olsa, diye telefonu açtım. “Sen kazandın” dedim. “Artık pes ediyorum. Bugün telefon hattımı kapatacağım” dedim. Hala ses vermiyordu ki derinlerden bir hıçkırık sesi duydum. Sonra avizeye kulağımı iyice dayadım inceden bir ağlama sesi işitiyordum. Emin olduktan sonra şaşkınlık ve uzun bir süredir sesini bile duymadığım bu kişiye kendiliğinden oluşan bir acıma hissiyle ne oldu diye sordum. Sonra sesi yine duyulmaz oldu ve bir müddet sonra telefon kapandı. Merak duygusu ile, telefon hattını kapatmayı bir süre ertelemeye karar verdim. Ne de olsa bana zararı yoktu. Aslında telefonunda bana pek bir faydası da yoktu. Bayramda seyranda bir iki kişi ararsa ne ala, onun haricinde tamamen yalnızdım. Yalnızlığımdan kurtulmak için telefonu almıştım ama değişen hiçbir şey yoktu. Çocuklarım sadece bayramlarda arıyor o da birkaç dakika bile sürmeden kapatıyorlardı. Birde bu sessiz arkadaşım vardı. Sonra anladım ki ben, aslında bu sessiz arayışlar ile beni rahatsız eden kişiyi kendime dost edinmiştim. Öğle vakti tekrar arayacaktı biliyordum ama bu sefer ona kızmayacaktım. Telefon çalınca gayet normal bir ses ile Alo dedim. Sonra da sanki aynı kişi olduğunu bilmiyor muşçasına kimsiniz diye sordum ve AAA sen misim benim can dostum Ayşecim nasılsın görüşmeyeli dedim. Karşımdaki şaşırmış olacak ki telefonu düşürdü, bunu kulağımı yırtarcasına gelen telefonun düşme seslerinden anladım. Telefonu yine eline aldı ama hala sessizdi. Bende devam ettim. Karşımda sanki benim eski arkadaşlarımdan Ayşe varmış gibi davranmaya devam ettim. Ayşe’ye dakikalarca bugünlerde neler yaptığımdan hastalıklarımdan vesaire anlattım durdum. Karşımdaki telefonu hala kapatmamıştı dinliyordu. Ben ise neyse Ayşe ocak da yemeğim var sonra görüşürüz dedim. Daha sonraki aramalarında da ben telefonu açar açmaz anlatmaya başlıyordum, bazen aynı şeyleri tekrarladığım da oluyordu ama karşımdaki sabırla dinliyordu ve hiç lafımı bölmüyordu. Artık durum değişmiş ve sabırla saatin gelmesini ben beklemeye başlamıştım. Eşim dostum olmuştu bu arkadaş. Arada sırada da karşımdaki konuşsa çok daha mutlu olacaktım ama buda benim sıradan ve yalnız hayatıma bir renk katmıştı. Yine bir gün aradığında telefonu açtım ama artık bu oyunda sıkmaya başlamıştı ve yalvarmaya başladım karşımdakine, lütfen ne olursun bir kelime olsun sen de konuş diyordum. Kimsin neden beni arıyorsun, biliyorum kötü niyetli olmadığını, ama bunu bana neden yapıyorsun. O an şok oldum çünkü karşımdaki kişi ilk defa ses vermişti ve bana ANNE demişti. Kısa bir süre sonra da ağlamaya başlamıştı, hem de hıçkıra hıçkıra bana sürekli anne diyordu ne olur beni affet. Elbette ki benim çocuğum değildi, ancak neden böyle dediğini anlatmaya başladı. Boğazında düğüm düğüm olmuş kelimeleri zorla çıkarttığı için, onu anlamakta zorlanıyordum. Bir müddet sonra sakinleştiğinde karşılıklı konuşmaya başladık. Kusura bakmayın diye söze başladı bunca zamandır sizi rahatsız ettim demişti. Meğer bu telefon numarası daha önce annesinin numarasıymış, yaklaşık 3 yıl önce kaybetmiş annesini. Evlendikten sonra annesinin yanından ayrılmış ve kocasıyla özgürlüğün tadını çıkardığını düşünüyormuş. Bundan sonra ise annesi her gün defalarca günde 4 defa aramış. O zaten bu ilgiden sıkılmış ve doğup büyüdüğü evden kurtulduğunu düşündüğü için Annesini hiç ziyarete gitmemiş. Hatta zaten her gün annesi onu aradığından, onu bir defa olsun arama zahmetine bile girmemiş. Oysa annesi bıkmadan usanmadan her gün sabahları arar, ona günaydın demeden gününe başlamazmış. Öğlenleri hal hatırını sorar, akşamları gününün nasıl geçtiğini sorar, geceleri de iyi geceler benim güzel kızım Ayşecim dermiş. Ta ki 3 sene öncesine kadar. O gün telefon çalmamış. Ayşe ise bu işe hiç aldırış etmeden oh nihayet artık vazgeçti diye düşünmüş. Ertesi gün ise yine sabah telefon çalmayınca meraklanmış ama annesine dönüş yapmamış. Öğle vakti geldiğinde bu sefer ters bir şeyler olduğunu anlamış ve ilk defa o telefonu çaldırmış ancak telefonu açan olmamış. Daha sonraki gün tam ziyaretine gitmeyi düşündüğü için evinden çıkacakken, telefon çalmış bu sefer koşarak telefonu açmış ama dünyası başına yıkılmasına sebep olan şeyi, annesinin komşuları ona söylemiş. Maalesef annesi evinde ölü bulunmuş. Artık telefon çalmayınca, gerçekten yalnızlığı yaşamaya başladığında annesinin kıymetini anlamış. O her ne olursa olsun annesinin prensesi, annesinin bir tanesi, onun her daim ufacık bir bebeği olduğunu telefondan dahi olsa arkasında birilerinin olduğu duygularını daima yaşatan annesinin kıymetini çok geç anlamış ve annesinin her gün aradığı saatlerde çalmayacağını bildiği halde telefonun başında bekler olmuş. Bir gün istemsizce annesinin numarasını arayınca karşısına ben çıkmışım ve benim sesimi annesinin sesine benzettiği için annesine olan özlemle annesinin aradığı saatler den tam 5 dakika sonra telefonu aramaya devam etmiş…
Livaneli..
içimde bir ressam oturmuş seni çizer.
Geçenlerde bir yolculuğa çıktım, otobüste yanıma oturan yaşlı adam ağlaya ağlaya anlatıyor hayatını - öyle askerlik anıları değil arkadaş, ruhu paramparça oluyor insanın. Yürekleri burkan hikayesini, çatallı çıkan yaşlı sesi ile anlatmaya başlıyor; Ben çok kötü bir adamım evlat, diyor. Ben hayatında görebileceğin en kötü adamım belki de. Yahu, ne adamı, kendime adam demek ne haddime! Anamın kıymetini bilemedim ben hiç. Ki o, ben düştüğümde yaralarımdan öpen yüce kadındı. Ona her sitemimde, beni el üstünde tutan şefkat yumağımdı. Babasız büyüdüm ben, annem hep babamın bir yıldız olduğuna inandırdı beni. Yıldızdı benim babam, gökyüzünde bana gülerdi her gece. Tabi bu masal on yaşıma yaşıma kadar sürdü. Bir akşam üstü üstüm başım yırtık geldim okuldan, annemin telaşı her halinden belliydi. Gözleri görmezdi gariban anamın, ama hemen anlardı bana ne olduğunu. Annelik duygusu onu gören bir kadın yapardı sanki. Okulda çocuklar, yıldızların sadece uzaydaki bir cisim olduğunu söylemişlerdi bana. Dövmüştüm hepsini, babam bildiğim yıldızımı yalanlamışlardı bana. Kırmıştım hepsinin ağzını yüzünü. Lakin insanlar hiç susmaz evlat, insanlar hep dırdır eder başında. O günden sonra eve hep elim yüzüm kan içinde gelmeye başladım. Annem, babama ne olduğunu söylemiyordu; bir sır gibi tutuyordu. Ama milletin ağzı durur mu efendim? Anneme, “Kör Fahişe.” diye hitap ediyorlardı. Bu nedenle her gün birini dövüyor, karakollarda geziyor, sonra yeniden eve dönüyordum. Utanıyordum annemden. Bir gece canıma tak etti, anneme bağırdım çağırdım deliler gibi. Eminim, söylediğim hiçbir şey onun canını yakamadı ama söylediğim bir cümle onu öldürmeme yetti, “Senden nefret ediyorum, kör bir fahişenin oğlu olduğum için utanıyorum!” O geceden sonra hiçbir şey yolunda gitmedi, on sekizime bastığım gün evi terk ettim. Annem hiç sesini çıkarmadı, ağlıyordu odasında her gün. Duyuyordum ağlayışlarını. Yine de, ne insanların dedikodusunu yalanlıyordu ne de kabulleniyordu. Bununla birlikte daha çok kin duyuyordum. Evi terk ettikten on yıl sonra annemi ziyarete gittim, elini öpmedim hiç; küçükken elini öper, cennet kokuyor derdim. Beş yaşından sonra bir daha ne elini öptüm ne de ona o cümleyi söyledim. Ah, ne kötü evlattım.. Evleniyorum ben, dedim. Düğünüme gelip yanımda olmak istedi, ona bir kez daha kendisinden nefret ettiğimi ve utanç duyduğumu söyledim. Annemi, yıllar önceki gibi bir kez daha cümlelerimle öldürdüm. Beş yıl sonra iki tane evladım oldu, ikinci çocuğumun doğduğu gün annem kapımıza geldi. Çocuklarımı korkutacaksın olmayan gözlerinle, diyerek evimden kovdum. Annem yine sustu, gözyaşları ile susa susa kovuşuma boyun eğdi. Eşim, böyle yapmamam gerektiğini söyledi hep. Dinlemedim onu da, yıllarca bu kadın yüzünden ezilip hor görüldüm ben, dedim. Beni dokuz ay karnında taşıyan kadına bir tekme de ben vurdum; yanında olmam gerekirken. Çocuklarım büyüdükten sonra, daha doğrusu baba olduktan sonra anladım gerçeği. Kırk yedi yaşında aklım başıma geldi, bir hışımla kalktım annemin evine koştum. Çaldım kapıyı defalarca, açan olmadı. Sonra yıllar önce annemin bana söylediği şey aklıma geldi, evde olmazsam paspasın altına bak, derdi. İlk başta tereddüt ettim, sonra baktım ki anahtar paspasın altında duruyor. Yanında da bir mektup. Aldım iki şeyi de, girdim eve. Annem yoktu evde, yıllardır tek bir eşya bile yerinden kıpırdatılmamış, ne yenisi alınmış ne de eskisi atılmıştı. Titreyen yaşlı ellerimle mektubu açtım, annemin yazdığı her cümle hala hatırımda, şöyle diyordu o sızılı satırlarında; ‘ Sevgili oğlum, yıllar sonra hoş geldin evimize. Bu anahtar, sen gittiğinden beri seni orada bekliyordu. Şükür ki geldin, lakin geç geldin be evladım. Affet, ben istediğin gibi bir anne olamadım sana. Gözlerim görmüyor, arkadaşların korkuyordu benden, seni aşağılıyorlardı. Baban yok diye bana hayat kadını diyorlar, seni yine aşağılıyorlardı. Özür dilerim can içim. Şimdi sana anlatacağım her şeyi; sen bir yaşındayken, su çiçeği rahatsızlığına yakalandın, tehlikeli bir rahatsızlık değil gibi gözükse de onlardan bir tanesi gözünün içinde çıktı ve seni gözlerinden etti. Doktor, gözlerimin uyumlu olduğunu söyleyince hiç tereddüt etmeden “Benden alın oğluma verin.” dedim. Şükür ki, gözlerim sana uyumlu oldu, üstelik mavi göz de çok yakıştı sana. Babana gelince, oğlum; baban intihar etti diyemedim sana. Seninle beraber inandım ki, ecelini beklemeyen baban göklerde yıldız olmaya gitti. Şimdi inanır mısın bilmem, sen beni terk ettikten sonra o yıldız söndü. Sen beni terk ettikten sonra kör oldum ben; sen benim gözlerimdin can içim. Neyse, yine de canın sağ olsun, gözlerim, ömrüm sana feda olsun! Ben seni çok sevdim, iyi bak kendine; ailene sahip çık. ‘ Yaşlı adam, son sözlerini noktaladıktan sonra sessizliğe gömüldü ve gözyaşlarını tutamadan çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Benimse tüylerim diken diken olmuştu ve adam ile birlikte ağlamaya başlamıştım. Bir süre sonra sessizliği istemsiz bir şekilde bozdum, “Ya sonra amca? Sonra ne oldu annene?” diye sordum. “Annemin mektubunu, iki gün önce okudum; gerçekleri o zaman keşfettim. Ve evlat, az evvel anamın tabutunu omzumda taşıyıp, mezarına ilk toprağı ben attım. Sen, sen ol benim gibi kötü bir insan olma. Annenin kıymetini bil, bu ömürde seni bir tek annen sever koşulsuz şartsız”dediğini işittikten sonra bir kez daha titredim ve başımı camdan tarafa çevirip yola akıttım ruhumu. Çektiğimiz acılar bir hiçti, böylesine bir acının yanı başında. Çektiğimiz acılar neydi ki böyle bir acının yanında? Canım acıyor, demek bile haddimiz değil. Anneler ölmesin, Tanrım.