Skeletal arms
all i can think of is twilight & idk if that’s good or bad.
cherry valley forever
AnasAbdin

No title available

JVL
dirt enthusiast

#extradirty
Claire Keane
Three Goblin Art

No title available

❣ Chile in a Photography ❣

Janaina Medeiros
TVSTRANGERTHINGS
macklin celebrini has autism
d e v o n
Keni
🪼

PR's Tumblrdome
styofa doing anything
Mike Driver

if i look back, i am lost

seen from Venezuela
seen from Mexico
seen from New Zealand

seen from United States
seen from United States

seen from Italy
seen from United States

seen from Japan
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Russia
seen from Argentina

seen from Malaysia

seen from Argentina
seen from Argentina
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
@senden-geriye-kalan
Skeletal arms
all i can think of is twilight & idk if that’s good or bad.
Rainy days ♡
I don't ever know, how to hold the weight of my soul.
When letting go.
But I'm falling in my own illusion,
I don't know my way back.
~Tongue Tied, Beta Radio.
Isaac Levitan - In the Vicinity of the Savvino-Storozhevsky Monastery (1880)
John William Ashton - Evening Along The Seine
Hendrik Pieter Koekkoek - A Faggot Gatherer In The Woods
Paul Gustave Fischer - Street At Evening
yorgun bir sipahiyim
atım yok, mataram boş
kapılarda uyudum sana açılır diye
pencerende kırıldı hayalin kum saati
tuğları turâb olan
bir ordunun firarıyım ülkende.
diken diken oldu tüm ruhum
“Tam metroya bineceğim, bir tane yaşlı amca makinenin önünde panik yapmış dolduramıyor kartı, arkasında birkaç tane genç birikmiş bağırıyor amcaya “-hadi be napıyosun, flört mü ediyosun makinayla” tabi bunu duyunca delirdim, napıyosunuz ya dedim gittim amcaya yardım ediyorum. Canım amcam sen ne istiyorsun dedim, kartım yok dedi, doldurduk kartını dedim al istediğin yere git bununla hatta sen başvuru yap senin yaşına ücretsiz ulaşım dedim, neyse ben de doldurdum kendi kartımı metroya geldim baktım amca orada bekliyor hala, ne oldu dedim. Yavrum adres soracaktım beni azarlarlar diye soramadım, seni bekledim dedi, olur mu öyle şey amcam dedim, peki nereye gidecektin sen dedim. Üsküdar marmaray dedi. Amca kirazlıdayız karşı tarafta o, nasıl buraya geldin uzak dedim, kafasını eğdi, dur dedim anlattım ona. Burdan yenikapıya git ordan sarı çizgiyi takip et marmaraya bin ordan 2 durak sonra Üsküdar marmaraydasın dedim.. Baktım amca mahzun mahzun bakıyor anlamamış durumu, tamam dedim amca gel gidiyoruz, atladık metroya gidiyoruz üsküdara doğru, yolumuz var da var. Muhabbet olsun diye dedim amca nerelisin, malatya dedi. Var mı kayısı bahçesi filan dedim, dedi ki yavrum ben emekli ağır ceza hakimiyim, vay be dedim içinden onlarca kişiye müebbet dağıt, 40 yıl 50yıl hapis ver sonra gel metroda kartı şaşır, ey insanoğlu… Sonra amca dedim malatyadan istanbula neyle geldin dedim uçakla mı otobüsle mi, amca dedi ki hatırlamıyorum… Dedim amca valizler nerde… 3 yaşındaki çocuk gibi yüzüme baktı nerde dedi…. O an anladım amca demans hastası, yani kişisel tarihini unutmak, kendi geçmişini silmek… Peki amca nereye dedim, “OĞLUM BENİ, ÜSKÜDAR MARMARAYDA BEKLİYOR” Dedi. Neyse dedim telefon nerde dedim.. Nerde dedi dedim iş sıkıntı, neyse indik Üsküdar marmaraya. Oturduk bekliyoruz gelen giden yok, dedim amca kimliği ver baktım adına soyadına sonra bir tanıdığı aradım. Dedim böyle böyle kimdir bu yakını vs bir numara bulur musun, sağolsun yardımcı oldu. Harbiden malatyalıymış kızının numarası geldi, aradım dedim gece gece rahatsız ettim ama… Daha lafımı bitirmeden üsküdar marmarayda mısınız dedi evet dedim şaşırdım da tabii. Dedi ki size eniştenin numarasını vericem onu arayın aldım numarayı aradım enişteyi dedim gece gece rahatsız ediyorum ama… O da hemen üsküdar marmarayda mısınız dedi evet dedim, ya herkes biliyor acaba ben mi bilmiyorum niye burdayız derken neyse enişte geldi birazdan. Gelir gelmez sarıldı bana, ben başladım azarlamaya demans hastası bu adam niye tek başına salıyorsunuz dışarı 3 yaşında birini salmakla aynı şey! Kim o oğlu da burada bekliyorum diyor amcaya hem dedim. “-abi demans hastası evet geçmişindeki hiçbir şeyi hatırlamıyor doğru” Ama oğlu polisti 3 yıl önce şehit oldu! Ve oğluyla son telefon görüşmesinde “BABA ÜSKÜDAR MARMARAYDA SENİ BEKLİYORUM” demişti, her şeyi unuttu onu unutmuyor, arada evden kaçıp buraya geliyor. Dizlerimin bağı çözüldü. Kaldım öylece neyse onlar gitti kafamda cümleler dolaşıyor… Belki dedim oğlu gerçekten de oraya geliyor ama biz göremiyoruz, sonra konu üzerinde düşündüm demans hastalığı bizim de hastalığımız toplum olarak, geçmişimizi unuttuk sağa sola savruluyoruz nereye gittiğimizi bilmeden evet oyunlarda yüksek puan alıyoruz, yemek yiyoruz. Ama kim olduğumuzu unuttuk… Nereye gideceğimizi unuttuk…
(Erem Şentürk )”
-twitter(@oncesukut)
akıl hastanesine, ergen çağlarında intihara teşebbüsü sonucu, ailesi tarafından, canına tekrar kıyma ihtimali endişesi ile yatırılan ben, aradan yılların, ayların, yağmurların, doluların, karların, kıranların geçmesine rağmen, unutmadım bu akıl hastanesini. unutamam da büyük ihtimal.
bir sürü bölümü vardı hastanenin, akıl derecelerine göre.
akıllıyı akıl hastalarının arasına atmak istemezlerdi değil mi. ya ben?
verdiği ilaçlar yüzünden kolunu kaldıramamayı geçtim, ağlayamıyordum da. duygusuz ve tepkisizdim. bir eşyadan farkım yoktu.
aldığım ilk ilacın bu etkisi ile sürekli uyuyordum, uyandığımda aşırılıkları yüzünden korktuğum akıl hastalarını görüyordum. deli veli bilemem aslında, anormal diye bahsedilen kişilerdi işte. feryat figan bağırıyor, çığlıklarla kahkahalar atıyor, yanındakilere vuruyor, tırmanıyor, koşuyor, ağlıyor ve daha bin kötüsüyle. normal olarak nitelendirdiklerinizden farklıydılar.
bu soruna değinecektim ama önce düşünebilmem gerekiyordu, o da ilacı içmeyerek mümkündü.
amaçları, düşünmesinler, böylelikle mutlu olsunlar, zarar vermesinler kendilerineydi. her ne kadar beni deli miyim la sahi düşüncesine soktularsa da, biliyordum değildim.
sinir sistemi çökmüş, hayattan soğumuş, insanlardan nefret etmiş biriydim sadece.
6.00'da girilen ilaç sırasında önüme geçen, atlayan hastalara, tuhaf tuhaf bakmaktan öteye gidememiştim. kime neyi anlatacaktım? aileme bile anlatamamışken kendimi. orada çırılçıplak yalnızdım işte, olan biten buydu.
kimsenin, hiçbir arkadaşımın dostumun orada olduğumdan haberi yoktu.
günün her saati çalan telefonum yanımda yoktu, üzerimdeki kıyafetler harici hiçbir şeyim yoktu. sınav haftası olmasıyla da okulum uzayacaktı.
tek hemşire gelirdi ilaç vermek için, gözetleyen eden, güvenlik babında kimse yoktu bizim bölümde.
ilacı damağımda tutup, lavaboda tükürmüştüm.ondan sonra da hep öyle yapmıştım. ağzımı kontrol eden hemşire bir sürü sonra gereksiz güvenmişti bana. bakmıyordu yutup yutmadığıma, diğerleri gibi olmadığımı görüyordu. dönüp dolaşıp senin ne işin var yaa burda diyordu. gülümseyerek, ‘deliyim ben’ diyordum.
2.-3. gün oradakilerin kötü olmadıkları, çektikleri acılar yüzünden bu hale geldiğini anlamıştım.hepsinin kendine ait bir hikayesi vardı, kimine abisi tecavüz etmişti, kimine babası.kimi nikah masasında terk edilmişti, kiminin o yaşına kadar biriktirdiği bütün parası çalınmıştı. kiminin kıyafetlerine karışan kuzenleri vardı.
ve hepsi aklı en son nerde bıraktıysa oradan devam ediyordu, o an'da kalmışlardı.söyledikleri cümleler tekerrür ediyordu.
-akşama nikahım var kızlar hahahahha diyerek koşan.
-karışmayın artık bana,rahat bırakın diye tırnaklarını yiyen.
-benim çocuğumu uzaylılar kaçırdı diyen, -yani bana papatyadan taç yapmayı öğreten abla-.
-annemi istiyorum ben diye soyunan,ağlayan.
hal böyleyken farkındalık, kıymet bilme, hayatı sevme, kuşları sevme, doğayı sevme başladı bende. sabah 6'da açılan kapılar, 5 gibi kapatılıyordu.o süreçte bahçede olunuyordu.
yemeklerde çatal bıçak yoktu, çayın şekerini atıp karıştırıp masalara diziyorlardı,
en son herkesi içeri alıyorlardı. orada miden bulanmadan yemek yemek mümkün değildi, yiyememiştim. kantindeki tostla idare ediyordum.kantinci çocuğun tahammül sınırı dolmuştu sanırım, bundan ötürü çok sinirliydi.
8.gün orayı seviyor, oradakileri seviyor,konuşuyor,anlatıyor,gülüyordum.
sabah 7'de bahçeye çıktığımızda, bankta oturup gökyüzüne bakıp,sonra gözlerimi kapayıp havayı içime çekip gülümsüyordum.
görüşe gelenlere, içeriden verilen dedikodular. içerdekilerin yakınlarıyla konuşmaları ve itirafları. kendilerini suçlu hissetmeleri,hoşuma gidiyordu nedense.
belli günlerde belli hocalar gelirdi.müzik hocası, resim hocası,bilmem ne hocası.bana getirdikleri kitapları okurdum, katılmazdım onlara.zaten elimden de gelmezdi resim falan.
(ikinci hafta başında çıkardılar beni oradan)
orada mutlu olmayı mı başarmıştım yoksa dış dünyada mı mutsuzdum, neydi,ne olmuştu, şuanda bile bilmem.
Ben de iki hafta boyunca kaldım psikiyatri koğuşunda. En başta oda arkadaşım vardı fakat sonra tek kişilik koğuşta kaldım. Duş başlıklarını söküp takıyorlardı, kendimi boğmayayım diye. Nice insanlar tanıdım, hayattan izole edildim. Ne görüşüm açıktı ne telefon hakkım vardı, bilmem kaç milyarlık insanların arasında tek başınaydım. Bana hemşireler değil, çığrından çıkmışlar güveniyordu. Onlardan kaç yaş küçük olmama rağmen bazıları bana anne diyor, elimi tutup geziyorlardı. Kitap okuduklarım vardı, sinir krizlerini girdiklerinde yüzümü yolanlar… O insanlara karşı hiçbir kin beslemedim ve sevildim. Beni dışarıda sevmeyen her bir insana inat, yüce gönüllü insanlar tarafından sevildim. Şimdi hiçbiriyle iletişimim yok, birkaçı numaralarını çıkmayan kalemlerle sırtıma yazmıştı, onlar var ama konuşmuyoruz.
Benim kısmımdakiler o kadar özgür değildi, kimi zaman bahçe iznimiz olmuyordu birkaç kişiyle beraber. Dış kapılar kilitliydi, kendi kapılarımızı kilitleme iznimiz yoktu, duş alırken veya tuvaletteyken süre sınırlaması vardı, başımızda temizlik görevlisi veya hemşire bekliyordu. Hiç özgür değildik. Fakat delilik, özgürlüktü. Pencerelerdeki demirlerden insanlara el sallamak vardı, yargılanmamak vardı, koridorlarda koşabilme imkanın vardı, deli saçması denilen oyunlar oynuyorduk. Kimi zaman biri çıkıyor “Ben padişahım.” diye hepimize hükümler veriyordu, o gün o padişahtı işte. Padişah olabilecek kadar özgürdük.
Anlatsam okunmayacak daha, uzatmaya gerek yok. Şu anda dışarı çıkabilirim, istediğim kadar uzun sürede tuvalette kalabilirim, istediğimi arayabilirim lâkin özgür değilim. Akıl sağlığım yine saçma sınırlarda geziyor, ilaçlarımı almak istemiyorum, almıyorum da fakat özgür hissetmiyorum.
Delilerin arasında yaşamak özgürlüktür.
Delilik özgürlüktür.
Soldaki resimde resmedilen büyük ihitimalle Zeus. Burda dikkat etmeniz gereken resim sağdakidir; Sağdaki resmin hikayesi şu: Ressam olmak isteyen 2 kardeş var ve aileleri ikisinide ressamlık okuluna gönderebilecek maddi durumda değil; Aralarında kura çekerek birinin madende çalışıp diğerini finanse etmesi isteniyor, ve kura çekimi sonucu bir kardeş madende çalışmaya gidip diğer kardeşe ressamlık okulunu okuması için para yollamaya başlıyor. Yıllar geçer ressam olan kardeş okulu bitirmiş ve dönmüştür, kardeşine: Şimdi sıra sende artık ben çalışıp sana para yollayacağım sen okula gideceksin der. Madende çalışan kardeş; Çalışmaktan kırılmış ve bükülmüş parmaklarını, nasır tutmuş ve zedelenerek bir daha fırça tutamayacak olan ellerini gösterip ben artık ressam olamam der. Bunun üzerine ressam olan kardeş madende kendisi için yıpranan ve feda edilen bu elleri büyük bir duygu seli ve özveriyle çizerek dünyanın en büyük ressamları arasına girer; Evet bu resim saygıyı hak ediyordur bu eller bir emekçinin elleridir.
Bir adam düştü Galata Kulesi'nden..
Tam 23 kere intihara kalkışmış ve her birinde de inatla hayata itelenmişti Ümit Yaşar Oğuzcan. Pek kişi bilmez bu hikayeyi , “Acılar Denizi” şiirinin nereden geldiğini ve asıl vicdan azabının ne olduğunu. Ümit hayattan kopmak için çok çabalamış lakin başaramamıştır, babası Lütfü Bey, annesi Güzide Hanım kahrolur oğullarının vaziyetine. Tabii bir de Vedat var. Ümit Yaşar'ın biricik oğlu. Babasına duyduğu müthiş bir öfke var içinde..defalarca gözlerinin önünde intihara kalkışmış olan babasına. Dün bir kez daha canından vazgeçmişti Ümit. Babası Lütfü Oğuzcan zor yetiştirmişti oğlunu hastaneye. Ve oğlundan çok torunu için endişelenmişti bu sefer Lütfü Bey, vedat'ın gözleri artık korkudan çok kin ile ıslanmıştı. Dayanamıyordu çocuk,aciz bir babanın ölüme koşup varamayışına tanıklık etmekten yorulmuştu. Tedavi edildikten sonra taburcu ettiler Ümit Yaşar Oğuzcan'ı. Ümit'in içinde yaşadıkları bir kenara Vedat ne hissediyordu acaba? *** Sonrası; Duydukları gürültüyle kıraathaneden fırlayanlardan biri “Eyvah!“dedi. “Düştü çocuk, Galata'dan düştü! Yetişin.” yerde yatan çocuğun etrafında toplanan kalabalık çocuğun elinde bir kağıt buldular. Sımsıkı kapalı parmakları,avucuna hapsolmuş bir kağıt.. Zorlukla aldılar ellerinden kağıdı şöyle yazıyordu buruşmuş kağıtta; “İntihar öyle edilmez,böyle edilir baba!” *** 6 Haziran 1973 Pırıl pırıl bir yaz günüydü Aydınlıktı, güzeldi dünya Bir adam düştü o gün Galata Kulesi'nden Kendini bir anda bıraktı boşluğa Ömrünün baharında Bütün umutlarıyla birlikte Paramparça oldu… Bir adam düştü Galata Kulesinden Bu adam benim oğlumdu. - Ümit Yaşar OĞUZCAN Via( @birkurukaranfil)
“Mahallemizde oturan bir abla vardı, adı Mualla’ydı. Mualla abla otuzlarının başında çok sessiz, sakin bir kadındı. Pek insanlarla konuşmazdı gereksiz olduklarını düşünürdü, kitap okurdu, kahve içerdi bide bol bol. Hani şu evinde kedi ve kitaplar olan kadın tanımı vardı ya Mualla ablamda aynen öyleydi. Zaten mahallede bir benle anlaşırdı, insanlar ona dul olduğu için kötü gözle bakardı. Bir gün saat 02:00 suları falandı herhalde tam hatırlamıyorum, ama tarihi dün gibi aklımda. 29.09’du sabah o saatlerde sokaktaydı bir yere gidiyordu, kolunda çantası falan sordum Abla nereye? diye. Mezarlık vardı bizim mahallenin az aşağısında, oraya gidiyordu öyle söyledi yani. Bende gittim yanında merak ettim işin açıkçası, tek başına biri gecenin o saatinde neden mezarlığa gider? Bunu düşünüyordum yürürken, gittik mezarlığın girişine geldik. Mualla abla duraksadı çantasından bir kitap çıkardı. Cemal SÜREYA – Sevda Sözleri idi kitabın adı. Bir mezarın başına gittik; ‘’Behzat ÖZSOY Doğum – 08.10.1980 Ölüm – 21.01.2015’’ O mezar taşını gördüm boğazım düğümlendi, karanfiller vardı yalnızca pembe karanfiller. Anlamını sormadan söyledi ablam, Behzat abi ona her gün pembe karanfiller alırmış. Anlamı seni sonsuza dek seveceğim, bekleyeceğim demekmiş öyle söyledi ablam. Ardından kitabı çıkardı, en sevdiği şiirmiş Behzat abinin Cemal Süreya İki Kalp; ‘’İki kalp arasında en kısa yol: Birbirine uzanmış ve zaman zaman Ancak parmak uçlarıyla değebilen, İki kol. Merdivenlerin oraya koşuyorum, Beklemek gövde gösterisi zamanın; Çok erken gelmişim, seni bulamıyorum. Bir şeyin provası yapılıyor sanki. Kuşlar toplanmış göçüyorlar, Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.’’ Sesi öyle ezinçliydi ki, bu kasvet, bu kırgınlık ama bir mutluluk vardı gibi… Bunu okuduktan sonra diğerlerine geçti, Rahmetli Süreya’nın amma çok ve güzel şiirleri vardı. Hepsini sırayla okudu ben uzaktan öyle izledim. Kitap bitince, biraz sarıldı Behzat abinin mezarına, biraz mezar taşını öpüp kokladı. O anki acıyı yemin ediyorum size hiçbir şiir anlatamaz. Benim yüreğim burkuldu, ağlamadı Mualla ablam güçlü kadınmış taktir ettim, ben dayanamazdım. Güneş doğduğu sıralarda kalktı ve doğruldu Mualla abla, son kez öptü mezar taşını, Görüşürüz adam! dedi. Sonra bana gel Hakan gidelim dedi, yolda giderken hiçbir şey soramadım. Gel kahvemi iç ablam dedi, çıktık Mualla ablanın evine. Evin her yeri kitap doluydu, Sahaf dükkânı gibiydi ev, ah o buram buram kitap kokusu var ya ev cennete girmiş gibiydi adeta. Dikkatimi çekti evde televizyon yoktu ve çiçek vazoları bira, rakı, votka şişelerindendi. O görüntü çok hoştu, vazolara dikkat ettiğimi görünce dedi ki; Hakanım unutma! En güzel çiçekler bataklıkta yetişenlerdir. Gülümsedim bu sözden sonra, soru soramıyordum ben, kendi anlatmaya başladı sonunda. Hakan şimdi sorarsın bu kadın, neden böyle bir gece vakti çıktı tek başına mezarlığa gitti birine kitap okudu. Ben olsam bende sorarım, anlatayım sen sormadan dedi ve gülümsedi. Ablacım, Behzat abin benim ilk aşkımdı, ilk boğulduğum okyanustu ve son olarak kaldı. Bak bu alkol şişeleri falan Behzat yaşıyorken vardı, ben ilk rakımı onunla içmiştim. Bana hep; bu rakı denen illet, içilecekse senin gözlerine bakarak içilmeli yoksa bir anlamı kalmaz derdi. Rakı içerken genelde şiir yazardı bana veya Süreya okurdu, onun en sevdiği şairdi, ben gülerdim o gülerken öperdi beni. Hayatına nasıl girdi abla dedim. Oğlum dur sezaryen mısın? Anlatacağım sabret az dedi ve devam etti. Ablam biz üniversitede tanıştık Behzat abinle, o çok asi biriydi çokta yakışıklıydı ha, tüm kampüs peşinden koşardı, koşarlardı da yüz vermezdi o. Bir gün kütüphane de karşılaştık, Cemal Süreya – Sevda Sözleri vardı elinde. Bende tanışma bahanesi olsun diye yanına gidip sordum, kitabı önerir misin diye. ‘’ Tanrı; Bin birinci gece şairi yarattı, Bin ikinci gece Cemal’i, Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı, Başa döndü sonra, Kadını yeniden yarattı.’’ Dedi bana. Süreya bir tutku oldu o günden sonra, kitabı verdi okudum. Her gün başka şairlere baktım, tamam kitap okuyordum ama şiirlere bakmamıştım. Oysa şiirler bambaşka bir dünyaymış, hayallerin kelimeleştirilmiş hali gibi. Her bir şiir okuduğumda tekrar âşık oldum Behzat abine, bu böyle devam etti. Samimi olmaya çalıştım başardım da ama korkuyordum. Bakma bana öyle âşık olmaktan korkuyordum, bana korkmayan birini göstersene? Eğer gerçekten sevebilecek biriyse korkar ablam, gözünden bile sakınarak sever, öyle sevsin ki sevdiğine değebilsin. Samimiyetimi kurdum, devam ediyoruz zaten genelde kütüphane de veya kitapçıda karşılaşıyoruz, bana bazen kitap öneriyor, bazen ben ona. Bu böyle çok uzun süre devam etti, kitapçıda karşılaştık Behzat abinle, bir kitap arıyordum, Ümit Yaşar Oğuzcan- Aşka Dair Nesirler idi kitap. Şiir kitabıydı, buldum sonunda kitabı baktım onun elinde de var, gülümsedim oda aynı şekilde gülümsedi. Kitapları satın aldık, bir çay bahçesine gidip oturduk. Çayı katran gibi demli içiyordu, ben pek demli sevmezdim acı geliyordu tadı, sordum tadının acı olup olmadığını. Bana kendine yemin ettiğini ve nedenini anlattı; Mualla ben bu çayı bir gün açık içeceğim, ama karşımdaki insan o çayın arkasından gözüktüğüne değecek, yoksa benim o çayı açık içmem imkânsız, o güne kadar katran gibi demlenmiş içeceğim. Baktım yüzüne gülümsedim, bana açtı bir şiir okudu; ‘’ Bir tas zehir verin bana içeyim, Tek unutmak için acılarımı. Baksana; kırdılar kapılarımı, Yağmalandı kalbim, ömrüm, her şeyim, Kurşuna dizdiler anılarımı. Yenik düştüm bu savaşta neyleyim, Bir mezar nasılsa işte öyleyim. Unuttum en güzel şarkılarımı, Gündüzü yok upuzun bir geceyim. Yitirdim umut kırıntılarımı, Sevgimi, neşemi, bütün varımı… Çaresiz bir yokluğun içindeyim, Gömdüm içime yıkıntılarımı, Arıyor bir yarım öbür yarımı.’’ O son satırı okurken gözlerime baktı Hakan, kurtar beni der gibi gözlerime baktı. Çayımdan bir yudum alıp gözlerine bakıp anlattım hislerimi. Sevdiğimi söyledim, o da bana karşı boş değildi biliyordum. Güldü ve elimi tuttu, yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Ben öyle sevgili mevgili işleri bilmem, Behzat abin öğretti. Böyle de devam ettik birkaç sene, bana bakardı, parmak uçlarımdan, avuç içlerimden öperdi. Sonrasında evlendik, Behzat öyle bir adamdı ki, tartışırdık giderdi çay koyardı, yeni kitaplar alıp gelirdi bana. Evin halini görüyorsun ya, her taraf kitap dolu binlerce kitap var. Hepsini beraber okuduk onunla, bazen ben ona bazen o bana… hayatımız güzeldi anlayacağın be Hakan. Her şeyi unutmuştuk, tüm gerçekliği. Sadece o, ben, kitaplarımız ve bu pembe karanfiller vardı. 21.01.2015’ti Hakan, bir telefon geldi. Trafik kazası yapmış Behzat’ım, hastanede durumu kötü olduğu haberi geldi, otobüsteydim apar topar indim gittim. Ben oraya gittiğimde, ambulanstan yeni indirmişlerdi, ruhu tamamen çıkmadı yani, elini tuttum ağlamaya başladım. Bana; Sakın ağlama benim için dedi. Son isteği bu oldu Behzat’ımın, orada onun için ağlayamadım, benim içimde kıyametler kopuyor, ağlayınca geçer diyorlar, ağlasam geçer mi ablam? Ölüyorum ben, onu ilk günkü gibi özlüyorum, avuçlarımdan öpmesi, saçlarımı taraması, canım yanıyor ablam, çok acıyor. Ben onun mezarını öpüyorum, toprağını kokluyorum. Baktım kötü oldu, yat abla dinlen sen dedim. Gitti yatmaya, bende eve giderken oturdum kamelyanın birine ağladım, benim canım böyle yandı o kadın ne yapsın? Sözleri, yaşadıkları, acısı, hayat çok kısa bir kez daha öğrendim. Binlerce boşa yaşayan insan varken, mutluluğa kavuşanlar ölüyor. Hayat neden bu kadar çok fahişesin? O kadın hep eksik kalacak, bir yarısı yok. Yıkık dökük bir harabe orası, yine bir kayboluş, yine bir yıkım orası Mualla ablamın kalbi…”
— (via siirselutopya)
Haluk Levent 16 kanserli çocuğun bakımını üstlenmişti, bunlardan biri de 4 yaşındaki Beyzanur’du. Doktorlar Beyzanur için “bu kızı gözden çıkarın” demişti ve neticede 8 yaşında Beyzanur vefat etti. Bunun üzerine Haluk Levent abimiz, Osmanlı’da “gözden çıkarılmış kadın” anlamına gelen ELFİDA’yı yazmıştır. Ve şarkıda geçen bir sözün (yüzyıllardır sarılmamış kolların) Haluk abinin ağzından deyimiyle taşıyan anlamı; “O sözlerdeki yüzyıllardır sarılmamış kolların cümlesinin sebebi de şuydu: Anne ve babası gece gündüz nöbetteydiler. Beyzanur’un kırılganlığından, hasta yatağından dolayı sarılamıyorlardı. Gerçekten sarılabildiklerini görmedim.”
“Elfida, hep aklımda kalacaksın.”
Bu kız ise, Beyzanur’un hiç göremediği kardeşi “Elfida.”
Haluk Levent, insanlığın asla sanatçı olarak nitelendirilmeyeceğinin ve ölçülemeyecek olduğunun kanıtıdır. Bu arada Haluk Abimiz, bu şarkıyı hiçbir zaman ticari amaçla kullanmak istememiş.
Bir kaç gün önce yaşadığımız bir olayı aktaracağım arkadaşlar. Kadıköy de, çok sevdiğimiz dostlarımızla beraber oturduğumuz bi mekan vardı. Nerdeyse her hafta buluşuruz birlikte çeşitli şekillerde eğlenirdik. Grubumuzda bir çift vardı. Geri kalan hepimiz sallantıda olan şeylere ilişki diyorduk. Hepimizin ailevi sorunları vardı. Bütün bi arkadaş grubunun tamamının ailevi sorunları vardı. İnanılır şey değil ama bu gerçek. Neyse yine buluşmuştuk sonuç itibari ile, Grubumuzda yaş kısıtlaması gibi saçma bişey yoktu. 16 yaşında insanlar da vardı, 20 yaşında insanlarda. Ve hiç birimiz birbirimizin arkasından olur olmaz konuşmuyorduk. Bunu biliyorduk hepimiz. Buna inanıyorduk. Hepimiz birbirimize gerçekten bağlıydık. Birimiz hariç. Dediğim gibi hepimizin ailevi sorunları çalkantılarla dolu sosyal yaşantıları vardı ama yalnızca aramızda bir kişinin herşeyi yolundaydı. Her konuda istediği gibi davranıyor, istediği şeyi yapıyor, istediği yere istediği zaman gidebiliyordu.Kimseye karşı bir sorumluluğu yoktu. kimseye boyun eğmezdi. Kimseye hiç bir şey için hesap vermek zorunda hissetmezdi. Hepimiz onu çok seviyorduk ama o buna inanmıyordu. Kendini bu dostluğa layık göremiyordu. Sevgimiz ona kendini yalnız hissettiriyordu. Bazen sırf bu yüzden bize kötü davranmaya, bizi hayatından çıkartmaya çalışıyordu. Kafasının içinde sesler olduğunu söylemişti bir keresinde ama grubun keyfi yerinde olduğu için hiç birimiz umursamamıştık bu söylediğini. Gülüp geçmiştik. O öylesine boş veriyordu ki, neredeyse grubumuzun siktir etmişi gibiydi. Bu sıfatı hak ediyordu. Hiç bir şeyi kafasına takmazdı. Yediği dayaklari, duyduğu hakaretleri, içtiği uyuşturucuyu, mahvolmuş ciğerlerini, kırık el kemiklerini, sevilmemeyi, hor görülen olmayı. Hiç birseyi. Umursamazdı. O gün yine hep beraber oturup sohbet ederken grubu tamamen sessizliğe davet etti ve bir konuşma yapmak istediğini söyledi. Masaya bir kağıt bıraktı. Ben bitirince açıp okuyun dedi. Hepimiz kafalarımızı sallayarak onay verdik. Hatta bunu söylerken o kadar ciddiydi ki yan masada oturan bazı kişilerin bile dikkati bizim masamıza kaymıştı. Bakışların odak noktası olmayı sevmediği için sesi ilk andaki gibi yüksek ve gür çıkmıyordu artık. Usulca anlatıyordu. Ne anlattığını duymuyorduk. Ortam sesi onun sesini bastırıyor, yok ediyordu. Bağırarak anlatacağı şeyleri fisildayarak konuşuyordu. Beş dakika geçmeden herkes onun birsey anlattığını unutup kendi arasındaki konuşmasına geri döndü. Çifte kumrular öpüşüyordu. Masanın kenarında sahnedeki solisti dinleyip hüzünlenen bi kaç kişi vardı. Elinde telefonla sosyal sitelerde gezenlerimiz vardı. Ve bütün hepsinden kopmuş. Dertlerini fisildayarak anlatmaya çalışan o vardı. Hiç susmadi. Şarkı çaldı, o konuştu. Sigarası bitti, başkasına yaktırdı. Bir ara herkesten soyutlanip onu gerçekten dinlemek istediğimi fark ettim ve masaya dirseklerimi koyup çenemi avuçiçime dayadım. Kafamı kaldırıp ona baktım ve o anda sustuğunu gördüm. Bi anda göz göze gelmiştik ve o susmuştu. O susunca ve devamlı birşeyler anlatır gibi hareket eden elleri iki yanına düşünce bütün masa ona döndü tekrar. Hepimizin gözlerine tek tek baktı. Hiçbirimize dokunmadan hepimize birer tokat attı. Haklıydı. Hiçbirimiz umursamadık o anda onun söylediklerini. Ne olduklarını bile merak etmedik. O an anladım kötü birşey olduğunu. Gözlerimin içine baktığı zaman içimde hissettigim o buruk, biçare, babasız çocuk hüznü onu anlamamı sağladı. O bugün bize veda etmeye gelmişti yada artık veda zamanı geçmişti. Derken sesi yükseldi. O kadar ki tam on masa ilerde oturan yaşlı kadın bile sesi duyup arkasına döndü. Bize baktı. Mahcubiyet ile başlarımızı sallayarak af diledik ve ona bakmaya devam ettik. Küfür ediyordu. Ağız dolusu küfürler ediyordu. Onu susturmaya, yerine oturtmaya çalıştık ilk önce. Başaramadık ve onu kapıya çıkarmaya karar verdik. Soğuk hava ona iyi gelir diye düşündük ancak dışarıda da bize olan öfkesi dinmedi. Elini iki beline koydu. Bacaklarinin birini titretmeyi kesti. Dişlerini sıkmayı bıraktı. Gülümsedi. Dişlerinin gıcırtısı yüzünden dişlerim kamaştı ama ona yapma diyemedim. Öylesine şairâne dikeliyordu ki; bu adamın bir portresi yapılmalı diye düşünüyordum tüm bu olanlara rağmen. Sigarasından bir duman daha aldı. Nefesini verdi. Sigaranı rastgele salladı ve sokağın kenarında ki kaldırıma oturdu. Ona bakıyordum. Yanına yaklaştım. Ne olduğunu neden böyle yaptığını sordum. Cevap vermedi. ‘’Derdin ne lan’’ dedim. 'Lan' denilmesinden nefret ettiğini bile bile bunu bile denemiştim. Ona baktım. O kadar uzun süre baktım ki epey sonra daha fazla dayanamayıp konuştu. "Bakma öyle bana. Benim beynimde kokain var, şimdi onu çekiyorum" Dedi. Bi kere daha sustu sonra. Hiç konuşmadık. Ben ona birşey söylemedim. Gruptan kimse kalmadı o soğukta onunla. Oturdu. Onun önünde dikelip onu bekledim. Çok bekledim onu. Ne derdi varsa anlatsın isterdim ama onun lugatında dert anlatmak yoktu. En azından duyulacak şekilde anlatmak yoktu. Belkide son defa birilerinin onu dinlediğini düşünüp anlattı birşeyleri. Onda da biz ihanet ettik ona. "Kalk içeri gidelim artık. Bizi merak ederler" dedim. ‘’-Etseler gelir bakarlar.’’ Kaldırımdan hiç kalkmadan konuşmaya devam etti. Kendi kendine mırıldanmaya başladı. "Benim kumbaram da üç lira seksen dört kuruş vardı. -Çıktım o parayla yoluna girdim.- Bir lirayı sana gelirken harcadım. Bi liraya seni beklerken sigara aldım. Bi lira sizin sokakta, gece vakti dayak yerken çalındı. Benim senden girmeye yetecek param kalmadı." Yaklaşık bir saat kırk beş dakika bunu tekrarladı. O süre boyunca oturduğumuz mekanda actırdığımız votkadan bikaç sek almak için aşağıya inişlerim hariç onun başından hiç ayrılamadım. Ona üzülüyordum ama daha çok onun bu haline endişeleniyordum. Kendine zarar vereceğini düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. ‘’Hadi artık içeri girebiliriz, ben hazırım’’ Sigarasını iki parmağı arasından hızlıca fırlattı ve yerde sektirdi. Içeriye girdiğimiz zaman bizim masanın iyice kendini kaybettiğini gördük. Masanın başında olan kanepelere oturduk, o geriye yaslandı ben ona yaslandım. Dışarıdan birisi bu hareketlerimizde art niyet araya bilirdi ama bizi herkes bilirdi. Biz sevgililik gibi aptal bir şey ile bu dostluk bağlarını kaybetmezdik. Bişey söylemek istediğini söyleyerek doğruldu; bana baktı ve gülümsedi. Masaya uzandı küllüğü önüne çekti, gömlek cebinden sigara çıkarttı, sağına soluna bakındı. Çakmak arıyor gibiydi. Elini arkasına attı ve tuttuğu şeyi şakağına dayadı. Çakmak zannedip Önemsemediğim o şeyin tabanca oluşu soğuk duş etkisi yaratmıştı üzerimde ve şu anda olanaksız denilen şey oluyordu. En ‘’vurdum’duymazımız’’ en ‘’boşvermişimiz’’ En ‘’güçlümüz’’ nispet yapar gibi, gözlerimizin içine baka baka gülümseyerek, intihar ediyordu. Daha biz ne oluyor, yapma sakın! diyemeden, "bari şu boku okusaydınız ulan..."dedi ve gözlerindeki buğulanmayı silip tetiğe asıldı.Kafasında bi delik ve o delikten sızan dumanla elimin altında kalmıştı. masada duran başına dokunmak için elimi uzattım ama çığlıkla ayağa kalkıp bağırmaya başladım. Okan’ın elimi tutup beni kendine bastırışı yüzünden onu bi daha göremedim. Çok istedim ama ölü bedenine dokunmama kimse izin vermedi. Buna polis memurları intihar vakası dedi, telsizlerinden anons ederlerken bu terimi kullanmaları o kadar gücüme gitti ki, daha fazla dayanamayıp o intihar etmedi diyerek biraz ötede dikelip telsizden anons geçen polislerden birine koştum. ‘’-Birşey itiraf etmem gerekiyor. +Seni dinliyorum küçüğüm! -O zannettiğiniz gibi intihar etmedi. Onu biz öldürdük. +Silahın tetiğine siz mi bastınız? Onu siz mi vurdunuz? -Hayır, ruhen yani. Bu da bi çeşit cinayet değil midir ? +Sanmıyorum.’’ Okan tekrar yanıma geldi. ‘’Hadi seni eve bırakalım, bizde eve geçeceğiz’’ dedi ve kolumdan tutup zorla yürütmeye başladı. Başından masaya dağılan ve yerdeki kirli, kül dökülmüş parkelere damlayan kanlar, gözümün önünden gitmiyordu. Bundan kurtulamıyordum. Uykularım. Öfke nöbetlerim. İnsanlara olan nefretim. Haddimi aşmıştı. Bu bedene sığamıyordum. O görüntüler küçük gözlerimde büyüyordu. Kabuslarım oluyordu. Vaveylalarımı anneme bile duyuramıyordum. Bundan kurtulamıyordum. Herkes hayatına devam etmişti. Ben o masada oturup elimi onun başına uzattığım anda tutsak kalmıştım. Ona dokunamamıştım. Bütün bu olaylardan üç ay kadar sonra annesi beni aradı. Benimle konuşmak istediğini, bana çok önemli birşey vermesi gerektiğini söyledi. Özel olduğunu diğerlerine söylememem için benden söz istedi. Bi salı akşamı iş çıkışı gidip annesiyle birer bardak Türk Kahvesi içtik ve bana vermek istediği şeyin ne olduğunu -güçte olsa- sordum. Bana o gün masa da duran mektubun temize çekilmiş bir kopyasını verdi. Önce ne olduğunu anlamadım ve bu kağıdın ne olduğunu sordum. Yanıt vermemiş olması, kağıdın ne olduğunu anlamama yardım etti. Bu sükunet hayra alamet olamaz diye düşündüm. Az önce bir anne, dünyadaki en sevdiği insanın, oğlunun intihar mektubunu, hiç tanımadığı birine emanet etmişti. Biraz bakakaldım, elimdeki katlanmış kağıt parçasına. Üzerinde bir kaç damla kurumuş gözyaşı olduğu belliydi. Acaba onun bu mektubu ağlayarak mı yazdığını düşündüm. Ama bu fikirden çabucak uzaklaştırdım kendimi çünkü o kibirli, bencil, gözü kara, yeterince vazgeçmiş biriydi. Son sigaranı içerken bile ağlamayan biri, intihar mektubu yazarken nasıl ağlayabilirdi ki... Kesinlikle bu gözyaşları annesine aitti. Kafamı kaldırıp mahcup gözlerle annesinin gözlerine baktım. Ağlamaktan şişmiş gözleri, öfke krizleri sonrası gelen uyku ve geceleri yaka silktiren uykusuzluk yüzünden oluşmuş kan canagi göz içleriyle beni süzüyordu. "Oku. Sana yazmış bu mektubu. Bana değil." Bi annenin ağzından çıkabilecek en ağır cümleler bunlardır her halde diye düşündüm kendi kendime. -Düşünün ki oğlunuz intihar etmiş ve ortada bir mektup var. Ama bu mektupta size yer yok. Bu çok başka bir cinayet çeşididir.- Katlı kağıdı açtım ve okumaya başladım. Daha ilk cümleyi bitirmeden gözlerim dolmuş, dizlerimin bağı çözülmüş, nefesim alış verişi kesmişti. Burnumun üzerinde bir yanma hissiyle okumaya devam ettim.
“Sevgilim Ceren.’ Diye başlayan bir intihar mektubu bırakıyorum sana. Beş yıldır söylemek istediğim cümleyi gittikten sonra duy istiyorum.
Kendini suçlama, bu gece beni dinlemeyeceğinizi adım gibi biliyorum ama bu gece size intihar edeceğimi itiraf edeceğim. Beni dinlerseniz bunda ne kadar ciddi olduğumu yarın sabah dokuz suların da annemden gelen bi telefonla öğrenebilirsiniz. Ama bahsimi dinlemeyecegğinize oynuyorum. Dinlemezseniz, orda oturup sigaramı yakmak için Çakmak aradığım bi anda hepinizin gözlerinin içine bakarak yapacağım bunu. Beni dinlemediginiz için şimdiden teşekkür ediyorum. Annemin beni o halde görmesini hiç istemezdim.
Ceren, bu mektup herkesten çok sana.
Bana mağaralar ve karanlık, Sana papatyadan taçlar ve Güneş.
Bana küfürler ve yalan, Sana gûfteler ve şiir.
Bana çivi yatakları, Sana güzel dudaklar,
Bana tenhalar ve kavga. Sana istiklal ve Dağlar.
Ah! Bu dünyanın seni sevişi. Nasıl bir yangınsın ulan.
İçim alevler içindeyken, Gözümün önünde donarak ölen ben”
Sene 2002. Okuldan eve geldim. Üstümü değiştirip sokağa çıkıcam. Annem ekmek arası birşeyler hazırlıyo acıkınca yerim sokakta diye.
Apartmanın önünde dururken Elif abla ağlar bir halde apartmana giriyor. Elif abla Tek şekerli Ercan abinin sevdiceği.
Ercan abi kahveci diye vermediler kızı. Elif ablayı öyle ağlayarak apartmana girdiğini görünce anlamıştım bir şeylerin boka saracağını.
Meğer o gün Elif ablayı başkasına vermişler. Ercan abinin kahvesine doğru koştum haberi vermek için. Kahve kapalıydı. Çevrede kimse yoktu
Ercan abiye haber çoktan gitmiş. Fırtına öncesi sessizlik derken tak bir haber daha. Aynı gün Ercan abinin babası trafik kazasında ölmüş
Neyse kısa kesiyim. Ercan abiyi o günden sonra hiç görmedim. Kahvesi de hep kapalı kaldı.
Elif abla da evlenip ayrıldı o ara. Kocasından dayak yemiş mahalleye dönmüştü. Ercan abi Bunu duyunca gece vakti Adamı dayaktan öldürmüş
18 yıl hapis cezası aldı. 6 yıl yattı sonra dayanamayıp asmış kendisini. Hapishanedeki yatağının yastığının altına ufak bi not bırakmış;
Elif'im sakın üzülme. Sakın suçluluk hissetme. Çünkü beni boğan şey ip olmayacak, ben zaten benden önce sana başkası dokunduğunda ölmüştüm.
Elif abla o günden sonra kimseyle evlenmedi. 2 yıl önce de kanserden vefaat etti.
Ve bugün Ercan abiyi son görüşümün üzerinden tam 14 sene geçti. Mekanı cennet olsun. Umarım öbür tarafta Elif ablaya kavuşmuştur
Telefon
Ev Telefonum yine acı acı çalmaya başladı. Telefonu açmak istemiyordum, biliyordum ki yine karşıma o çıkacaktı. O diyorum çünkü tanımıyordum kendisini. İlk başlarda pis bir sapık diye düşünmüş, bir süre sonra vazgeçer demiştim. Telefonu açtığımda hiç ses çıkarmıyor, sadece dinliyordu. Bir müddet sonra, vazgeçmesi için bağırıp çağırmaya başladım. Sonra sesimi iyice yükselttim, hatta hiç âdetim olmamasına rağmen küfür bile etmiştim. Birkaç gün sonra yine başlamıştı. Hep belli saatlerde arıyordu. Sabah saat 07:35’de ilk aramasını yapar sonra öğle vakti 12:05’de ikinci aramasını yapar ve akşam 20:05’de son olarak da 11:35’de arayıp günü bitirirdi. Artık dayanamayacağım diye bu almış olduğum hattı kapatmayı düşünmeye başlamıştım ki, o gün sabah yine telefon çaldı. Ben de son defa ne de olsa, diye telefonu açtım. “Sen kazandın” dedim. “Artık pes ediyorum. Bugün telefon hattımı kapatacağım” dedim. Hala ses vermiyordu ki derinlerden bir hıçkırık sesi duydum. Sonra avizeye kulağımı iyice dayadım inceden bir ağlama sesi işitiyordum. Emin olduktan sonra şaşkınlık ve uzun bir süredir sesini bile duymadığım bu kişiye kendiliğinden oluşan bir acıma hissiyle ne oldu diye sordum. Sonra sesi yine duyulmaz oldu ve bir müddet sonra telefon kapandı. Merak duygusu ile, telefon hattını kapatmayı bir süre ertelemeye karar verdim. Ne de olsa bana zararı yoktu. Aslında telefonunda bana pek bir faydası da yoktu. Bayramda seyranda bir iki kişi ararsa ne ala, onun haricinde tamamen yalnızdım. Yalnızlığımdan kurtulmak için telefonu almıştım ama değişen hiçbir şey yoktu. Çocuklarım sadece bayramlarda arıyor o da birkaç dakika bile sürmeden kapatıyorlardı. Birde bu sessiz arkadaşım vardı. Sonra anladım ki ben, aslında bu sessiz arayışlar ile beni rahatsız eden kişiyi kendime dost edinmiştim. Öğle vakti tekrar arayacaktı biliyordum ama bu sefer ona kızmayacaktım. Telefon çalınca gayet normal bir ses ile Alo dedim. Sonra da sanki aynı kişi olduğunu bilmiyor muşçasına kimsiniz diye sordum ve AAA sen misim benim can dostum Ayşecim nasılsın görüşmeyeli dedim. Karşımdaki şaşırmış olacak ki telefonu düşürdü, bunu kulağımı yırtarcasına gelen telefonun düşme seslerinden anladım. Telefonu yine eline aldı ama hala sessizdi. Bende devam ettim. Karşımda sanki benim eski arkadaşlarımdan Ayşe varmış gibi davranmaya devam ettim. Ayşe’ye dakikalarca bugünlerde neler yaptığımdan hastalıklarımdan vesaire anlattım durdum. Karşımdaki telefonu hala kapatmamıştı dinliyordu. Ben ise neyse Ayşe ocak da yemeğim var sonra görüşürüz dedim. Daha sonraki aramalarında da ben telefonu açar açmaz anlatmaya başlıyordum, bazen aynı şeyleri tekrarladığım da oluyordu ama karşımdaki sabırla dinliyordu ve hiç lafımı bölmüyordu. Artık durum değişmiş ve sabırla saatin gelmesini ben beklemeye başlamıştım. Eşim dostum olmuştu bu arkadaş. Arada sırada da karşımdaki konuşsa çok daha mutlu olacaktım ama buda benim sıradan ve yalnız hayatıma bir renk katmıştı. Yine bir gün aradığında telefonu açtım ama artık bu oyunda sıkmaya başlamıştı ve yalvarmaya başladım karşımdakine, lütfen ne olursun bir kelime olsun sen de konuş diyordum. Kimsin neden beni arıyorsun, biliyorum kötü niyetli olmadığını, ama bunu bana neden yapıyorsun. O an şok oldum çünkü karşımdaki kişi ilk defa ses vermişti ve bana ANNE demişti. Kısa bir süre sonra da ağlamaya başlamıştı, hem de hıçkıra hıçkıra bana sürekli anne diyordu ne olur beni affet. Elbette ki benim çocuğum değildi, ancak neden böyle dediğini anlatmaya başladı. Boğazında düğüm düğüm olmuş kelimeleri zorla çıkarttığı için, onu anlamakta zorlanıyordum. Bir müddet sonra sakinleştiğinde karşılıklı konuşmaya başladık. Kusura bakmayın diye söze başladı bunca zamandır sizi rahatsız ettim demişti. Meğer bu telefon numarası daha önce annesinin numarasıymış, yaklaşık 3 yıl önce kaybetmiş annesini. Evlendikten sonra annesinin yanından ayrılmış ve kocasıyla özgürlüğün tadını çıkardığını düşünüyormuş. Bundan sonra ise annesi her gün defalarca günde 4 defa aramış. O zaten bu ilgiden sıkılmış ve doğup büyüdüğü evden kurtulduğunu düşündüğü için Annesini hiç ziyarete gitmemiş. Hatta zaten her gün annesi onu aradığından, onu bir defa olsun arama zahmetine bile girmemiş. Oysa annesi bıkmadan usanmadan her gün sabahları arar, ona günaydın demeden gününe başlamazmış. Öğlenleri hal hatırını sorar, akşamları gününün nasıl geçtiğini sorar, geceleri de iyi geceler benim güzel kızım Ayşecim dermiş. Ta ki 3 sene öncesine kadar. O gün telefon çalmamış. Ayşe ise bu işe hiç aldırış etmeden oh nihayet artık vazgeçti diye düşünmüş. Ertesi gün ise yine sabah telefon çalmayınca meraklanmış ama annesine dönüş yapmamış. Öğle vakti geldiğinde bu sefer ters bir şeyler olduğunu anlamış ve ilk defa o telefonu çaldırmış ancak telefonu açan olmamış. Daha sonraki gün tam ziyaretine gitmeyi düşündüğü için evinden çıkacakken, telefon çalmış bu sefer koşarak telefonu açmış ama dünyası başına yıkılmasına sebep olan şeyi, annesinin komşuları ona söylemiş. Maalesef annesi evinde ölü bulunmuş. Artık telefon çalmayınca, gerçekten yalnızlığı yaşamaya başladığında annesinin kıymetini anlamış. O her ne olursa olsun annesinin prensesi, annesinin bir tanesi, onun her daim ufacık bir bebeği olduğunu telefondan dahi olsa arkasında birilerinin olduğu duygularını daima yaşatan annesinin kıymetini çok geç anlamış ve annesinin her gün aradığı saatlerde çalmayacağını bildiği halde telefonun başında bekler olmuş. Bir gün istemsizce annesinin numarasını arayınca karşısına ben çıkmışım ve benim sesimi annesinin sesine benzettiği için annesine olan özlemle annesinin aradığı saatler den tam 5 dakika sonra telefonu aramaya devam etmiş…
Emre Aydın ünlü olmadan önce, üniversitede bir kızla aşk yaşar. Emre Aydın’ın ilk sevdiği kadındır. Fakat her aşkta olduğu gibi, onların ilişkisinde de sorunlar vardır. Bir yandan şarkıcı olma hayali ve bu doğrultuda yaptığı çalışmalar bir taraftan da aşk ve okul hayatı… Her üniversitelinin hemen hemen yaşadığı şeyler. Amacı üniversiteden sonra sevdiği kadınla evlenip yuva kurmak sonra hayallerini kovalamak… Ama kadın onu bırakıp başkasıyla evlenir okul biter bitmez. Emre çok üzülür, günlerce üzüntüden dışarı bile çıkamaz. Sonra herkes gibi ”terkedilmenin acısını hafifletmek için, zaten pek de mühim değildin benim için” der gibisinden şu satırları besteler. ”Git gideceksen bekleme, farklı değilsin sende Gideceksen bekleme..” ”Beş para eder mi varlığın ? Ki yokluğun beni acıtsın ” Ama içi içini yer Emre’nin…Her tartışmalarında Emre’ye, adam olmaz senden diyen sevgilisine yine besteyle cevap verir. ”Adam olmaz , dedin senden Adam nedir , dedim içimden Farketmezdi , değişseydim Güvenseydim yada salıverseydim.” Ve devam eder: ”Adam olmadı hala benden Adam kölen olsun senin, ben olmam” Aradan biraz zaman geçince ayrılığın ve yalnızlığın acısı Emre’yi sarmalar. İyice sevdiği kadından umudunu yitirince bu sefer sevdiği kadına bir gün pişman olacağını hatırlatır. ”Belki bir gün özlersin Başka adamlarla Başka şehirlerde ” Bu da Emre’nin acısını dindirmez. Her besteden sonra başka bir besteyle ona seslenir. İçinde büyük bir yangın vardır, başka türlü dindiremiyor bu yangını. İçine düştüğü girdapta boğuldukça boğulur. Onu ne kadar çok sevdiğini ve ne kadar çok özlediğini yazar bu sefer. ”Kapı çaldı, sen sandım, gördüm boşluğu aynada, Bir şehir düştü, tam içimde özlemişim, anladım, Biliyor musun ? Evimdin sen benim, Ailemdin, nefesim, karanlıkta ellerimdin.” ”Mutlusun sen ben yokken, ben senin hiçbir şeyin, Düşe kalka tutunurken, artık özlemek istemiyorum.” Sevdiği kadının evliliğinden 2 yıl sonra Emre bu sefer bunları yazar ona: ”Evlenmişsin, nasıl oldu? Bulabildin mi sonunda? Hep anlattığın o meşhur huzuru” Haberi yokmuş ve sonradan öğrenmiş gibi bir de bestesinde ”mış”ekini kullanır. Burada da gururunu düşünüyor, oysa işin gerçeği tam tersidir. Emre sevdiği kadının evlendiğini ilk başından biliyordur. Ünlü olunca, hayatı değişir. Para, şöhret ve hayatına giren yeni kızlar ona her şeyi unutturur. Emre artık gününü gün ederken, her şeye sahipken, elini sallayıp ellisiyle birlikte olurken, bir gün huzurlu olmadığını fark-eder. Hiç kimsenin ve hiçbir şeyin üniversitede sevdiği o ilk aşkı kadar ona huzur vermediğini anlar. Ve bunu da besteler. ”Hiç kimse olmadı senin gibi, olmayacak biliyorum” Olmaz, olamaz… Aşk karın doyurmaz belki, ama aşksız da huzur olmaz.
Geçenlerde bir yolculuğa çıktım, otobüste yanıma oturan yaşlı adam ağlaya ağlaya anlatıyor hayatını - öyle askerlik anıları değil arkadaş, ruhu paramparça oluyor insanın. Yürekleri burkan hikayesini, çatallı çıkan yaşlı sesi ile anlatmaya başlıyor; Ben çok kötü bir adamım evlat, diyor. Ben hayatında görebileceğin en kötü adamım belki de. Yahu, ne adamı, kendime adam demek ne haddime! Anamın kıymetini bilemedim ben hiç. Ki o, ben düştüğümde yaralarımdan öpen yüce kadındı. Ona her sitemimde, beni el üstünde tutan şefkat yumağımdı. Babasız büyüdüm ben, annem hep babamın bir yıldız olduğuna inandırdı beni. Yıldızdı benim babam, gökyüzünde bana gülerdi her gece. Tabi bu masal on yaşıma yaşıma kadar sürdü. Bir akşam üstü üstüm başım yırtık geldim okuldan, annemin telaşı her halinden belliydi. Gözleri görmezdi gariban anamın, ama hemen anlardı bana ne olduğunu. Annelik duygusu onu gören bir kadın yapardı sanki. Okulda çocuklar, yıldızların sadece uzaydaki bir cisim olduğunu söylemişlerdi bana. Dövmüştüm hepsini, babam bildiğim yıldızımı yalanlamışlardı bana. Kırmıştım hepsinin ağzını yüzünü. Lakin insanlar hiç susmaz evlat, insanlar hep dırdır eder başında. O günden sonra eve hep elim yüzüm kan içinde gelmeye başladım. Annem, babama ne olduğunu söylemiyordu; bir sır gibi tutuyordu. Ama milletin ağzı durur mu efendim? Anneme, “Kör Fahişe.” diye hitap ediyorlardı. Bu nedenle her gün birini dövüyor, karakollarda geziyor, sonra yeniden eve dönüyordum. Utanıyordum annemden. Bir gece canıma tak etti, anneme bağırdım çağırdım deliler gibi. Eminim, söylediğim hiçbir şey onun canını yakamadı ama söylediğim bir cümle onu öldürmeme yetti, “Senden nefret ediyorum, kör bir fahişenin oğlu olduğum için utanıyorum!” O geceden sonra hiçbir şey yolunda gitmedi, on sekizime bastığım gün evi terk ettim. Annem hiç sesini çıkarmadı, ağlıyordu odasında her gün. Duyuyordum ağlayışlarını. Yine de, ne insanların dedikodusunu yalanlıyordu ne de kabulleniyordu. Bununla birlikte daha çok kin duyuyordum. Evi terk ettikten on yıl sonra annemi ziyarete gittim, elini öpmedim hiç; küçükken elini öper, cennet kokuyor derdim. Beş yaşından sonra bir daha ne elini öptüm ne de ona o cümleyi söyledim. Ah, ne kötü evlattım.. Evleniyorum ben, dedim. Düğünüme gelip yanımda olmak istedi, ona bir kez daha kendisinden nefret ettiğimi ve utanç duyduğumu söyledim. Annemi, yıllar önceki gibi bir kez daha cümlelerimle öldürdüm. Beş yıl sonra iki tane evladım oldu, ikinci çocuğumun doğduğu gün annem kapımıza geldi. Çocuklarımı korkutacaksın olmayan gözlerinle, diyerek evimden kovdum. Annem yine sustu, gözyaşları ile susa susa kovuşuma boyun eğdi. Eşim, böyle yapmamam gerektiğini söyledi hep. Dinlemedim onu da, yıllarca bu kadın yüzünden ezilip hor görüldüm ben, dedim. Beni dokuz ay karnında taşıyan kadına bir tekme de ben vurdum; yanında olmam gerekirken. Çocuklarım büyüdükten sonra, daha doğrusu baba olduktan sonra anladım gerçeği. Kırk yedi yaşında aklım başıma geldi, bir hışımla kalktım annemin evine koştum. Çaldım kapıyı defalarca, açan olmadı. Sonra yıllar önce annemin bana söylediği şey aklıma geldi, evde olmazsam paspasın altına bak, derdi. İlk başta tereddüt ettim, sonra baktım ki anahtar paspasın altında duruyor. Yanında da bir mektup. Aldım iki şeyi de, girdim eve. Annem yoktu evde, yıllardır tek bir eşya bile yerinden kıpırdatılmamış, ne yenisi alınmış ne de eskisi atılmıştı. Titreyen yaşlı ellerimle mektubu açtım, annemin yazdığı her cümle hala hatırımda, şöyle diyordu o sızılı satırlarında; ‘ Sevgili oğlum, yıllar sonra hoş geldin evimize. Bu anahtar, sen gittiğinden beri seni orada bekliyordu. Şükür ki geldin, lakin geç geldin be evladım. Affet, ben istediğin gibi bir anne olamadım sana. Gözlerim görmüyor, arkadaşların korkuyordu benden, seni aşağılıyorlardı. Baban yok diye bana hayat kadını diyorlar, seni yine aşağılıyorlardı. Özür dilerim can içim. Şimdi sana anlatacağım her şeyi; sen bir yaşındayken, su çiçeği rahatsızlığına yakalandın, tehlikeli bir rahatsızlık değil gibi gözükse de onlardan bir tanesi gözünün içinde çıktı ve seni gözlerinden etti. Doktor, gözlerimin uyumlu olduğunu söyleyince hiç tereddüt etmeden “Benden alın oğluma verin.” dedim. Şükür ki, gözlerim sana uyumlu oldu, üstelik mavi göz de çok yakıştı sana. Babana gelince, oğlum; baban intihar etti diyemedim sana. Seninle beraber inandım ki, ecelini beklemeyen baban göklerde yıldız olmaya gitti. Şimdi inanır mısın bilmem, sen beni terk ettikten sonra o yıldız söndü. Sen beni terk ettikten sonra kör oldum ben; sen benim gözlerimdin can içim. Neyse, yine de canın sağ olsun, gözlerim, ömrüm sana feda olsun! Ben seni çok sevdim, iyi bak kendine; ailene sahip çık. ‘ Yaşlı adam, son sözlerini noktaladıktan sonra sessizliğe gömüldü ve gözyaşlarını tutamadan çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Benimse tüylerim diken diken olmuştu ve adam ile birlikte ağlamaya başlamıştım. Bir süre sonra sessizliği istemsiz bir şekilde bozdum, “Ya sonra amca? Sonra ne oldu annene?” diye sordum. “Annemin mektubunu, iki gün önce okudum; gerçekleri o zaman keşfettim. Ve evlat, az evvel anamın tabutunu omzumda taşıyıp, mezarına ilk toprağı ben attım. Sen, sen ol benim gibi kötü bir insan olma. Annenin kıymetini bil, bu ömürde seni bir tek annen sever koşulsuz şartsız”dediğini işittikten sonra bir kez daha titredim ve başımı camdan tarafa çevirip yola akıttım ruhumu. Çektiğimiz acılar bir hiçti, böylesine bir acının yanı başında. Çektiğimiz acılar neydi ki böyle bir acının yanında? Canım acıyor, demek bile haddimiz değil. Anneler ölmesin, Tanrım.