Dolayısıyla, barbar devletler ve onların başına bela oldukları imparatorluklar hakkında onca mürekkep harcanması üzücü ve içler acısı olduğu kadar olağandır da. Nasıl haberlerde hep başkentte olan bitenlerden bahsediliyorsa, tarih de hep onlardan bahsetmiştir. Yüzlerce küçük devlet ile yakınlarındaki binlerce devletsiz insandan, bu devletsiz insanlar arasındaki yırtıcı ilişkiler ve ittifaklardan bahseden bir tarih daha adil olurdu.
Dolayısıyla, büyük bir devletin merkezi yıkıldığında yahut terk edildiğinde kültürel açıdan neyin yitip gittiği ampirik bir sorudur. Büyük ihtimalle işbölümüne, ticaretin ölçeğine ve anıtsal mimarilere bir etkisi olmuştur. Diğer yanda artık merkezin esaretinden kurtulmuş sayısız küçük merkezde, o kültürün sağ kalma (ve gelişme) ihtimali de yüksektir. Kültürü, devlet merkezleriyle veya geniş kurumsal dayanakları olan saray kültürünün doruk noktasıyla karıştırmamak gerekir. Hepsinden önemlisi, bir nüfusun refahı asla bir sarayın veya devlet merkezinin gücüyle karıştırılmamalıdır. İlk devletlerde tebaanın vergilerden, askere alınmaktan, salgın hastalıklardan ve baskıdan kaçmak için hem tarımı hem de kent merkezlerini terk etmesi nadir hadiseler değildi. Başka bir açıdan bakıldığında, toplayıcılık veya hayvancılık gibi daha ilkel geçim yollarına geriledikleri söylenebilir. Ancak başka ve bana göre daha geniş bir açıdan değerlendirildiğinde, angarya işlerden ve tahıl vergisi vermekten kaçınmış, salgın hastalıktan kaçmış, özgür lüğü ve fiziksel hareketliliği baskıcı bir serfliğe tercih etmiş ve belki savaşta ölme riskinden kurtulmuşlardı. Çoğu kez devleti terk etmek bir özgürleşme deneyimiydi. Tabii bunu söylerken devletin dışındaki yaşamı başka türden yırtıcılıklar ve şiddetle tanımlamanın mümkün olduğunu kesinlikle yadsımıyoruz; ancak ileri sürdüğümüz şey daha çok, bir kent merkezini terk etmenin kendiliğinden şiddete ve vahşiliğe dönüş anlamına gelmeyeceğidir.
İlk yazılar devlet inşasıyla bu denli iç içe geçmişse, devlet ortadan yittiğinde ne oluyordu? Elimizdeki az miktarda bulguya göre, yetkililerin oluşturduğu yapılar, idari kayıtlar ve hiyerarşik iletişim ağları ortadan kalktığında okuryazarlık bütünüyle olmasa da büyük oranda azalmaktaydı. İlk devletlerde el yazmalarını okuma becerisi, büyük çoğunluğunu devlet görevlilerinin oluşturduğu dar bir kaymak tabakayla sınırlı olduğundan bu şaşırtıcı olmasa gerek. Kabaca MÖ 1200 ile 800 yılları arasında Yunan şehir devletleri parçalanmış ve Karanlık Çağ olarak bilinen bir döneme girmişlerdi. Okuryazarlık tekrar ortaya çıktığında eski Lineer B yani çizgi yazısı formunda olmamış, Fenikelilerden bütünüyle yeni bir alfabe ödünç alınmıştı. Bu ara dönemde Yunan kültürünün tamamen yok olduğu söylenemezdi. Kültür yazılı değil sözlü biçimler almıştı ve daha sonra yazıya geçilen Odyessia ve İlyada'yı bu döneme borçluyuz. Hayli geniş bir edebi geleneğe sahip olan Roma İmparatorluğu'nun MS beşinci yüzyılda parçalanması, birkaç dini yerleşke dışında Latincenin nerdeyse okunup yazılan bir dil olmaktan çıkmasına yol açmıştı. Tüm bunlar insana, ilk devletlerde yazının öncelikle bir devlet inşası tekniği olarak geliştiği, dolayısıyla devletin kendisi kadar kırılgan ve gelip geçici bir kazanım olduğunu düşündürüyor.
Peki, mahsul ekiminin onca geçim tekniğinden sadece biri olması gibi, okuryazarlığı da ilk toplumlarda iletişimi sağlayan teknolojilerden biri olarak ele alırsak ne olur? Ekim teknikleri yaygın olarak kullanılmaya başlanmadan çok önceleri de biliniyordu. Dahası yaygınlaşmaları sadece belli ekolojik ve demografik koşullarda mümkün olmuştu. Aynı mantıkla, yazı icat edilinceye dek dünyanın "karanlık'ta olduğuna, icat edilir edilmez tüm toplumların hemen okuryazarlığı benimsediğini yahut benimseme arzusuyla yanıp tutuştuğunu da söyleyemeyiz. İlk yazı da devlet inşasına, nüfusun yoğunlaşmasına ve boyutlarına ait bir eserdi. Başka ortamlarda uygulanması imkânsızdı. Mezopotamya'daki ilk yazılar üzerinde çalışan bir akademisyenin kuşkusuz spekülatif bir tarzla öne attığı gibi, nasıl sabanla toprağın sürülmesi sürekli angaryayla ilişkilendirildiği için uzun süre direnişle karşılaşmışsa, yazı da her yerde devletlerle ve vergilerle ilişkilendiğinden dirençle karşılanmıştı.
Peki, Sümer topraklarındaki yönetimle ilgili bilgiler veren, bulunup tercüme edilmiş o çivi yazılı tabletler hazinesinden ne çıkarabiliriz? Bunlar, en azından, bir toplumun insan gücü ve üretimini yöneticileri ve tapınak memurları için görünür hale getirmek ve ondan tahıl ve emek koparmak için bir kayıt sistemi kullanma çabasının ne denli büyük olduğunu göstermektedir. Elbette en çağdaş bürokrasilere dahi baktığımızda, eldeki kayıtlarla sahadaki gerçeklikler arasında illa bir lişki olması gerekmediğini biliyoruz. Özel çıkarlar doğrultusunda yahut üsttekileri memnun etmek amacıyla belgelerde sahtecilik ve dolandırıcılık yapılabilir. Kâğıt üzerinde kılı kırk yararak yazılmış kural ve düzenlemeler sahada içi boş sözcüklere dönüşebilir. Arazi kayıtları bozuk, kayıp veya düpedüz hatalı olabilir. Evrak dairelerinin düzeni çoğu durumda, tören alanlarındaki düzen nasıl ordunun savaş alanındaki başıbozukluğunu saklıyorsa aynı biçimde kamu idaresindeki karmaşayı saklamaya yarar. Ancak kayıtların bize söyleyebildikleri adeta ütopyacı bir şeydir. Öte yandan kayıtlar bize devlet yönetiminin kayıt tutma mantığına, kategorilerine, ölçüm birimlerine ve hepsinden önemlisi kayıtlarda dikkate aldığı şeylerin seçimine içkin hale gelmiş, kılı kırk yaran, ütopyacı düzenine dair bir şeyler söyler. Bana göre asıl öğretici olan, "iaşeci devlet" olarak adlandırdığım şeyin “gözünü nereye diktiği"dir.
Nasıl çiftçi ekinlerini insan olan ve olmayan her tür yırtıcıya karşı korumak zorunda kalabiliyorsa devlet seçkinleri de iktidarlarının sinir uçlarını yani ekim yapan nüfusa ve tahıl stoklarını, ayrıcalıklarını ve zenginliklerini, politik ve ayinsel güçlerini korumak gibi baskın bir çıkara sahipti. Owen Lattimore ve diğerleri, Büyük Çin Seddi için yaptıkları gözlemde şunu söylüyorlar Bu duvarların dikilme sebebi barbarları (göçebe toplulukları) dışarıda tutmak kadar Çinli vergi mükellefi çiftçileri içerde tutmaktı. Kent duvarları bu sebeple devletin korunması için gerekli başlıca şeyleri içeride tutma niyetiyle inşa edilmişti. Dicle ve Fırat arasında sözde Amorilere karşı dikilen duvar, belki Amorileri uzak tutmaktan çok (zira çoktan alivyonlu topraklara kalabalık biçimde yerleşmiş haldeydiler) çiftçileri devletin "alan"ında tutmak amacıyla tasarlanmıştı. Bir bilim insanının bakış açısına göre duvarlar, Ur III'ün yüksek düzeydeki merkezileşmesinin bir sonucuydu ve ya devlet denetiminden kaçan hareketli toplulukları içeride tutmak ya da zorla kovulan kişilere karşı devleti korumak için dikilmişlerdi.
Dans « Homo Domesticus. Une histoire profonde des premiers États », James C. Scott s’intéresse aux soubassements agroécologiques de la construction étatique. Quantifiables, contrôlables, nécessitant un terrain homogène, les céréales sont la clé de voûte de ce système politique. « Pourquoi n’existe-t-il aucun “État de la lentille”, du pois chiche, du taro, du sagou, de l’arbre à pain, de l’igname, du manioc, de la pomme de terre, de la cacahuète ou de la banane ? » et pourquoi, à l’inverse, tout empire repose-t-il (...)
Les zones humides apparaissent comme « incompatible[s] avec la centralisation administrative et le contrôle par le haut ». Pour les exploiter, les humains doivent les considérer comme des « biens collectifs », des « communs » avant l’heure. Pour domestiquer plantes, animaux et hommes, l’État eut donc pour première mission d’assécher les marais et d’en faire de vastes plaines céréalières, infiniment plus pauvres en ressources écologiques — ce dont souffrirent pendant des millénaires les populations agricoles, en moins bonne santé que les chasseurs-cueilleurs —, mais tellement plus contrôlables. En misant sur les #céréales, les premiers États asservirent au passage une main-d’œuvre sédentarisée, condamnée à des travaux infiniment plus pénibles que ceux des peuples sans État.
L’incendie de la cathédrale de Notre-Dame-de-Paris a provoqué, et c’était attendu, une résurgence massive du sentiment nationaliste. Ainsi que l’écrivait Orwell, par nationalisme il fa...
historien-sociologue Lewis Mumford dans Le Mythe de la machine : « L’étude de l’époque des Pyramides que je fis pour me préparer à la rédaction de La Cité à travers l’histoire me révéla de manière inattendue qu’il existait un étroit parallélisme entre les premières civilisations autoritaires du Proche-Orient et la nôtre propre, bien que la plupart de nos contemporains continuent de considérer la technologie moderne, non seulement comme le sommet du développement intellectuel de l’homme, mais comme un phénomène entièrement neuf. Au contraire, je m’aperçus que ce que les économistes ont récemment nommé l’Age de la machine ou l’Age de la puissance avait son origine, non dans la prétendue révolution industrielle du XVIIIe siècle, mais au tout début dans l’organisation d’une machine archétypique, formée d’éléments humains. »
La France, en tant que nation, ou État-nation, produit de l’asservissement des êtres humains qui peuplaient son territoire à des rois, qui créèrent et imposèrent — en usant de divers moyens de coercition, y compris la violence — le Royaume de France, puis à des empereurs, puis à des présidents. Si les cathédrales sont des symboles de « notre histoire », elles sont des symboles de cette histoire de la constitution et de l’imposition des États-nations par la force, et par l’endoctrinement (y compris religieux). Mais elles ne font certainement pas partie de « notre culture ». Celles et ceux qui s’imaginent que les cathédrales font partie de leur culture s’identifient le plus souvent aux dominants, à leur culture, celles qu’ils ont imposée et qu’ils continuent d’imposer dans le cadre de la nation qu’ils ont créée de toute pièce — et qui désigne simplement le territoire géographique sur lequel ils exercent leur domination, qu’ils ont entrepris d’unifier et d’uniformiser selon les règles qu’ils imposent. Réussite du conditionnement imposé par les premiers, au moyen de la propagande dont parle Bernard Charbonneau, et notamment de l’éducation nationale.
Zomia, ou l’art de ne pas être gouverné, l’anthropologue James C. Scott souligne : « Les termes traditionnels utilisés en birman et en thaï pour le mot “histoire” signifient “histoire des vainqueurs” ou “chronique des rois”. »
Ce qui nous éclaire sur la nature de l’histoire que l’on enseigne en France, mais aussi en Occident, et dans tous les États du monde. Le sociologue Philip E. Slater écrivait que « l’histoire […] est en très grande majorité, même aujourd’hui, un récit des vicissitudes, des relations et des déséquilibres créés par ceux qui sont avides de richesse, de pouvoir, et de célébrité ».