Yapacağı esprilerle güldürecek, yalnızken çektiği tüm acılarını gizleyecekti.🌚
Yapacağı esprilerle güldürecek, yalnızken çektiği tüm acılarını gizleyecekti.🌚
Pere didin kêrê me dikin bela serê me
Kürt atasözü 🍉
Bunu çevirne kitap hediye edeceğim 😊
"eger ji helbestên min
gulan derînî,
ji çar demsalên min, yek dimire
eger yarê derînî,
dido dimirin
eger nan derînî,
sisê dimirin
eger azadiyê derînî,
sala min dimire
û ez jî pê re.."
#şerkobêkes
kirasek berf im vê zivistanê
kûr-kûr dibarim li dara hênê
ewro vebe l'me, ezmano vebe
egîdek birîndar e li vê da hanê..
"Dil ji çi tijî be, ji lêvan ew diherike."
Cerahat, Cürüm ve Protokol Kahkahaları
Çürümeye yüz tutan insanlık mefhumu salt kelamla, kelimelerin gücüyle anlatılamıyor bir yandan da insan görünümlülerin var ettiği şiddet / kötülük / yıkım sarmalında biçimlenip duruyor. Her şekilde hayatın ehvenden alıkonulması, geleceğin bu şimdi içerisinde açıkça talan edilmesinin istikametinde atılan her adım bambaşka cerahate çıkıyor. Çürüme artık bu sahadaki / şu küredeki herkesin ortak paydasına dahil ediliyor. Herkese çıkabilecek en küçük piyango olarak güncelleniyor. Cerahat yükseltilirken, normatif kılınmış olan afaki her hamleyle birlikte o piyangonun ekseriyetle hepimize denk getirilmesi sağlama alınıp duruyor. Yöneten katında makamlarına çöreklenmişlerin var ettiği hemen her hamlenin o ardı bir kere daha cürme çıkartılıyor. Cürüm çürümenin anahtarı kılınıyor. Umut gözlerin önünde çarçur edilirken, cerahatle kurumsallaştırılan kötülüğün, saf ayrımcılığın, dahili ve harici mot-a-mot çürütme hallerinin yekununda ortaya çıkan imge korkunçtur. Dehşeti var edendir. Dehşeti görünür kıldırandır. Cerahat, cürümle birlikte her yerde ceberut olan devlet aklının / fikrinin, zikri kılınandır, bu nasıl hayat?
Tahakküm biçem değiştirirken, yol ve yordam da bozguna uğratılır. Nice hayal kırıklığını barındıran bir menzilde, acı, elem ve kederin hep coğrafyadan kaynaklı olduğu anılırken, ortaya çıkan imge bunun hiç de öyle olmadığını göstere gelir, bildirir. Ne hazindir ki hayat mefhumunun korunaklılığı değil yok edilmenin eşiğine taşınmasının alkışlandığı bir kıyametler silsilesi vardır, gerçek kılınandır. Ölümün çaresizliği kadar, kuralların hiç, yok addedildiği, cürmün öncelenirken, ardından çıkagelen şiddet pratiklerinin, nefret hallerini ihtiva eden eylemlerin desteklendiği bir garabetlikler düzlemi güncellenir. Kötülük belirli bir hattın üzerinden sabah akşam, konu her ne olursa olsun aralıksız cerahati kutsamak ve o cürmün var ettiği, çürümeyi güncellemek adına kullanılır. Devlet 2.0 çoktan tükenmiştir bunun devamlılığına iliştirilmek istenen şiddete meyyal pratiklerle dönüştürülmüş, eskiyi bambaşka tezahürlerle güncelleyen bir aklın yepyeni ülkesi var edilir. Müştereklerimiz o yepyeni devlet görüntüsünde açmazlara rehin edilir. Kesinkes hedef kılınır. Düzeneği tam ve eksiksiz yıldırma üzerinden şekillendiren yeni de mutlak teslimiyet imal olunur anbean her yerde. Ekranlardan şen şakrak ülke masalları aksettirilirken cerahatin kuşattığı, cürüm ve kötülüğün sunduğu her şeyi özümsemiş, yıkıcı, ezen ve paramparça bir ülke gerçek olur. Bunun ne o hikayenin temellendiricisi iktidar ve ortakları, sermayesi ve medyası farkındadır, ne de muhalifiz biz diye çıkagelip kayıkçı kavgalarına tutuşanlarla diğer ana akım olagelen cenahlar farkındadır, ne hazin değil mi?
Biyopolitik bir cendere tezahürünün sermayeden nasıl çıkageldiği daha yepyeni henüz iki günlük Rahmi Koç denen müptezel iş insanının var ettiği fıkraymış gülün diye anlattığı o nefret pasajından çıkagelir. Düpedüz yalın bir itham silsilesinde hayatın un ufak edilmesi mevzubahis olunmasın istenir, alayla, aşağılamayla, ceberut bir aklın nefret kodlarıyla vs. Bianet'in haberini aktaralım: Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç’un İzmir Amerikan Hastanesi’nin açılışında anlattığı “Kürt kadın hasta” fıkrası, sosyal medyada yaygınlaşırken tepki toplamaya devam ediyor.
Sosyal medyada paylaşılan video klipte Koç’un, hastaneyi konuklarına gezdirirken aralarında eski AKP'li Başbakan Binali Yıldırım’ın da olduğu protokol mensuplarına anlattığı Kürt kadınını, bedeni, kimliği, cinsiyeti, kültürü üzerinden alaya alan fıkra, Koç'u ve fıkrayı gülerek karşılayan konuklarını eleştiri sağanağı altında bıraktı.
Tepkiler sosyal medyada #RahmiKoçÖzürDile hashtagı altında TT oldu.
İzmir Amerikan Hastanesi'nin açılışı
Tartışma, 5 Haziran 2026’da İzmir Balcova’da hizmete giren Amerikan Hastanesi’nin açılış töreni sırasında kaydedilen görüntülerin sosyal medyada yayılmasıyla başladı. Vehbi Koç Vakfı çatısı altındaki Koç Healthcare’in yeni yatırımı olarak duyurulan hastanenin açılışına Rahmi Koç’un yanı sıra Ali Koç, Semahat Arsel, eski Başbakan Binali Yıldırım, İzmir Valisi Süleyman Elban, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, Balçova Belediye Başkanı Onur Yiğit ve iş dünyasından isimler katıldı. T24’ün aktardığına göre Rahmi Koç, hastanenin 4 yıllık çalışmanın ardından 150 milyon dolarlık yatırımla kurulduğunu söyledi.
Rahmi Koç'un "fıkrası"
Görüntülere yansıyan bölümde Koç’un, “Doktor Kürt kadının derdini dinlemiş. ‘Hanımefendi perdenin arkasına gidin, soyunun’ deyince kadın demiş ki, ‘Doktor Bey, ilk sen soyun’” sözleriyle, başı videoya yansımayan konuşmanın sonunda fıkrayı anlatması izleniyor.
Rûdaw, kaydın paylaşılmasının ardından çok sayıda sosyal medya kullanıcısının fıkrayı “Kürt kadınlarını aşağılayıcı ve incitici” bulduğunu aktardı. Ensonhaber de Koç’un fıkrasının “sosyal medyada tepki topladığını” ve sözlerin hastanenin protokole gezdirilmesi sırasında söylendiğini yazdı.
Tepkiler
Tepkiler, yalnızca fıkra “uygunsuz” bulunduğu için değil, iki düzeyde ayrımcı bir anlatı kurduğu gerekçesiyle de dile getiriliyor: İlk olarak Kürt kadınının doktor-hasta ilişkisi bağlamında kendisinden ne istendiğini anlamayan, “modern” kurum kültüründen habersiz gülünç bir kimlik olarak konumlandırılması; ikincisi, bunun kadın bedeni ve soyunmanın cinsel imaları üzerinden yapılması nedeniyle.
Eleştiriler, olayın kaba bir gaf olarak kalmadığı, Kürtlere yönelik yerleşik aşağılayıcı mizah kalıplarının kadın bedeni üzerinden yeniden üretilmesi olduğu noktasında yoğunlaşıyor.
Mekan ve bağlam tepkinin büyümesine yol açıyor
Rahmi Koç'un "fıkra"sının bir hastane açılışında, hasta mahremiyeti ve sağlık hakkı gibi kavramlarla doğrudan ilgili bir kurumda anlatılması da tepkinin büyümesine neden oldu.
Eleştirilerde, sağlık kurumlarının dil, kimlik, cinsiyet ve sınıf ayrımı yapmadan güven üretmesi gereken yerler olduğu; buna karşılık açılış sırasında Kürt kadınının mahremiyetini mizah nesnesi yapan bir anlatının hastane kurumsal etiğiyle tam bir çatışma oluşturduğu vurgulanıyor.
Öte yandan olayın sınıfsal ve siyasal zemini de başka bir eleştirel çerçeve oluşturuyor. Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından birinin onursal başkanının, devlet ve yerel yönetim protokolünün yer aldığı bir törende anlattığı bu ayrımcı fıkranın kahkahalarla dinlenmesi, “gündelik ayrımcılığın seçkinler arasında doğal bir durum olarak karşılanır hale geldiği" yorumlarına neden oldu. Koç'un fıkrasına gülen ya da sessiz kalan protokol mensupları da tepkilerden paylarını aldı.”
Çürümeye yüz tutan insanlık mefhumu salt kelamla, şakalarla falan anlatılamayacak kadar doğrudan / keskin bir çürümeyi var eder. Kadının metalaştırılmasının yanında ezel ebed düşman bilinen, ne olduğu hep muamma kardeşlik hamurunda bir türlü tam olaraktan var edilemeyen tek çatıya bir gün dahil edilip, öbür gün atılan Kürdün hakkının hukukunun ne olacağı unutturulur. Çürümenin salt yıkımla değil böylesi kelamla, afaki ve zorlama komiklik örüntüsü altından çıkagelen sureti temsilinde hayatın ehveni elden de ol avuçtan da çalınır. Bir asırlık bir şirket olduğunu zikrederken malum Koç grubunun hayat memat mesellerindeki tutumundan, içte yaşayan öteki halklara karşı var ettiği görmeme hallerinden, kuruluşunda gayrimüslim mallarına çöreklenmekten şimdi de iktidarın var ettiği açıklarla halkın birikimini, en önemlisi umutlarını sömürmeye bi düzeneğin sahibi olur. Demokratikleşme iddiasını çoktan bir kenara itmiş menzilde olan biten şeyin tam adı çürümedir, kokuşmadır. Kadınların bildirdiğini de ekleyelim bu raddede: Tevgera Jinen Azad, "Fıkra adı altında üretilen bu söylemler, Kürt kadınlarının yürüttüğü özgürlük mücadelesini ve toplumsal direnişteki öncü rolünü hedef alan egemen zihniyetin bir yansımasıdır" değerlendirmesinde bulundu. Açıklamada, Kürt kadın hareketinin "Jin Jiyan Azadî" felsefesiyle dünya çapında kadınlara ilham verdiği belirtilerek, her türlü cinsiyetçi ve tekçi anlayışa karşı mücadele edildiği vurgulandı. https://bianet.org/haber/tja-rahmi-koc-u-ozur-dilemeye-cagirdi-320264
“Herhangi bir kimliği hedef alma niyeti taşımadığım sözlerim için içtenlikle özür diliyorum. Üzüntümü samimiyetle paylaşmak isterim.” Bu kadarcık cümleyle o kahkahalarla geçiştirilen nefret alt edilebilir mi? Rahmi Koç, ülkedeki belki de üçüncü en büyük muhalif kesim olarak bildirilen çok parçalı ırkçı yapının, bütünüyle çoluk çocuktan koskoca insanlara kurduğu Kürd klişesine yaptığı bu son ek, basitçe bir özürle geçersiz kılınabilir mi? Nefret, kin ve şiddetle, bunları var eden dili önemseyerek hiçbir zaman alt etmeden sahip çıkarak bir menzil delik deşik edenlerin ekmeğine kaç kez yağ sürülecektir ki! Toplumsal tarihi, belleksel yapısında, Ermeni, Rum, Süryani, Pontos, Nasturi, Keldani, Arap Hristiyanlara karşı ayrımcılıktan soykırım tahayyüllerine ulaşmış bir menzil yine dönüp dolaşıp bir asırdır mücadele ettiği, alt etmeye çalıştığı Kürde sınırlarını çiziyor, bu haller o özür cümlesiyle kendi kendini ele veriyor. Tam da bu yüzden, o açılış seremonilerindeki şen şakrak kahkahaların, protokol neşesinin ve kurumsal makyajların arkasında nelerin törpülendiğini, kimlerin sesinin sökülüp alındığını bıkmadan sormak zorundayız. Sesli Meram’ın meseli tam olarak buradadır: Herkesin unutturmaya çalıştığı o eksik bırakılmış yerleri, ulu ortayken hala sırg gibi saklandığı bildirilen tüm o muktedir cürümlerini arayıp bulmak ve görünür kılmaktır. Çünkü biliyoruz; o salonlarda atılan her kahkaha, bu coğrafyanın duyulmayan bir çığlığını örtbas etmek içindir. Biz o çığlığı duymaya, o meramı eksiksiz söylemeye devam edeceğiz. Bu çürümenin ortasında başka türlü nasıl hayat var edilebilir ki yoksa? Asırdır sürgit devam olunan ayrıştırma, nefrete yem etme, suskunlaştırma, sindirme ve sonunda asimile etmelerle devam diyen bir menzilde hayat tek renk, tek ton, simsiyah kılınabilecekken, yine, yeniden... sorgular mıydınız...
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2026
Görsel: Kaynakça – Hukuk Politik
Meramda Paylaşılan Haber
Rahmi Koç'un Ayrımcı "Kürt Kadın Hasta" Fıkrasına Yaygın Tepki - Bianet
https://bianet.org/haber/rahmi-koc-un-ayrimci-kurt-kadin-hasta-fikrasina-yaygin-tepki-320262
Zamanın Cerahati: Şeyh Maksud'dan İstanbul'a Çalınan Hayatlar
Sanılanın ötesindeki bir hızla tarumar ediliyor her şey. Zaman mefhumu dönüştürülürken, elden, avuçtan kayıp giden salt bir süre değil, aynı zamanda gelenekler ve alışkanlıkların ta kendisi olduğu göz ardu olunsun isteniyor. Bunlara ilaveten kullanışlı addedilen kötüyü diriltme çabaları, duraksamadan imal olunan şiddet pratiklerinin, nefret söyleminin, tümü ırkçı hezeyanların paralelinde, asıl ezilenin sıradan insanlar olduğu göz ardı ediliyor. Bir biçimde hızlıca şu an şimdi yağmalanıyor. Tahayyüller, pratikler, deneyimler alt üst edilip durulurken varılan odak bu tatsız, yara berelerle donatılmış güncellik bir “başarı hikayesi” diye takdim olunuyor. Genel geçer değil doğrudan yıkım bir icraata dönüştürülüyor. Her dem yenilenen, her gün kati bir biçimde dönüştürülen yeni ülke vurgusunda ne haklarımız ne hukukumuz ne hürriyetimiz ne de demokrasimiz diye bir mevzu / mesel bıraktırılıyor iş bu güncellikte. Dönüşüm enikonu hızlandırılırken cerahate rehin, cürümlerin döl yatağı kılınmış cehennemi bi saha yurttur diye bildiriliyor.
Henüz on / on bir / on iki günü geçmiş olagelen bir yeni yıl tahayyülünün heder edilmesi sürecine tanık yazılmamız da bu mesele dahil olunabilir. Birbiri peşi sıra çıkagelen aleni, ulu orta var edilmiş cürümlere arka çıkılan bir menzildeki herkesi fuhuş, uyuşturucu, silah kaçakçılığı, kara para aklama operasyonları, bahis / şike soruşturmaları gümbürtüsünde bir biçimde oyalarken, sıradan insanların hayat haklarının tarumar edilmesi son sürat belli ve bariz bir hışımla var edilir. El / yol / izin verilmiş kendilerine statü sağlanmış olduğunu bildirilen kesimlerin artık zıvanadan çıkmış hallerinin ifşa edildiği, birinin altına yatanın, bir diğerine bilgisini uçurduğu, uyuşturucunun inisiyatif alınarak kendisi için değil tamamen açık kaynak bir yozlaşma adına elden ele gezdirilip, özendirildiği, bizim hayatın sınırları belirli denilirken kimin kimle ne ticareti eylediğinin artık muallak kılındığı bariz bir ucubeler meydan muharebesi var edilir. Yataklardan gizli odalara, televizyon sahnesi, podyumundan yüksek duvarların çevrelediği korunaklı yapılarda dönen oyunlara, al gülüm ver gülümlerle birlikte bir döngü var edilir. Zaman heder edilirken, sınırlı kaynakları ile devletin beslenmesini var eden insanların gözlerine baka baka devlet öyle değil, millet hiç öyle değil böyle soyulur diye arzı endam eylenir. Ahlakçılık, doğruluk ve dürüstlük dersleri verilirken, dibine kadar çıkan çivisiyle yeni dünya / ülke düzeninin nasıl imal edildiği artık gizli değil ulu orta göstere anlata var edilir. Ucubeliktir yeni ülkenin istikameti, hal ve ahvali...
Bianet’ten bambaşka bir bağlama uzanalım. Zaman mefhumu tümden çürütülürken, daim bir biçimde kendi yıkıcılığını, bozgunculuğunu yaşanan kaosu örtbas etmek için akla seza olagelen her türden fenalığı var eden bir devletin eylediklerini görmek mümkün olacaktır! Suriye’nin ikinci büyük kenti Halep’in kuzeyinde yer alan Kürt mahallelerindeki çatışmalar beşinci gününde sürüyor.
Londra merkezli muhalif Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) verilerine göre, 6 Ocak'tan bu yana düzenlenen saldırılarda altısı çocuk olmak üzere 37 sivil hayatını kaybetti, en az 64 kişi yaralandı ve on binlerce insan zorla yerinden edildi.
Geçici hükümete bağlı güçler, Eşrefiye ve Beni Zeyd mahallelerini ele geçirmelerinin ardından dün (9 Ocak) gece saatlerinden itibaren Şeyh Maksud Mahallesi’ne yönelik geniş çaplı bombardıman ve kara saldırıları başlattı.
Geçici hükümete bağlı güçler ile Kürt güçleri arasındaki meskûn mahal çatışmaları sabah saatlerine kadar devam etti; ancak Suriye resmî haber ajansı SANA’nın ordu yetkililerine dayandırdığı habere göre, “tüm askerî operasyonlar bugün saat 15.00 itibarıyla durduruldu.”
Şeyh Maksud İç Güvenlik Güçleri (Asayiş) ise Şam’ın açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını ve çatışmaların sürdüğünü açıkladı.
“Hastanede güçlerimize ait herhangi bir unsur bulunmamaktadır”
Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere göre, mahalledeki Halid Fecr Hastanesi’nde mahsur kalan başta çocuklar ve kadınlar olmak üzere sivillerin güvenliğine dikkat çekilen açıklamada şöyle dendi:
“Şam yönetimine bağlı yetkililer, Şêx Meqsûd’da ateşkes ilan edildiğini iddia etmekte ve Xalid el-Fecr Hastanesi’nde silahlı güçlerimizin bulunduğunu öne sürmektedir. Bu iki iddia da gerçeği yansıtmamakta ve tamamen asılsızdır. Sahada, güçlerimiz ile silahlı çeteler arasındaki çatışmalar devam etmektedir. Çeteler, tüm güçleriyle ve Bayraktar tipi insansız hava araçlarının desteğiyle saldırılarını sürdürürken, güçlerimiz de mahallelerini fedakârca savunmaya devam etmektedir.
“Daha önce yayımladığımız açıklamada da açıkça ifade ettiğimiz gibi, hastanede güçlerimize ait herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Hastanede bulunanların tamamı sivillerden, yaralılardan, kadınlardan ve çocuklardan oluşmaktadır. Tarafsız insan hakları kurumlarını bir kez daha hastaneye giderek yerinde inceleme yapmaya ve gerçeği bizzat belgelemeye çağırıyoruz. Çetelerin bu yöndeki açıklamaları, hastanede gerçekleştirilmek istenen olası bir katliamı meşrulaştırma amacını taşımaktadır.”
TTB’den açıklama
Halid Fecr Hastanesi ile açıklama yapan Türk Tabipleri Birliği (TTB) de Aralık 2024’ten itibaren yönetimi devralan Heyet-i Tahrir’uş Şam (HTŞ) ve ona bağlı grupların, çatışmaları durdurmak yerine ülkedeki şiddeti artırdığını belirtti.
“Türk Tabipleri Birliği olarak bir kez daha vurguluyoruz: Savaş bir halk sağlığı sorunudur,” diyen TTB’nin açıklaması kısaca şöyle:
“Suriye’de yaşanan gelişmeler, halihazırda kırılgan olan sağlık sistemlerini daha da işlevsiz hale getirmekte; hastaneler, sağlık çalışanları ve ambulans hizmetleri ciddi risk altına girmektedir. Sağlık hizmetlerine erişimin engellenmesi, uluslararası insancıl hukukun açık ihlalidir.
Türk Tabipleri Birliği olarak;
Sivillerin, sağlık kuruluşlarının ve sağlık emekçilerinin derhal ve koşulsuz korunmasını,
Sağlık hizmetlerinin tarafsız, kesintisiz ve güvenli biçimde sunulmasının güvence altına alınmasını,
Tüm tarafların uluslararası insancıl hukuka ve Cenevre Sözleşmeleri’ne uymasını,
Çatışmaların derinleşmesine yol açacak askeri adımların durdurulmasını,
Diplomatik ve barışçıl çözüm yollarının ivedilikle devreye sokulmasını ve başta Türkiye olmak üzere, Birleşmiş Milletler ve uluslararası kamuoyu ve tüm ülkelerin bu çözüm yollarına olumlu katkıda bulunmasını talep ediyoruz.
Hekimler olarak bizler, nerede yaşarsa yaşasın, her insanın yaşam hakkını savunmayı mesleki ve etik bir sorumluluk olarak görüyoruz. Sınırlar ötesinde yaşanan acılar karşısında sessiz kalmayacağız. Bir kez daha ifade ediyoruz: Savaş değil barış, ölüm değil yaşam, yıkım değil sağlık istiyoruz. Türk Tabipleri Birliği, yaşamdan ve barıştan yana tutumunu kararlılıkla sürdürmeye devam edecektir.”
Sadece tek bir bağlamda ve sonrasında yaratılan / yaşatılanlarda dahi zaman mefhumunun her nasıl incelikle hacamat edildiği görünür. Kürdün yaşam hakkını ihlal eden, bununla bir menzili dönüştürmeye gayret eden iktidarın bir yanda barış pratiğine dair eylemlerini devam ettirdiği rivayet olunurken, öte yandan yıkıma devam kararlılığı başkaca nasıl olur, nasıl okunabilir? Halep’te üç mahallede cereyan eden o tacizin arkasında duran bir devletin var edebileceği barış meçhul değil midir? İnsanların sokaklarından, evlerinden sürüldüğü, henüz on altısındaki Deniz Çiya’nın evini savunduğu için katledildiği, bir binadan naaşının yere çalındığı görsele oh olsun çekilebilen / çektirilen bir yerde hangi zaman yaralara merhem olabilir ki her nasıl?
Kürd ve ezilen tüm halkların birlikteliğiyle yaşama geçirilen Rojava tahayyülü, birlikte ve beraberindeki direniş yapılanmasının terörizm ile eşleştirildiği / bildirildiği bir zeminde kim hakikatten bahis açacaktır her nasıl? Dışişleri koltuğunda oturan zattan, mecliste daha dün, önceki seçimde iktidara stepne olagelmiş bir ırkçı partinin hezeyanları, salya saçarak var ettiği kine, nefrete, medyasından sokağına savunulagelen ötekisini hakir görme istemi ve inadına bunca zaman heder edildikten sonra bir kere daha mı o karanlığa teşne olunacaktır! Oysa ne sınırların ötesinde naaşı yere çalınan çocuğun feryadı yabancıdır bize, ne de burada hayatı çalınan sıradan insanın sessiz çığlığı. İktidarların beka dediği o kanlı sofrada, aslında hepimizin ortak geleceği, insan kalabilme onurumuz servis ediliyor. Bugün Şeyh Maksud’da bombalanan sadece bir mahalle değil; insanın insana duyduğu kadim merhamet, bir arada yaşama iradesidir. Devamı gelsin diye çabalara düşülen şey yeniden yoksul kırımıdır. Cerahat her yeri sarmış olabilir; ancak bu çürümeye karşı elimizde kalan tek kale, birinin acısını diğerinin kalbinde hissettiği o sınırsız, bayraksız ve tertemiz insani vicdandır. Çünkü biliyoruz ki; bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için bir tehdittir ve bizler, ölümün kutsandığı bu çağda, inatla yaşamı ve birbirimizi savunmaya devam edeceğiz. Var mısınız, oralarda mısınız, duyuyor musunuz.
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2025
Görsel: Ghaith Alsayed - AP - The Guardian
Meramda Paylaşılan Haber
Şeyh Maksud İç Güvenlik Güçleri: Ateşkes İddiası Asılsız - Bianet https://bianet.org/haber/seyh-maksud-ic-guvenlik-gucleri-ateskes-iddiasi-asilsiz-315464
Ev Meseli
İnsan olma hal ve tahayyülünün hiçe sayıldığı bir kuşatma güncesinde, yaşama erdeminin yok edilmesinin en kestirmeden tanıklığını yapıyoruz. Hiçbir şeyin yolunda gitmediği, her anın denetim, gözetim ve tahakküm şablonu içerisinde zehirlendiği bir düzlemde, insanın erdemi, yolu, aklı ve fikrinin de tastamam yerle bir edilmesini görüyoruz, yaşıyoruz. Ya tahakkümle ya akla tehditle, ya hile hurdayla ya da gerçekliğinden hiç emin olmadan linç tahayyülleriyle birlikte mutlak ve doğrudan suskunluk vaaz ediliyor. Hizanızda durun, aman sakın oynamayın bildiriliyor. Gelip geçici olmayan bir cerahatin her güne içkin kılınan nefret / ayrımcılık ve biyopolitik hamlelerle birlikte o insani olanın yolu da izi de tastamam siliniyor. Açık ve aleni bir teslimiyet naklediliyor. Naklen yayınlanan talimatlar onların peşi sıra çıkagelen tahakküm halleri, yersiz, nedensiz değil her dem hesaplanmış, hesabı kitabı edilmiş olagelen duruş çizgileri, kastlara göre dizilimler hangi olaya ne gibi bir tepki verilebileceğinin sınırlarıyla birlikte yaşamak olanaksız kılınıyor. Yaşayabilmek bir biçimde hür ve özgürlük içerisinde.
Devletlinin ve kurmaylarının yol verdiği her hamleyle olasılıksız ilan edilmiş her şeyin her an yeniden var edilebildiği, birebir hayata geçirilebildiği bir zemin söz konusu edilir. Irkçılığın bir normatif kılındığı zeminde en kıdemli profesörlerden kendi alanında önder olagelen fikir sahibi, kanaat bildiricilerin ta kendisine, ekran sureti temsillerinden sokakta tam da dibinizde bitiveren tiplemelerin suna geldiği karakterlerin savlarına birbiriyle artık iç içe geçmiş olagelen bir nefret şekillendirilir. Ekmek bulamıyorlarsa birbirilerini alenen, tastamam yesinler bahsi bir kere daha canlandırılır. Ekonomik cenderenin boyunduruğunu bir kere yaşayaduran insanın varabileceği alanın, iş, ev ve çevresi arasında sınırlı kılındığı bir yerde mutlak fecaat, yandım aman feryatları değil, buna neden olan düzen değil daimi bir halde öteki kılınanlar nefretle yad edilir. Sorunları var edenler onlar olmasa da hiddetli bir hedef alma hamlesiyle, herkesin ortasında suçlu kılınarak bir memleket dönüştürülür. O akımla birlikte daha geçtiğimiz haftanın mesellerinden olagelen Kürd nefreti 1915’i bir kere daha yaparız, taş üstünde taş baş üstünde baş bırakmayız yollu tahayyüllerin açığa çıkmasını var eder. İnsanlığı terk edenler eliyle milyonlarca insanın köklerinden edildiği bir sahnenin yeniden bu defasında gayrimüslim de değil Kürd halkı için kullanıla gelmesi tahayyül olunur. Holokost nasıl bir suç tahayyülü olarak kataloglanmış ise onda yıllar önce var edilmiş olagelen bölgesel yıkıcılık, kitlesel imha olagelen ve bu ülkenin çoraklık içerisinde kalmasına neden olan Soykırım salt bir kimliğin meselesi değil bu sahanın ortak utancı olarak var olmaya devam eder. Bütünüyle o nefret, alt kimlik, dışlanmışlara, böyle bildirilenlere hiddetle birlikte o döngü yeniden kurulmak istenir. Barışmaktan onca bahis açılırken, bir şeylerin artık dönüştüğü zikredilirken, katliamcılığı kutsamak da insani olanı terk etmek değil midir?
Yaşama gösterilmeyen saygı, etnik ya da inançsal ya da kimliğinin ta kendisini var eden o öteki kümelerden birisi olagelen insana hayatı dar eder. Burası Türkiye’dir yok öyle! Bir yanıyla barışın inşa edildiğine dair umutlanması reçete edilen bir menzilde artık gözle görülür / hissen var olduğu anlaşılabilir bir nefret projeksiyonu ile hayatın anlamı da birlikte var edilmesinin mefhumu da, gerçekliği de talan olunur. Cerahat bir biçimde açık ve aleni kabullenilirken yol verilmiş olanların suna geldikleri argümanlarla birlikte hayat mefhumu kökünden zehirlenir. Sokağa dönülüp bakıldığında oralarda var edilmiş olan bir biçimde kanıksanması salık verilen nefret kendi kimliğinden olanın da canına mal olabilen bir cerahati imal eder. Sokaklarda çocuklara işkence edilen, parkta oynarken bir anda durup dururken saldırılabilen, evde otururken balkonda bir anda çiftesiyle arzı endam eyleyebilen ya da gecenin bir yarısında gürültü yapılmasına izin vermeyenleri ölüm ile tehdit edebilme gibi varyasyonlarla çıkagelir. Cerahat güncellenirken hiddet de kadını, çocuğu, kendisine benzememiş, tanımadığı ötekisinin hayatında izler çıkartmayı mümkün kılar. Bu hallerle mi bir yarının inşası mümkün olacaktır. Birbirinin gırtlağına açık bir biçimde çöken ülkenin gerçekliğinde hayatın anlamı, yaşama ediminin kapsamı, insanlığın meseli her ne olacaktır, acı bir tecrübeden gayrı.
Rudaw’dan aktaralım: “Şemdinlili tanınmış din alimi ve kanaat önderi Mela Silêman Sebrî (Süleyman Sabri Mavi) hayatını kaybeden bir PKK’linin cenaze namazını kıldırdığı, Kürtçe hutbe okuduğu gerekçeleriyle bir yıl tutuklu kaldığı Elazığ Cezaevi’nden tahliye edildi.
Hasta ve bitkin olan Mela Silêman Sebrî yakınları tarafından cezaevinden alındı.
Ev hapsine alındı
Nüfus cüzdanındaki yaşı 75 olan ancak gerçek yaşının 86 olduğu belirtilen Mela Silêman Sebrî’nin Yüksekova'daki evine götürüldüğü öğrenildi. 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen Sebrî'nin ev hapsinde tutulacağı belirtiliyor.
Sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilen Mela Silêman Sebrî, Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde Yargıtay'ın 8 yıl 9 aylık cezasını onaması üzerine 2024 yılında gözaltına alındığı sırada kalp krizi geçirmişti.
Mela Silêman Sebrî, taburcu olduktan sonra Van Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne götürmüştü.
Sebrî'nin adı “KCK Yüksekova Davası”nda geçiyordu.
Yargıtay KCK Yüksekova davasında 24 siyasetçiye verilen hapis cezalarını onaylamıştı.
Mela Silêman Sebrî'nin sivil cuma namazı kıldırdığı ve Kürtçe hutbe verdiği belirtiliyordu. Aynı davada 24 kişiye hapis cezası verilmiş ve bu cezalar da Yargıtay tarafından onarmıştı.
Ceza alanlar arasında yerine kayyım atanan dönemin Yüksekova Belediye Eş Başkanı Remziye Yaşar da bulunuyordu.”
Mela Silêman Sebrî, insanlık mefhumunun yitirilmesinde nasıl eşikler aşıldığının da açık bir örneğini teşkil eder. Ol insanın canının ehemmiyetini bir kenara iterek, bir cenaze, bir vaaz, bir dini seremoninin icrasından terör propagandasının var edilebildiği zeminin kısa, kestirmeden utanç dolu sureti karşımıza çıkar. Kırk sekiz yıllık bir kanlı mazinin ardından insanların / Bakur Kürdistan’ı ile Türkiye’nin geri kalanında sahiden de nefes alabilecekleri bir hayatın imaline geçit verilmesin de nasıl olursa olsun denilerek aralıksız saldırılarla hayat tarumar edilir. Tutsak edilmiş hayatların, göz dağlarıyla var edilmiş, ima ya da isimsiz ifşalarla hayatların karartıldığı daha geçtiğimiz hafta en az iki eski tutsağın daha hayatının çalındığı bir zeminde, gerçek yaşı 86 olan bir insana var edilenler ol Kürd nefretinin kaçıncı basamağıdır. Daha kaç can hayatının ucuna kadar sınanarak, masumiyet karinesi hiç edilerek, belirli belirsiz bir süreliğine tutsak kılınıp salınacaktır, burada.
İnsan olma hal ve gidişatının yerle bir edildiği bir zeminde yaşamın biricikliğini artık hiç kimselerin sorgulamadığı bir araftayız bu kesin bilgi. Donatılmış olagelen nefret dilinin, hiç bitimsiz kötülük şablonlarının ortasında insanın erdemini, bir ve beraberce hayatı bina edebileceği gerçekliğinden günbegün daha uzaklara gidişatımız kesintisiz kılınıyor. Bir yol, bir hat açmak bir yana yarın eşiğinden gireceğimiz Dünya Barış gününün arifesinde iş bu sahada kansız, bir yıkıcılık tezgahta işlenmeye devam olunuyor. Barış sürecinin salt silahlı külahlı bir mefhum / mesel değil aynı zamanda asırdır sürdürüle duran bir inkarın, imha politikalarının da bir biçimde nihayetlendirilmesi olduğu şimdi daha açık değil midir? Mezopotamya halklarının, Türkiye’nin kalanıyla kurabileceği bağların, birbirinin tamamlayıcısı olagelen yaşamdaki imece tahayyüllerin karşısında derli toplu bir birlikteliğin önüne daha kaç set çekilecektir? Alt katmanlar, ötekiler, dışlanmışlar, buralı sayılmayan insanların hayatlarına düşürülen gölgeler o evi yaşanmaz kılmaktayken hala nefrete, hala şiddete, hala kötülüğe bel bağlamanın bir geleceği, doğru, olumlanabilir bir yarını var etmeyeceği muhakkak değil midir, düşünür müydünüz? Kötülük, ırkçılık, tam kapasite nefretle bu evin tek sahibi olduğunu varsayanlara da bir ülke konulmadığını, hiç bırakılmadığını artık anlıyor musunuz?
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2025
Görsel: Sertaç KAYAR – Reuters
Meramda Paylaşılan Haber
Bir Yıl Cezaevinde Tutulan Din Alimi 86 Yaşındaki Mela Silêman Sebrî Tahliye Edildi - Rudaw https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/turkey/3008202517