Hacamat Edilen Hayatlar: Daha Nereye Kadar?
Unutulan geçmiş, geleceğin iş bu şimdisinde her dem yeniden var edilir. Sosyal politikaya dair hiçbir veçhenin tam anlamıyla varlığını muhafaza edemediği, demokrasi kavramının tam anlamıyla muğlak kılınmaya devam olunduğu yerde o geçmiş bugünün de hızarıdır. Bugünün de temelden tarumar edilmesinin aracısıdır. Vahamet içerisinde, daimi bir biçimde korkunun galebe çalındığı her dem bir koşturmaca dahilindeyken ayrımcılığın ve ırkçılığın baş verdiği sahnede olan biten her şey sıradana karşıtlıktır. Bunun devamının sağlama alındığı yer bir ülke profilini çoktan ziyan edendir. Geleceksizlik bir istikametin ta kendisi kılınırken dünü var eden kuşatma hallerinin yolunda yeknesak bir mahvın cenderesi güncellene gelendir. Hiçlik, yozluk, yoksulluk. Ceberut devlet aklının tezahürü olagelen aralıksız şiddetle var edilir. Unutturulan o geçmişin bu şimdi içinde var edilmesi, yeniden binasının yolu, bütün bu gözdağı mefhumunun savunulmasıyla söz konusu olur her anlamda. Binbir türlü siyasi pandomima var edilirken yaşam akdi cerahatle boğuntuya konulur. Ne eksik, ne fazla biyopolitik bir dehlizdir imal edilen.
Gündelik yaşamın cerahatle terbiye edilmesinin yolu geçtiğimiz uzun tatil güncesindeki o insanların feveran ettiği pratiklerden karşımıza çıkartılır. Bir tabağa güç bela yer bulan bir tatlının dört yüz, bir bardak çayın seksen ile yüz lira arasında belirlendiği, dört kişilik yeme içmenin bir asgari ücretin yarısına tekabül ettiği, bir ayakkabı ile günübirlik bir gezi programının aynı kılındığı bir yerde, dünün güdümünde kalakalmış olan yıkıcılık her yeri kuşatır. Cebe girenle, cepten çıkması elzem olanın arasındaki uçurum kesintisiz kılınırken aralıksız borca, her dem harca / bedele / diyete çalışan milyonlarca insanın, on milyon kadar insanın görece refah içerisinde gününü gün eyledikleri bir ülke hikayesi anlatılırken hakikat iç kıyıcıdır. Yetersizlik, sokaklarında kendi kendilerine hesap kitap yaparken bulan milyonlarca insan. Derin bir telaşenin ortasında Marmaray’ından, metro, otobüsüne her yerde, her şekilde içinden çıkılamayan bir garabetliği aşma çabaları. Suratlar ekşimsi, akıllar durgun, yarının ne getireceğinin endişesinin aralıksız sınamasında yarın nasıl halin bizi beklediğinin ayırtına varılan eşikler. Her şeyin sorun kılındığı, her anın bir evveli aşa duran, öteleyen, ötesine geçen bir deneme tahtasındaki menzilde ucuz hamleler, kayıkçı kavgalarının kıyısında gerçek bir var olma mücadelesi. Her şey kayıt altında, daha ötesi yok.
Tümüyle bir girdap halini almış ekonomik buhranın yanında artık vakayı adiye bilinen o siyasetin kepazelik dolu sahnesindeki birbirini eyleyenlerin hilkat garibesi hallerinden de istikametin nasıl da dünden devşirilmeye çabalandığı ortaya çıkar. Dünün seçimini aleni bir biçimde armağan edilmesinin müsebbibi olagelen bir temsilin kayyım olarak ülkenin ana muhalefetinin başına çöreklendiği bir zeminde, hak gasplarının, o cepten çalınanların paralelinde nasıl var edildiğinin şeceresi zaten yıkımı bildirendir. Duraksamayan burjuva siyasetinin, gündelik yaşam hakkını tesis etmeye çabalayan, kendi yağında kavrulmaya bir biçimde devam olanlara dayattığı bedel / diyetin yanında, herkesin umudunun bir anda çarçur edilmesine vesile kılınan o mutlak butlan, kayyım akımının yeniden sahneye zuhur etmesinin ardından çıkagelen her enstantane meseli de özetler. Sıradan insan bir başınadır vesselam. Seksen altı milyonluk bir hikaye anlatılırken dımdızlak yüzde onu geçmeyen bir toplamın karşısında ezilmeye devam olunan yüzde doksanın hayatının un ufak edilmesi salt makamlardaki değişimlerle değil, böylesine paldır küldür seçmen, sandık, oy ve irade beyanlarının alt edilmesindeki acelecilikle çıkagelir. Hiçbir şeyimiz doğru değil, bırakılmaz ki dediğinizi duyar gibiyiz, iyi de daha nereye kadar hacamat edilecek hayatta duruşlarımız, benliğimiz, aklımız. Ötekilerin elinden çalınan hak, hukuk, adalet kavramlarının bu toprakların insanına dai sahibiyiz buraların diyenlerin de dahil, hiçbir biçimde rast getirilmediği şu yerde, bunca badire, bu afaki yıkım sarmalı sizlerden de çok şeyi en başta da geleceğinizi çalmıyor mu, düşünmüyor musunuz? 300 bin liralık gecelik konaklamanın var edildiği lüks otel gösterilerinin, İstanbul’u ziyarete geldiğini zikredip yediğini içtiğini, bir de bol sıfırlı harcamalarından kesitleri paylaşanlar bir kenarda kuru simit, bir bardak çayla günü geçirip, bedava edildiği için Adaları görmeye çalışan ezilenlerin arasındaki uçurumun sorgusuna düşüyor musunuz, bu hallerle büyük ülke masalları anlatılsa ne olur, her gün bir evveli aşan katran karanlığının kılındıktan sonra!
Sevim Saylam’ın Evrensel Gazetesindeki haberine bağlanalım: “Ödenmeyen ücretleri, ücretsiz izin hakları ve tazminatları için aylardır mücadele eden Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik işçileri yarın saat 12.00’ye kadar tüm geçmiş ücretleri ve tazminatları ödenmezse yeniden Ankara’da holding binası önüne yürüyecek. Haklarını ödemeyen patronun yeni ruhsatla ödüllendirmesine öfkeli olan işçiler, “Devlete ve bakanlara da güvenimiz kalmadı” dedi.
Günlerdir Beypazarı’nda bekleyişlerini sürdüren işçilerle bir araya geldik. “Biz biliyorduk bunların sözüne güven olmayacağını” diyerek söze başlayan bir işçi, “Sendikadaki başkanlarımıza da söyledik. Ama üç tane bakanlık garantör oldu, devlet söz veriyorsa güvenmek zorundaydık. Sebahattin Yıldız bakanlıklardan üstün demek ki! Biz bunu anlıyoruz. Bir işçinin alacağını ödetemeyen bakanlıkların bize verdiği garantinin ne anlamı kaldı? Top artık bizden çıktı. Muhatabımız bakanlıklar oldu” diyerek tepkisini dile getirdi.
"Bayramda ailemizin yanına gidemedik"
İşçilerin en büyük tepkilerinden biri de bayram öncesinde verilen sözlerin tutulmamasına... Birçok arkadaşının ödemesi yapılmadığı için memleketine dahi gidemediğini anlatan bir işçi, “Biz yine umudumuzu kaybetmemiştik. Bayrama kadar bekledik. Şirket tarafından pazartesi, salı ödeme yapılacak dendi. Bankalar açılınca paralar yatacak dendi, ama hiçbir ödeme yapılmadı. Arkadaşlarımızın çoğu gurbetçi. Çorum’dan, Karabük’ten gelenler var. Bayramda ailesinin yanına gidemedik, kurban kesemedik, çocuklarımızın yüzüne bakamadık çoğumuz” diye konuştu.
"Patronu yeni ruhsatla ödüllendirdiler"
Kendilerine verilen sözlerin tutulmamasının ciddi bir güven sorunu yarattığını ifade eden bir diğer işçi “Bu saatten sonra ne Bakan'a ne Cumhurbaşkanı'na güveniriz. Çünkü verilen sözler tutulmadı. İnsan bir kere kandırılır. Biz artık parayı hesabımızda görmeden hiçbir söze inanmıyoruz” dedi.
İşçilerin en çok tepki gösterdiği konulardan biri de şirket hakkında yaptırımların hayata geçirilmemesi ve yeni ruhsat verilmesi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın “Bu şirkete ruhsat vermeyeceğiz” açıklamasını hatırlatan işçiler, “Madem gerçekten yaptırım uygulanacaktı, neden yeni ruhsat verildi? Bu durum bizde, işçilerin haklarını ödemeyen bir şirketin cezalandırılmak yerine ödüllendirildiği düşüncesini yaratıyor” diye konuştu.
Erdoğan “Sorunlar çözüldü” demişti
İşçiler, süreç boyunca yapılan resmi açıklamalarla yaşadıkları gerçeklik arasındaki çelişkiye de dikkat çekti. Bir işçi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “İşçi kardeşlerimizin hakkının yenilmesine rıza göstermedik. İşte en son bir firmadan alacaklarını tahsil edemedikleri için eylem yapan madenci kardeşlerimizin sorunlarının çözülmesini sağladık. Biz işçinin emekçinin çalışanların aleyhine hiçbir adım atmayız” açıklamasını hatırlatarak, “Sayın Cumhurbaşkanımıza yanlış bilgi verilmiş olmalı. Eğer gerçekten ödendiği söylendiyse bunu söyleyenler çıkıp gerçeği anlatmalı. Biz hâlâ bekliyoruz” dedi.
Bir diğer işçi de “Dün çok cüzi bir rakam yatırdılar. Çerez parası gibi bir şey. Benim sadece ücretsiz izinlerden kaynaklı yüzlerce günlük alacağım var. Tazminatlar, ücretler ve diğer haklarla birlikte milyonları bulan alacağım söz konusu. Ama yatırılan para bunların yanında hiçbir şey” diye ekledi.
"Devlete güvenmeyeceğiz de kime güveneceğiz diye düşündük"
İşçiler, önceki eylemlerini sonlandırarak memleketlerine dönmelerinin de hata olduğunu düşünüyor: “Çok pişmanız. Keşke dönmeseydik. Keşke 1 Mayıs’ta da Ankara’da kalıp mücadeleye devam etseydik. Ama devlet bize kefil oldu. Devlete güvenmeyeceğiz de kime güveneceğiz diye düşündük. Bugün geldiğimiz noktada keşke dönmeseydik diyoruz.”
Polis kuşatması etrafında mücadelelerini sürdüren işçiler, hak arama mücadelelerinin engellenmeye çalışıldığını belirterek, “Bizi burada durdurdular. Ankara’ya gitmemize izin vermiyorlar. Hak aramak suçsa en büyük suçlu biziz. Biz suç işlemiyoruz, taşkınlık yapmıyoruz. Neden hakkını arayan işçilerin yolu kapatılıyor? Neden yolsuzluk yapanların, işçinin hakkını yiyenlerin önü açılıyor? Biz bunun cevabını istiyoruz” diye seslendi.
"Bu ülkede işçiye her şey yasak"
Öfkenin hakim olduğu ortamda bir diğer işçi de “Bu ülkede adalet yok, güven yok. Bırakın ay sonunu, günün sonunu nasıl getireceğimizi bilmiyoruz. Devlete saygımız vardı. Büyüklerimiz söz verirse yerine getirir diye düşünürdük. Ama o güven çok sarsıldı. İşçiye her şey yasak. Hakkını istemek bile yasak. Ama zengine, holdinge yasak yok! Sebahattin Yıldız bizim hakkımızı yedi. Eğer bu suçsa neden bunun karşılığı yok? Neden yasalar işçiye işliyor da patronlara işlemiyor” ifadelerini kullandı.”
Unutulan geçmiş, geleceğin iş bu şimdisinde her dem yeniden var edilir. Müştereken direniş tahayyülünün çoktandır kenara terk edildiği, Haziran direnişlerinin unutturulup, genel grev baskısının kenara ayıklandığı, her seçim / zam dayatması sonrasında çıkan o mücadele edelim, müzakere değil baskısının hiçe yazıldığı bir zeminde, bir adet patrona kurban edilmek istenen insanların hikayesi o geçmişin her nasıl biçimlendirildiğini de göstere gelir. Devletin itaat etsinler, sermayenin tam teşekküllü teslim olsunlar diyerek var ettiği çıkmazlara mahkum edilmiş, eline kan oturmuş patronaj için üç otuz kuruşluk olan alın terinin yok addedildiği, henüz verilmediği bir zeminde mutlakiyet yıkımındır, ötesi değil. Beypazarı çıkışında bir işçinin söyledikleri zaten olan bitenin de özetidir bir yandan da. “Sebahattin Yıldız'ın bizi kandırmasına alışmıştık ama bakanlar da kandırıyormuş. Biz bakanlara inandık, onların sözüne güvenip geri döndük. Ama herkes koltuğunun derdindeymiş. Biz alacaklarımızı alana kadar mücadeleye devam edeceğiz. Perşembe günü saat 12'de buradan yürüyeceğiz.” İyi de daha nereye kadar bu hengame, bütünüyle gümbürtü içinde heder edilecektir yaşamlar. Doğrudan var edilmiş olagelen tüm tehdit mekanizmaları, bugün mavi yakalı, yarın beyaz yakalı, beriki gün emekli birkaç gün sonra bir başka kesimi, sınıfı zorlayacakken, daha hangi seviyeye kadar insanlık sınanacaktır ki, sahiden? Çünkü biliyoruz ki; silsile halinde üstümüze çöken bu katran karanlığını yırtacak olan, ne sandıktan çıkacak bir mucizedir ne de efendilerin lütfedeceği bir adalettir; bizi bu cendereden çıkaracak tek şey, o yerin yedi kat dibinden yükselen nasırlı ellerin müşterek öfkesidir. Bugün ve sonrasında, daima...
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2026
Görsel: Adem ALTAN – AFP – Getty Images – BBC Türkçe
Meramda Paylaşılan Haber
Doruk Madencilik İşçileri Evrensel’e Konuştu: 'Bu Saatten Sonra Ne Bakan'a Ne Cumhurbaşkanı'na Güveniriz' - Sevim SAYLAM - Evrensel https://www.evrensel.net/haber/5986841/doruk-madencilik-iscileri-evrensel-e-konustu-bu-saatten-sonra-ne-bakan-a-ne-cumhurbaskani-na-guveniriz












