kederi yüklenmiş olana söyle kalıcı değildir keder. sevinçler nasıl yok olup giderse o da öyle yok olup gider.
binbir gece masalları
seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from Yemen
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from China

seen from Italy
seen from United States

seen from Malaysia

seen from United Kingdom
seen from China
seen from Russia

seen from Malaysia
seen from China

seen from United States
seen from China
seen from China
seen from United States
seen from China
kederi yüklenmiş olana söyle kalıcı değildir keder. sevinçler nasıl yok olup giderse o da öyle yok olup gider.
binbir gece masalları
THIS ACCOUNT ISN'T DEAD- waiting for asks is my downfall here, xD. Been thinking about my demon babies a lot, so art of them will be coming soon! Still getting used to side blog stuff, but I'll get a hang of it!
-Hekate
gözlerin aldı meni*
Dilber'in Sekiz Günü filminden bir sahne. Fırat Tanış - Ey Dilbere Tu him gulî him rihanî Tu him derdî him cananî Tu hekîmî him loqmanî Wêran ezim malêm xira...
Sözleri Kürt şair Feqiye Teyran’a aittir. Mahlasının anlamı kuşların öğrencisidir.. Mahlasının hikayesi elbet masalsı..
Yöresinin önde gelen ailelerindendir. Ama ailesinin mal mülkünü ve insanlara emir verip yönetmek istemez, hayatını Anka kuşunu görmeye adar. Gezmediği görmediği köy, Mezopotamya’da ayak basmadık toprak bırakmaz. Gezdiği her yerde Anka kuşunu sorar, herkesten dinler, dinledikçe sevdası artar. Yıllarını ve ömrünü buna adar.. Bu çabalarının sonunda kuşların dilinden anlar, konuşur..Günlerden bir gün de dilediğine erer..
Şafak attığında Anka kuşunun sesini duyar..
Ve derler ki ölmeden evvel tüm kuşlar Feqiye’nin etrafında toplanır, en son insanların bakarken gözlerinin kamaştığı beyaz kuş gelir başının üzerinde üç kere döner, gider. Gittikten sonra Feqiye son nefesini verir..
Hayatını güzelliklere adayanlara!
bunu blogumda kayıt altına almayacaksam neyi alacağım? “Gene Sürme Cekibsen Evler Yıhan Gözüne Yar
Getme getme gel”
Sular Çekilirken Kalanlar
Görünür kılınamayan yaraların refakatinde her gün çoğalan bir sıradan insan topluluğuna dahiliz. Kümelenmiş, birbirinden apayrı olduğumuz zikredilirken nasıl da aynı potada ya da ligde olduğumuzu gösteren bir dünya imgesinin üyeleriyiz. Sözüm ona yaşıyoruz. Bir belirgin istikamette doğrudan tahakküm ve denetime tabi kılınarak halen ayrıştırılıyor iş bu cenahta insan. İktidar ve imkanlarına sırtını dayayan yüzde üçün - beşin karşısındaki o yüzde doksan yedi – doksan beşin hayatının tarumar olunmasına şahitlik ediyoruz. Afaki bir biçimde her şey kapkaranlık. Doğrudan hiç aralıksız var edilen cerahat ülküsü bütün o yaşamda tutunma hallerini var etmeye çabalayan insanlar yerine kararların alındığını açık eder. Erk, muktedir, iktidar tahayyülü ger şeyin zora koşulduğu bir halin ta kendisini artık bildirir. Biyopolitik cerahat yükseltildikçe gündelik yaşamın enkaza dönüşümü kesintisiz kılınır. İmdat çığlıkları, nereye gidiyoruz, ne olacak bu memleketin hali gibi nicesinin tam olarak var edilemediği bir sahnede her şey boğuntuya konulur. Sıradan insanın hakkının da hukukunun da, hürriyet olgusunun da tarumar edildiği düzlemdir artık yepyeni dünya düzeni.
Büyük zirveler, toplantılar var edile durulurken, atıldı mı mangalda kül bırakılmazken bir biçimde, insanlık olgusunun tarumar edilmesinin yolu da yönü de açılır. Irkçılığın belirli, sabit bir normatife dönüştürüldüğü bir dünya gerçekliği mesela bir örneği bildirecektir. O dünya imgesinin sabitlerinden birisi kılınan güvenlik olgusunun olmazsa olmazı bilinen ve bildirilen ayrımcılığın / insan ayırmanın sonunun yeni faşizmin göndere çektiği ırkçılık hallerini beraberinde taşıdığı gerçektir. Meloni'den, Şara'ya, Trump'tan bizim baş efendi o Erdoğan'a liderler ve sultalarının çekincesiz savuna geldiği bölüp, ayrıştırma halleri tam da insan olma erdem / önceliklerini göz ardı etmiş yeni dünyayı suna gelir. Bu kayıtsızlık silsilesinin bir kere rutine alındığında ortaya çıkan cerahat, Meksika sınırlarında katledilip durulan insanları, kapana kısılmış olagelenlerin kurtuluş reçeteleri diye sınırlarda kendi hallerine terk edilenleri, gözetime tabi kılınan insanları, kağıtsız, hiçbir şeysiz konulanları kapsar. Ötekisi sınırdan gelmesin de ne olursa olsun denilerek dün tu kaka denilen Suriyeli için kalem oynatmaya gerek duyulmazken, bugün reel sektörün en çok sömürüp durduğu Türkmen, Özbek gibi eski Sovyet devletlerinden gelenlerin kapana kıstırıldığı bir Türkiye hakikati vardır. Çalışan yükünün karşılanması bir yana toplumsal yapının da biteviye kontrol altında tutulduğu yepyeni deney sahaları var edilir. Ki bunun da en derin yıkıcılığına ev sahibi olagelen Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Güney Lübnan sathını dahil ettiğinizde, gözler önüne bir kere getirdiğinizde bütün bu parçacıklı yapılar ve tahayyüller ile çıkagelen yarasıyla bir başına konulan sıradan insanı görmek mümkündür. Görebiliyor musunuz, bunun çabasına düşüyor musunuz budur mesele!
Büyük cümlelerin, koca puntolarla yazılmış yazdırılmış olagelen direktiflerin dünyasında o sıradan insan argümanının telef edilmesinin yol haritasında pek çok şey eklenebilecektir sahiden de. Düzenin en son Covid-19 salgını döneminde çıkarta geldiği koruma hallerinin tam anlamıyla bir denekliği bildirdiğinin anlaşılmasının dahi yıllar yıllar aldığı bir dünya imgesinde olan bitenin muğlak değil de doğrudan insanlığa karşıtlıkla biçimlendirildiğini bildirmek elzemdir. Yenilenmiş dünyada, gücü elinde tutanlarla, güçlü olduğunu var edip bildirenlerle sıradan insanların, en altta kalakalmış mazlumların hayat memat mücadelesi güncellenir. Muasır medeniyetler seviyesini arşınladığı bildirilen modern insanın halen o geçmişin sınırlarında esir konulduğunun da ifşasıdır çorap söküğü gibi gelecek. Arama motorlarından yapılabilecek birkaç kısa aramanın ardından çıkagelecek dehşet dolu dünya bitimsiz bir karanlığa dönüşen Türkiye imgesinin hakikatleri şurada iki satırda anlatmaya çabaladığımız şeyleri de aşan bir imgeyi var edecektir, görmek isteyene. Tümüyle keskin, dönemeçleri her dem sıradana karşıtlık üstünden bina edilen, yaraları yepyeni yıkımlar için zemin kılan / anlayan bir aklın suna geldikleriyle gerçek bir çukur kılınır koca ülke!
Bir girdap halini alan, barış deneyiminin Türkiye'de var edilememesinin sancılarını da bu yığına eklediğimizde zaten az çok neden nasıl bir düzlemin çukur kılındığı da ortaya çıkar bir biçimde. Dönüştürülmüş menzil, yenilenmiş ülke, mutlak barışı arıyor seslendirmeleri yanında çıkagelen eksiklik / yanlışlıklar silsilesi ile birlikte çıkmaz sokaklara yeniden mi dönülecektir nedir yani? Yeni Yaşam Gazetesine bağlanalım: “Türkiye’nin konjonktürü yanlış okuduğunu belirten KCK Yürütme Konseyi üyesi Xebat Andok, ‘Ortadoğu’da İsrail’in hegemonyasına dair kararlardan vazgeçilmiş değil. Üçüncü Dünya Savaşı’nın şartları hala yürürlüktedir’ dedi
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Xebat Andok, 11 Temmuz 2025 tarihinde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun gerçekleştirdiği silah yakma töreninin yıldönümü dolayısıyla ANF’nin sorularını yanıtladı. Xebat Andok, sürecin tek taraflı dayatmalarla değil, karşılıklı adımlar, müzakere, yasal güvence ve Abdullah Öcalan’ın özgür çalışma koşullarının sağlanmasıyla ilerleyebileceğini vurguladı.
Silah yakma eylemi ile PKK’nin “değişim-dönüşüm stratejisinde ne kadar iddialı ve ısrarlı olduğunu” ortaya koyduğunu belirten Xebat Andok, Türkiye’de Kürt sorununun ve demokrasi sorunlarının çözülmesi için “hareket olarak üzerimize düşen her şeyi yaptık” sözlerini kullandı. Türkiye’nin tüm Kürt sorununun çözümsüzlüğüne dair ortaya koyduğu “tüm bahaneleri ellerinden aldıklarını” dile getiren Xebat Andok, “Silah yakma eylemi birçok oyunu boşa çıkardı ve ortada devletin bahaneleri kalmadı. Şüphesiz o dönemden günümüze kadar sürecin ilerlemesi için yapmamız gereken her şeyi yaptık, peki buna karşı Türk devleti ne yaptı, hangi değişimleri gerçekleştirdi? 11 Temmuz eyleminden sonra mecliste bir komisyon kuruldu, ırkçı bir, iki parti dışında tüm partiler katıldı, herkes önerilerini, değerlendirmelerini yaptı. Bu tartışmaların sonucunda bir rapor hazırlandı ve 3 kişi İmralı’ya giderek Önderliğimizi gördü. O günden bugüne kadar herkes de bunu dile getiriyor; Türk devleti bunun dışında hiçbir adım atmadı” dedi.
‘Üçüncü Dünya Savaşı’nın şartları hala yürürlüktedir’
Türkiye’de iktidar ve çevresinin ilk günlerde ortaya koyduğu iradenin mevcut durumda olmadığını gördüklerini belirten Xebat Andok, “Görünen o ki; Türk devleti biraz konjonktürü hesaba katıyor. Bu süreci başlattığında da zaten Erdoğan ve Bahçeli’nin birlikte istişare ettiği, bunun bir devlet projesi olarak ortaya konduğu söylendi. Demek ki Türk devleti o dönemin konjonktürünü kendisi açısından bir tehdit olarak gördü ve buna göre bazı adımlar attı, bazı çağrılar yaptı. Önderliğimiz de bu çağrılara cevap verdi. Ama görünen o ki artık o konjonktürü eskisi gibi değerlendirmiyorlar. Üçüncü Dünya Savaşı’nın mevcut durumda Türk devleti açısından eskisi gibi tehditler barındırmadığını düşünüyorlar. Eğer böyleyse gerçekten bu çok yanlış bir okumadır, bunu ifade etmek mümkündür. Üçüncü Dünya Savaşı bazen sıcak, bazen soğuk hala gelen bir savaştır” dedi. Ortadoğu’da İsrail’in hegemonyasına dair kararlardan vazgeçilmediğini ifade eden Xebat Andok, “2024 konjonktürü geride kalmış değildir. Üçüncü Dünya Savaşı’nın şartları hala yürürlüktedir” diye belirtti.
‘Süreç ne kadar uzarsa tehditler de daha büyük hale gelir’
“Süreç ne kadar uzarsa, Türk devletinin sözde çok korktuğu tehditler de giderek daha büyük hale gelir” diyerek uyaran Xebat Andok, sorunun çözümü için her iki tarafın müzakere etmesi ve müzakerelerin sonucunda karşılıklı adımlar atması gerektiğini söyledi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına gönderme yapan Xebat Andok, Türkiye’nin mevcut durumda “kuşu tek kanatla” bıraktığını dile getirdi.
‘Böyle bir yaklaşım daha doğmadan ölüdür’
Kamuoyunda tartışılan “çerçeve yasa” ile ilgili kendilerine ulaşan herhangi bir şey olmadığını da sözlerine ekleyen Xebat Andok, “Kamuoyunda ve medyada tartışılanlar doğruysa; örneğin ‘pişmanlık yasası’ benzeri bir düzenleme düşünülüyorsa, bunun hiçbir anlamı olmaz. Böyle bir yaklaşım daha doğmadan ölüdür” dedi. Tek taraflı yaklaşımların “süreci kolaylıkla sabote edebileceği” uyarısında bulunan Andok, “Biz üzerimize düşeni yaptık. Türk devletinin üzerine düşen ise henüz gerçekleşmemiştir” ifadelerini kullandı.
Xebat Andok, Kürt halkı ve bölgedeki demokratik güçler nezdinde Türkiye’nin yaklaşımına dair çok büyük kuşkuların ve güvensizliklerin ortaya çıktığını dile getirerek, kamuoyuna “Türk devleti üzerinde toplumsal bir baskı oluşmalıdır” çağrısı yaptı.”
Çok kısadan, uzun zamandır devam eden, handiyse bir asrı aşkındır ülkenin, sathın belki de yegane mesellerinden birisi olagelen Kürd Sorununda ilerlemek bir yana unutturmayı var eden bir akla karşı bir meram var edilir. Muhatapların, zamanında konuşabilmelerinin birbirlerinin yaralarını kanatmadan iki toplumun da bütünleşik / doğrudan bir izleğe tam ve eksiksiz olarak kavuşabilmesi için önceliğin her neler olduğu bildirilir. Geçici, laflarla donatılıp hiçbir yere varmayan komisyonlar, müzakereler değil doğrudan yaranın tamamı için münazara ve tedavi için birbirinin tamamlayıcısı olagelen hamleler var edilmedikçe hiçbir yarın bugünden farklı kılınmayacaktır. Barışı, Terörsüz ülke söylemini bunca açık bir biçimde sahiplenen ilk Türk devlet yönetiminin karşılığında özgür ideyi, birlikte yaşam için adil koşulları ve silahların tastamam devre dışına öteleneceği bir yarın için mücadele hattını var etmelerinin önündeki engeller sıradan insanların yoğunluğunu daha fazlalaştırır. Savaşa yatırım yapmaya devam diyenlerin karşısında barışın önemini tüm bu sahadaki önceliğini bilenlerin elinde, kısacık da olsa çok değerli bir zamanın ortasında bulunduğumuz ortadadır, gerisi yaşanacaklarda, gerisi hayattadır.
Görünür kılınamayan yaraların refakatinde her gün çoğalan bir sıradan insan topluluğuna dahiliz. Kümelenmiş, birbirinden apayrı olduğumuz zikredilirken nasıl da aynı potada olduğumuzu gösteren bir dünya imgesinin üyeleriyiz. Sağımız solumuz dert yumağı. Her günümüz bir öncesinin istikametini, limitini aşa duran bir yıldırı tahayyülünün esiri. Bir yaranın varlığı kesintisiz kılınırken başkalarının eklemlendiği dev bir girdabın içinde bir o yana bir bu yana savruluyoruz. Dünümüz gibi şimdimizin de, şu andan yarınlarımızın da bariz, belirgin bir yağmaya rehineliğine tanığız. Yine olan bitenin sıradan insanın hakkını hiç etmek olduğunu göstere gelen tanıklıklara yazılıyoruz, mecbur kılınıyoruz. Değişik bir hizalama, duraksamayan bir mahvetme pratiğinin gündelik / pratik / müşterek idenin karşısında var ettiklerinin utancıyla ne demokrasi, ne adalet, ne hürriyet ne de eşitlik bırakılıyor artık. Dönüp, dolanıp her dem başa sarıp, hep aynı şeylerle bambaşka bir yere, başka bir düzleme varılamayacak olduğu meydana çıkıyor. Sular modern zamanların insan tahayyülünü alaşağı edenleri ifşa etmeye yetecek kadar geri çekiliyor. Ortaya çıkan imgelem, faillerin var ettikleri suç eksenleri, nefret dünyalarının ortasında hakikatin meseli kendiliğinden görünür kılınıyor. Yukarıdakiler sınırlar çizer, savaş konjonktürleri üzerine hesaplar yaparken; aşağıda, bir tekstil atölyesinde yan yana ter döken iki insanın birbirine uzattığı o tek dal sigarada gizlidir asıl barış. Konuşarak! Bizi birbirimizden ayıran o yapay sınırların arkasında, hepimizin canını yakan cerahat aynıdır. Ötekinin acısını kendi acımız saymadığımız sürece, o yüzde üçlük azınlığın oyun sahasında birer piyon olarak kalmaya mahkumuz, bu kesindir. Artık susulacak mıdır, konuşulacak mıdır, çözümsüzlüğe esarete devam mıdır çözümü birlikte arama çabasında buluşmak mı... her şey ortada!
Misak TUNÇBOYACI – İstan'2026
Görsel: Ovidiu SELARU – 121 Clicks
Meramda Paylaşılan Haber
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Xebat Andok: Türkiye Konjonktürü Yanlış Okuyor - Yeni Yaşam https://yeniyasamgazetesi9.com/kck-yurutme-konseyi-uyesi-xebat-andok-turkiye-konjonkturu-yanlis-okuyor/
Hayatın Dönüşümü
Sorunlu görülen, sorundur denilen, anlatılan, hissettirilen sıradan insanların hayatlarının iş bu sahnede her gün yeniden dönüştürülmesine tanıklık ediyoruz. Normatifin mahvedildiği hakkaniyet kavramının çarçur olunduğu, değme şaklabanlıkların gündem dolgusu hallerin ve tavırların öncelendiği bir yerde hayat sıradanın elinden çalınıyor. En başta, hep baştan o umut zerresi sönümleniyor. Ardından yaşamda var olmaya sebebiyet veren ümidin açık bir biçimde talanı sürdürülüyor. Yetmiyor, kesmiyor hiç bitmiyor ardıl sıra öteki denileni hedef kılan, bilen, gören bir anlayışın tahayyülleri gerçekliğe kavuşturuluyor. Bir deneyin tam ortasında biyopolitik bir cendere halinin tam merkezinde bir ülke gerçek kılınıyor bir biçimde. Suskunluk vazediliyor. Dur durak bilmeyen bir sınırlandırmaya olur verilmesini anlatıp duruyor muktedir. Devleti, sistemi yönettiğini bildirenler, sermayeye de hiza verip sıradan insanın hayatının her gün daha açık bir biçimde dönüştürülmesine onay veriyor, bu istikamette işlevsellik kazandırılıyor. Yolun, yordamın, geleceğe dair bahislerin hepten çöpe basıldığı, anlık bir garabetlik yıkım / terbiye etme / tüketme halinin var edildiği yere varılıyor. Dön, dolaş, başa sar hep aynı Türkiye, bunun her neresi yeni ülke?
Hayatın dönüşümünde, mutlak biat tahayyülünü gerçek kılmak için bir ömürdür Türkiye sathında sabit olunan tahayyüller gerçek kılınıyor bir kere daha. İtiraz hakkınız tarumar, söz hakkınız geçersiz, isyanınız kimselerin duyamayacağı bir raddede köşeye kıstırılıp da duruyor. Gezi direnişinden bu yana ivmesi sürekli törpülenen muhaliflik, yıllar yılıdır var edilen seçim galibiyeti kurgusunun gerçekliğini her defasında daha ağır maniple ederek bizden gayrisi yok bu ülkede şartlanmışlığı ile o hayatın sıradan insanın elinden çalınması mümkün kılınır. Aşağı yukarı on yedi seçimdir süreduran, yıllara yayılmış bir projeksiyon içerisinde muğlak olmayan bir zapturapt altına almak güncellenir. Kazanılmış yahut da bu sathı mahalde devamlılığı söz konusu edilmiş her zaferden sonra oluşturulan ‘konformist’ yapı kendi gerçekliğini, doğrusunu, ön görüsünü herkesin ortak paydası kılar. Neye her ne şekilde itiraz edilecektir, kim nereye kadar sözünü savunabilecektir, kimlerin bu sahadaki yaşam hakkı vardır, kimler nereye konumlandırılacaktır, her şey belirgindir. Siyasetin bir biçimde pespayelik dolu temsilinde, politik bir duruşun değil, o kürsüden, medyasına tüm sokağından her mesleğe binbir türlü hengame var edilir, kurgu değil gerçek. Birbirini tam anlamıyla tamamlayan biyopolitik bir cendere ekseni mutlak istikamet kılınır. Meşhur kılınmış, balkon konuşmalarında halka hizmetkarlık, duyarlı seçmenlerin uyarılarının bir biçimde kaile alınacağı, daha demokratik ülke falan diye uzaya duran bir masal mefhumu aksettirilirken, bildirilenle, yaşanan apayrı şeyler kılınır. Budur zaten kuşatma. Bunlarla birlikte icra edilenlerdir, mesele.
Tümüyle bir girdap halini alagelen, adaletin, hakkın, hukukun ve en önemlisi onca vurgu ile korunduğu bildirilen hürriyetin hiçe yazılmasının akıbeti ne olacaktır ki! Bu kadar açık bir biçimde hayatta var olma hakkının, hakkın muhafazasının imkansız eşiğine taşındığı bir yerde, çıkagelen şu utanç verici haller de mi bir şeyleri aksettirmez misal. “Ankara Kadın Platformu, Anayasa Mahkemesi’nin yoksulluk nafakasındaki “süresiz” ibaresini kaldırma kararına karşı ve Kolej Meydanı’nda toplanarak Kızılay’a yürüyüş gerçekleştirmek istedi. Yürüyüşe polis biber gazı ile müdahale edilirken basın açıklaması Kolej’de gerçekleşti. Açıklamanın ardından dağılan gruba, polis tekrardan biber gazı ile müdahale etti, 4 kişi gözaltına alındı.
Basın açıklamasında, nafaka hakkına yönelik düzenlemelere tepki gösterildi ve “Bir kez daha uyarıyoruz, bu sokaklar, bu meydanlar bizimdir. 12. Yargı Paketi altında, nafaka hakkımıza, yaşamlarımıza, bedenlerimize karıştırmayacağız. Bizler, bir kez daha buradan sesleniyoruz; bu sadece bir başlangıç, çok daha büyüğünü göreceksiniz. 12. Yargı Paketini geçiştirmeyeceğiz. Nafaka hakkımızdır, nafaka hakkımıza gasp edemezsiniz” denildi.
“Kadınların kanı saray iktidarının ellerindedir”
Açıklamada kadınların aile içinde maruz kaldığı şiddete dikkat çekilerek “Kadınlara deniyor ki ‘Aile içerisinde erkek şiddetine sus. Boşanama, konuşma, hiçbir güvencen olmasın’ diyorlar. Şimdi de utanmadan saray iktidarı kadınların üç kuruşluk nafakasına göz dikmiş durumda. Utansınlar. Ama biz kadınlar biliyoruz ki, saray iktidarının bu kadar kadının ölmesinden sonra bile bir kere yüzü yere düşmedi. Çok iyi biliyorlar ki kadınların kanı kendi ellerindedir. Kadınlar en çok aile içerisinde, en yakınlarında ki kişiler tarafından öldürülüyorlar. Nafaka hakkı da işte bu yüzden önemlidir, kadınlar özgür bir hayata, şiddetin içerisinden çıkmak için yoksullukla mücadele ederken kadınların hakkıdır nafaka. İşte bu nafaka hakkına çökmek isteyen bu çeteye karşı, kadınlar ve LGBT+’lar olarak bir aradayız, birbirimizin elini asla bırakmayacağız” ifadeleri kullanıldı.”
Bir başka haberi iliştirelim: “Konya’nın Bozkır ilçesinde faaliyet yürüten Bozkır İmam Hatip Mezunları Derneği’ne (BİMDER) ait erkek öğrenci yurdunda bir öğrenciye yönelik uygulanan şiddet kamuoyunda büyük tepki topladı. Cumhuriyet, yurtta kalan bir erkek öğrencinin savunmasız halde darbedildiğini kanıtlayan skandal görüntülere ulaştı.
Kayıtlarda, bir görevlinin öğrenciye yönelik fiziksel şiddet uyguladığı anlar açıkça görülürken, darp eylemini gerçekleştiren kişinin M.G. olduğu öne sürüldü. Söz konusu şiddet eyleminin faili olduğu iddia edilen M.G.’nin, geçmişte de benzer nitelikteki şiddet ve hak ihlali olaylarına karıştığı iddialar arasında yer alıyor.
Soruşturma Başlatıldı
Cumhuriyet’in ulaştığı skandal görüntülerle ilgili resmi makamlar harekete geçti. Yaşanan hak ihlali ve darp olayına ilişkin olarak Savcılık soruşturma başlatılırken M.G'nin görevinden alındığı ortaya çıktı.
Soruşturma kapsamında, yurdun yönetim kademesi ile şiddet uyguladığı iddia edilen M.G.’nin ifadelerine başvurulacağı öğrenildi. Olayla ilgili çok yönlü inceleme sürdürülüyor.”
Bir de bu haber var; “Ankara’da Rönesans Holding tarafından yapımı devam eden yeni Adalet Sarayı şantiyesinde çalışırken işten çıkarılan işçiler, ödenmeyen alacaklarını talep edince taşeron firma Gül Pa İnşaat'ın yetkilileri tarafından saldırısına uğradı. Sopalı ve kesici aletlerin kullanıldığı saldırıda en az üç işçi yaralandı.
Hakları ödenmeden işten çıkarıldılar
Süreç, şantiyede çalışan ve Dev Yapı-İş sendikasına üye işçilerin işten çıkarılmasıyla başladı. Sendika tarafından paylaşılan bilgilere göre, firma yetkilileriyle yapılan görüşmelerde işçilerin haklarının ödenerek çıkışlarının verileceği sözü verildi. Ancak bu sözlere rağmen işçilere haklarının sadece bir kısmı asgari ücret düzeyinde ödendi. Ücretin elden verilen kısmı ile izin ücretleri gibi yan haklar ödenmedi ve işçilerin işten çıkışları yapıldı. Mağdur edilen işçiler, aynı zamanda kamp alanlarından da çıkarıldı.
Yaşanan duruma ilişkin Dev Yapı-İş tarafından dün yapılan açıklamada şu ifadelere yer verilmişti:
Gül Pa İnşaat yetkileri işten çıkarılan arkadaşlarımızı haklarını istediği için tehdit ediyor. Tehditlere boyun eğmedik eğmeyeceğiz. Müzakerelerin sonuçsuz kalması üzerine direniş kararı alan işçilere, Gül Pa İnşaat yetkilileri tarafından saldırı gerçekleştirildi.
Saldırı sırasında sopalar ve kesici aletler kullanıldı. Yaralanan işçilerin vücutlarının çeşitli bölgelerinde darp izleri ve kesikler oluştu.
'Saldırıların hesabını soracağız'
Saldırının ardından soL'a konuşan Dev Yapı-İş Başkanı Özgür Karabulut, sendika üyelerine yapılan saldırıya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Karabulut, Rönesans Holding’in sorumluluktan kaçma çabasına dikkat çekerek şunları söyledi: Taşeron firmaya baskı uyguluyor çünkü Gül Pa başta hiç yanaşmıyordu. Çözüm adına hareket ediyorlar ama tabii o kendi sorumluluklarından kaçmak adına yapıyor bunu.
İşçilere yönelik saldırılardaki artışa dikkat çeken Karabulut, "Son süreçte işçilere yönelik bu tarz saldırılar arttı. Bu durum, patronların daha saldırganlaştığının bir göstergesi. Buna karşı da işçileri örgütlü mücadeleye davet ediyoruz" ifadelerini kullandı.
Saldırıya uğrayan işçilerin hastanede gözetim altında tutulduğunu belirten Karabulut, pazartesi günü hem suç duyurusunda bulunacaklarını hem de kitlesel bir basın açıklaması ile durumu protesto edeceklerini duyurdu.
Karabulut, "Saldırıların hesabını soracağız, yanıtsız bırakmayacağız, işçileri yalnız bırakmayacağız" dedi.”
Davası adalet olagelen, eski ülkenin eksikliklerini toparlamak / yeniden bir raya koymak için çabalamak olduğunu deklare etmiş bir güç odağının, sermaye ve kendi bağlantısından cenahla kurduğu yeni ülke hayatı derdest etmiyor mudur? Yargı paketinin içinde bulunan, nafaka düzenlemesine dair doğrudan itirazın dahi çok bilindiği bir zeminde ne nasıl mümkün olur. Kadına yönelik şiddetle mücadeleden dem vurulup, aile yapısının kutsallığı için mersiyeler dizilirken bir yandan çıkagelen kolluk şiddetinin ve meselenin sadece nafaka kısmını öne çekip, geriye kalan şiddet, insanlık dışı muamele, kötülüğün hiçbir ama hiçbir biçimde düzeltilemeyeceğini aksettiren o kuru gürültü içerisinde hakikati konuşmaya daha çok var mıdır? Kadınların aksettirdiği tahayyülü şiddetle, ayrımcılıkla mücadele ederken, hayata tutunmak için asgari bir yaşam gayretini sağlama alma hakkı imkansız kılınmak istenir, bu değil midir hayatın kuşatılması.
Kadınlar gibi, bu ülkenin geleceği olagelen çocukların da şiddetle bir başlarına konulduğu kaçıncı vakadır, Konya’daki. Dur durak bilmeyen cerahatin her yerde, hemen her şekilde bir başkaca yıkımı var ettiği zeminde, o çocuğun hakkından geldiğini zanneden görevlinin var ettiği çürümenin hesabı ne olacaktır. Kendisinin tutuklandığına dair haberler çıkagelirken bir yanda, yaygın medyanın haber akışlarında kendisine yer bulan bunca afaki şiddet parametresinin, kötülüğe namzet olma halinin ardılı ne getirecektir ki zifiri bir karanlıktan gayri. Savunmasız kılınmış olagelen çocukların hedef haline buna açıktan getirilebildiği bir zeminde hayatın ehveni de muhafaza edilemez. Sürgit devam olunan her şiddet, arkasına eklenmiş ve devletin gözetiminde var edilen her darp bambaşka bir suçun çoğaltılmasıdır. Bu kadar afaki yıldırının / terörün olduğu bir zeminde biyopolitik cendere handiyse herkesin karşısına çıkartılabilecek olandır, kesin bilgi.
Bunlara ilaveten daha dün var edilmiş olan cendere halini bir biçimde aşaduran, emekçiyi hak gasbına mahkum kılan / gören bir zihniyetin var ettiği cerahat, insanlara haklarını talep ediyor diye işkence etmek de bu tahayyülün devamı olarak çıkagelir. Kaybedilmesin diye onurla / alın teriyle kazanılmış haklar, itiraz edildiğinde çıkagelen şeyin şiddetten ötesi olmamasının utancı her ne yana düşer sahi ama sahiden? Binbir türlü kepazeliğin olur bellendiği, dayakla, şiddetle, örseleme ve hakir görülmeyle birlikte / bütünleşik bir menzilin bina olunmasının yarası ne olacaktır. Aşağı yukarı her günü böylesi bir girdap, bu kadar afaki bir cürüm hemhal halle birlikte güncellenen, yeniden yapılandırılan bir menzildeki sorunların herhangi birisinin çözülmesi mümkün müdür? Sorunların hiçbir biçimde görülmediği, anlaşılmadığı dahası kolluğundan sermayesine hep birlikte binbir sıra dayağının, işkencenin, kanun olarak çıkagelen yaptırım ve dahili pek çok sınırlama halinin ortasında sorunlar dağ gibi yükselmeye devam eder. Bu hallerle bir istikametteki hayat eriminin sakatlanması kesintisiz kılınır, bu hallerle bir yarın konulmaz. İyi mi bu haller, hep böylesine mahkumiyetler.... ne kadar, nereye kadar? Bütün bu haller bir son durak değil, toplu bir yok oluşun eşiğidir artık. Şiddeti bir gazete kupürü, hak gasbını bir 'gündem dolgusu' sanıp sayfayı aşağı kaydıranlar bilmelidir ki; seyirci kalındığı müddetçe bu cendere her gün biraz daha daralacaktır. Bugün kadının nafakasını, yarın işçinin alın terini, öbür gün çocuğun geleceğini yutan bu zifiri karanlık, en nihayetinde 'bana dokunmayan bin yaşasın' diyenlerin kapısına da dayanacaktır. Bu bir temenni değil, çıplak bir Türkiye gerçeğidir. Ya bu raddede, bu köşeye kıstırılmışlıkta hep birlikte ses olunacak ya da sıradan insanın elinden hayatın tamamen çalındığı o mutlak sessizlikte, sıranın bize gelmesi beklenecektir. Seçim de bizimdir, vebal de. Anlıyor musunuz...
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2026
Görsel: ODTÜ Protestolarından – Ümit BEKTAŞ – Reuters
Meramda Paylaşılan Haberler
Ankara Kadın Platformu’nun Açıklamasına Polis Müdahalesi: 4 Kişi Gözaltına Alındı - Evrensel
https://www.evrensel.net/haber/5988207/ankara-kadin-platformunun-aciklamasina-polis-mudahalesi-4-kisi-gozaltina-alindi
Konya’da BİMDER Erkek Öğrenci Yurdu’nda Şiddet Skandalı - Cumhuriyet
https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/konya-da-bimder-erkek-ogrenci-yurdu-nda-siddet-skandali-cumhuriyet-in-ulastigi-goruntuler-uzerine-sorusturma-baslatildi-2511706
Ankara Adalet Sarayı Şantiyesinde Kanlı Saldırı: Hakkını Arayan İşçiler Bıçak ve Sopalarla Darp Edildi - Sol
https://haber.sol.org.tr/haber/ankara-adalet-sarayi-santiyesinde-kanli-saldiri-hakkini-arayan-isciler-bicak-ve-sopalarla
Hassasiyetler Kuşatmasındaki Hayatlarımız...
Dengesi çoktan yitirilmiş olagelen hassasiyetler kuşatmasında hayatın kuramı dümdüz ediliyor. Her itirazın daha var edildiği anda kırmızı çizgileri alarma geçirdiği, alarm ses ve ikazlarının dört bir yanda yankılandığı bir zeminde mutlakiyet teslimiyete çıkarılıyor. Hiçliğin ve yozluğun, ceberut olagelen devlet aklının sunageldiği her şablonda biraz daha açmazların var edildiği zeminde hassasiyet terazisi sıradan insanın aleyhine bina ediliyor. Hiçliğin, değersizliğin yüceltildiği bir zeminde mutlak yargıların birer zafer gibi sunulup, pazarlanmasına devam olunuyor. Tüketen, çürüten ve zayi eden bir iktidar aklının göstere geldiği her şey doğrudan bu mahvetme hallerinin yekununu da bildiriyor. Binbir badireyle kazanılmış olagelen haklar allem edip kallem edilip zehir zıkkım ediliyor sayelerinde. Bir biçimde hiçliğin sofrasına dahil edilirken halk onca janjanlı, alavere dalavereli sözlerin tam da paralelinde bir mahvetme retoriği sabitleniyor. Bütünüyle öğüten bir hiçlik çabası, mekanizması bina ediliyor. Ne akıl kar ediyor, ne de gidilen istikametin kör karanlığına dair bildiriler gerçekten anlaşılıyor. Zıvanadan çıkmış olagelen bir tahayyülle her an her bir şeyi ölçüp biçip sınırlamaya girişenler elinde hayat bir marazlar toplamı oluyor. Bunca cürmün ötesinde yarına dair hiçbir şeyin konulmadığı zemin gerçekliğinde her şey kara, kapkaranlığın kılınır.
Düzen ve sahibi olduğunu bildirenler sıradan insanı köşelere kıstırırken, muğlak yahut da muamma değil hepten hesaplı olagelen bir mahvetme retoriğini reçete eder. Yazılmış olan her şey zehir zemberektir, şifa değil tam teşekküllü bir mahvın zeminini var etmeye ant içen bir aklın tezahürüdür. Sunulan ve yapılandırılan her eylemle sıradan olanın hakkını da hukukunu da rezil rüsva etmek kesintisizleştirilir. Ne de olsa daha çok su kaldıracaktır bu çirkef siyaset, kepazelik sarmalına dönmüş al gülüm ver gülüm cumhuriyeti. Dengeyi çoktan zayi etmiş olagelen bir menzildeki her bölüşüm birimizden birisi için bedel kılınır. Gezi Direnişi sonrasındaki on üç senelik sürecin var ettiği, doğrudan doğruya fiili tenkitin ve demokratik hakkın zayi olunduğu bir menzildir. Her durumda kendini üstün, öncelikli addeden AK Parti tahayyülünün zamanla memleketi kuşatmasının neticesinde bugün hiç ama hiçbirimiz için en ufak bir itirazı var edebilmek söz konusu kılınmayandır. Hassaslık mefhumunun anbean, o siyasal İslamcı klan için öncelendiği, gayrısının, ötekilere ait ister politik ister gündelik isterse de yaşamsal olsun herhangi bir konuda en ufak bir düzeltme ihtiva etmeyen tavrı eliyle ülkede yaşam derdest olunur.
Bianet’ten bir haberi aktaralım: “İBB davasında dün savunma yapan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker, gözaltı sürecinde yaşadıklarını anlatarak Vatan Emniyet’te çıplak arama yapıldığını söyledi.
Mahkemede konuşan Türker, Vatan Emniyet’e götürüldüğü an yaşadığı korkuyu şu sözlerle anlattı:
“Vatan Emniyet’e girdiğimde ben buradan çıkamam diye düşündüm. Hatta ölüm düşüncesi de gelişti. Çok korkunç bir andı. Tam bir kabus gibiydi.”
Türker, gözaltı sırasında kendisine yönelik uygulamaları da anlatarak, bir polisin önce üstünü çıkarmasını istediğini, ardından iç çamaşırını da çıkarmasını talep ettiğini söyledi. Türker, kendisine “cinsel organını aç” ve “arkanı dön, eğil” şeklinde talimatlar verildiğini iddia etti.
Duruşma salonundaki kadın izleyicilere de seslenen Türker, yaşadıklarını anlatmaktan utanmadığını belirterek, “Utanan varsa çıkabilir, ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum” dedi.
Türker’in beyanlarının ardından Aile Dayanışma Ağı yazılı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, ortaya atılan iddiaların etkin ve şeffaf bir şekilde soruşturulması çağrısı yapılarak, insan onurunu zedeleyen uygulamaların kabul edilemez olduğu vurgulandı.
Açıklamada şöyle denildi:
"Bir hukuk devletinde hiç kimse, hele ki kadınlar, gözaltı ve cezaevi süreçlerinde insan onurunu hiçe sayan, mahremiyetini ihlal eden muamelelere maruz bırakılamaz. Kadın tutukluların maruz kaldığını beyan ettiği çıplak arama uygulamaları; beden dokunulmazlığına, insan onuruna ve temel haklara yönelik ağır bir ihlaldir. Hiçbir güvenlik gerekçesi, insanı aşağılayan ve psikolojik olarak yıpratan uygulamaları meşru kılamaz. Bir kadının bedenine yönelik bu müdahale yalnızca bireysel bir hak ihlali değil, tüm kadınların onuruna yönelmiş bir saldırıdır. Aile Dayanışma Ağı olarak; insan haklarına aykırı bu iddiaların etkin ve şeffaf biçimde soruşturulmasını, sorumluların ortaya çıkarılmasını ve onur kırıcı uygulamaların tamamen son bulmasını talep ediyor ve takipçisi olacağımızı bildiriyoruz. Hiçbir kadın, hiçbir insan onurundan mahrum bırakılamaz."
Bu da savunmasından bir kesittir; "Çömelmem, dönmem ve vücudumun mahrem bölgelerini göstermem talep edildi. O an ne yaşadığımızı tam olarak anlamıyorduk. Bu uygulamanın insanların onurunu ve gururunu kırmak amacı taşıdığı düşüncesine kapıldım. Ben bundan utanmıyorum; utanması gereken böyle bir uygulamayı yapanlardır.
15 aydır cezaevindeyim. Bekâr bir anne olarak çocuklarımın tüm sorumluluğunu bu süreçte annem ve babam üstlendi. Çocuklarımı onlar okutuyor. Ailem benim tutukluluğum nedeniyle çok ağır bir yük taşıdı. Annem bu süreçte benim yaşadığımı düşündüğü haksızlıkları duyurabilmek için çeşitli etkinliklere katıldı ve sesimizi duyurmaya çalıştı.
Ben rüşvet almak suçlamasıyla tutuklandım. Ancak daha sonra hazırlanan iddianamede bana yöneltilen bir rüşvet isnadı yer almadı." https://bianet.org/haber/medya-as-genel-muduru-fatos-pinar-turker-gozaltinda-polis-cinsel-organini-ac-dedi-320371
Dengesi çoktan yitirilmiş olagelen hassasiyetler kuşatmasında hayatın kuramı dümdüz ediliyor bir kere daha yinelemekte fayda var. Düzeni oluşturan konsensüs, doğrudan ve hiç kesintisiz yıkımları eylem planı içerisine dahil ettikçe o zor denilen şeyler paldır küldür var ediliyor. Medya A.Ş. genel müdürü Fatoş Pınar Türker’in de başına getirilen şey bu bahsin bir tezahürüdür. Türker’in “Savcı beni çocuklarımı elimden almakla tehdit etti” beyanı hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun sessizliği neye delalettir. Yahut da Adalet Bakanı’nın sessizliği. Birbirinin takipçisi olagelen zır cehalet ürünü tahakküm ve tehditlerin havalarda uçtuğu, yıldırının artık ismi konulmamış bir cendere düzenleyici olaraktan var edilebildiği bir ülkede hayatın kuramı da dümdüz edilendir. Hasassiyetlerin birbiri peşi sıra yinelendiği bir zamanda, her şeyin ama en başta da kadının hakkının böyle aleni çarçur edilmesinin akıbeti ne olur, olacaktır ki! İnsanlık hakkının tarumar edile geldiği, suçun alenen sahiplenip, üstünün örtülmeye çalışıldığı bir zemin, dünyaya akıl fikir satarken kendi vahametinden hiç bahis açabilecek midir? Şaftın, aksın çoktan kaydığı, her şeyin ama en başta da adalet, hürriyet, demokrasi kavramlarının zül edilerek ziyan olunduğu bir menzil gerçekken, hayattan bahis açılabilecek midir? Hayattan bahis açabilmek; ancak iktidarın bizi eşitlemeye çalıştığı o 'hiçlik' ve 'değersizlik' zeminine karşı, birbirimizin yarasına bakarken duyduğumuz o ilkel, saf sızıyı korumakla mümkündür, anlıyor muyuz?
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2026
Görsel: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Yürüyüşünden – 2016 – AFP – Middle East Eye
Meramda Paylaşılan Haber
Türker, "Çıplak Aramayı" Anlattı, Aile Dayanışma Ağı Sorumluların Cezalandırılmasını İstedi - Bianet
https://bianet.org/haber/turker-ciplak-aramayi-anlatti-aile-dayanisma-agi-sorumlularin-cezalandirilmasini-istedi-320373