"Tuttuğun örtünün altında, kabuk bağlamakta olan yaralar var. Çek ellerini... acıtmıyor, hatırlatıyor!.."
Kaynak: efillavin
seen from United States
seen from China

seen from Türkiye
seen from Czechia
seen from Germany
seen from China
seen from Germany
seen from Germany
seen from United States

seen from Thailand

seen from T1
seen from United Kingdom
seen from China
seen from Morocco
seen from China
seen from United Kingdom

seen from United States

seen from United Kingdom
seen from Yemen

seen from Ukraine
"Tuttuğun örtünün altında, kabuk bağlamakta olan yaralar var. Çek ellerini... acıtmıyor, hatırlatıyor!.."
Kaynak: efillavin
Biz kabukların çocuklarıyız.
Hayır! Yaralardan bahsetmiyorum.
Topraktan geldik. Yani yerkabuğundan.
Pardon, siz deniz seversiniz bilirim.
Venüs’sünüz. Köpüklü sularda doğmuşsunuz.
Bir kabuğun üstünde kıyıya çıkmışsınız.
Bakın, ortaklaştık yine.
Kabukların çocuklarıyız. Doğurulan veya taşınan.
Öyle ya şu ayak bastığımız, bazen yeşertip bazen kararttığımız, sevinçlerimize ve hüzünlerimize ortak olan dünya da bir kabuk.
Hem Sheakespeare dememiş mi, “Dünya benim istiridyem.” diye…
Dünya istiridyemiz, on binlerce yıldır kabuğu kırılamayan.
Sadece dünya değil, sen de öylesin.
Küçük ve yalanlarla dolu dünyanda bir istiridyesin, kabuğunu kıramadığın.
(Kıramadığımız.)
Ve ben en çok kabuklarını özlüyorum.
Yani vücudundaki yaraları.
Daha çok ruhundaki cerehatları.
Çamurun içinde gizlisin.
Bir kitap okumuştum, altını çizmişim: “İnsan her durumda ıstıraplarından fazlasıdır.”
Değiştiriyorum.
İnsan her durumda kabuklarından fazlasıdır.
Çünkü kabuğun altı hazinedir. Zenginliktir.
Kabuk işte bu gerçeği örter. Filhakika cevheri.
Şu akıl veren kim mi peki? (Yani ben)
Ben baltalıyım.
Aklımla bileyliyorum onu.
Önce kendi kabuklarımı kırdım.
Sonra dünyamın.
Sonra senin kabuklarına denk geldim.
Baltamı taşa vurdum.
Vurdum,
vurdum,
ve vurdum…
Prometheus’un döngüsü gibi.
Cezam buysa çekilecek.
Kabuklar kırılacak,
inciler sevilecek.
Biz kabukların çocuklarıyız.
Kimi kabuğun kendisi
kimi onun kırıcısı.
Görsel: Sandro Botticelli, Birth of Venus
Biliyoruz ki bütün acılar bir gün geçer.
Bütün fotoğraflar sararır.
Yara kabuk tutar kapanır.
Bir sabah yine taze ekmek ister canın kahvaltıda.
Bir fincan sade kahve.
Demli bir çay ister akşam üstü olunca.
Sokakta mevsimi fark edersin aynada kendini. Önceleri belli belirsiz sonra gamzene kadar gülersin.
Şarkılar mırıldanır, çekmecelerde renkli kalemlerini ararsın.
Kuşlar gelir konar dallarına.
Kırıldığın yerden çiçek açarsın.
Bütün acılar bir gün geçer.
Ya da alışırsın...
🐚
Tutunacak dallarınız birer birer kırılır ve gövdeye muhtaç olursunuz ...
Hayata bir fidan olarak gelir , büyüdükçe dallanıp budaklanırız. Her canlı gibi bir gün büyümemiz dururken yaşlanıp yok olmaya doğru evriliriz. Kimimiz bir çınar ağacı gibi yaşar bu hayatı kimimiz bir tarçın. Şimdi tarçın ne alaka diyeceksiniz, biliyorum. Tarçın ağacının önemli olan kısmı kabuğudur. Kabuk bağladıkça soyulur. İşte ben bu hikâyede tarçın ağacıyım. Ne zaman bir şeyleri kapatmaya çalışsam, acılarımdan sıyrılsam gelip kabuğunu kaldırdılar yaralarımın. Bu insan nasıl ayakta kalacak demedi kimse. Zamanla dallarımı kırdılar, daha çabuk kabuk bağlayayım diye.
Onların bilmediği bir şey vardı; Canımı yakanlar o yaralardan kan aktığını göremedi.
Yavaş yavaş ölüp toprak oluşumu izlediler...
İnceldiği Yer
Hep inceldiğim yerden koparım zannediyordum. Dönüp baktığımda alışmışım. Ben inceldim, incildim zannederken yaralarım zamanla kabuk bağlamış. Hani çocukken koşup düşerdik ya o misal. Kabuk tutardı diz kapaklarımız. Sonra deli gibi bir kaşıma isteği gelirdi. Dokunmaya kıyamazdık. Parmağımızla yaranın üstünde gezdirirdik elimizi. Çok sert gelirdi kabuk bize. Ardından o kaşıma isteğiyle iki üç darbede düşürürdük kabuğu yine acırdı dizimiz. Tam da böyle olan yıllar geçti ama kabuk ve kaşıma isteği hala geçmedi. Belki koşarken düşmüyoruz artık ama sırtımızıda kimseye yaslayamıyoruz. Artık dizimiz değil sırtımız kanıyor. İyileştik derken yine kaşıyoruz yaramızı sert gelen o kabul düşünüyor. Oluk oluk kan akıyor. Ağlasan ne fayda susmak zaten en büyük çığlık. Sözün özü yaralar aynı duruyor. Bir kere düşmeye gör hep oluk oluk kanıyor. İncelmiyor, kopmuyor hep üstünde duruyor. Öldürmüyor ama bayağı bayağı süründürüyor. Yaralar hiç kapanmıyor. Başkasının açtığını yine başkası kanatıyor. Biz mi ? Biz zannediyoruz ki bu sefer tamam... Ne büyük yanılgı. Yaran başkasının kabuğunu düşürmesi için yine orada duruyor. Duruyor... Usulca bekliyor. Ne gelen gideni ne de giden geleni aratmıyor. Hepsi birbirinin devamı hepsi birbirinin aynısı...
kitap ilk sayfalarda biraz daha ağır ilerliyor ama birkaç bölüm okuyup hangi karakter kimdi, meselesi neydi bunu oturttuğunuz zaman orda kopuyor işte. zeynep kaçar 3 nesil kadının hikayesini ilmek ilmek işleyip müthiş bir eser çıkartmış ortaya.
hiç tahmin edemeyeceğim, bazı yerlerde insanın içini cız ettiren baya orjinal bir kurgusu var. iyi bir kitap demişlerdi ama şahsen çok iyi bir kitap demeyi tercih ediyorum. tavsiye ederim.