Bağlarımız eskidir. Asmalar vardır, dedemle yaşıt. Kütüklerinde iri Hint cevizininki gibi tel tel kavlamış bir kabuk. Herekler üzerinde uzayan dalları, el gibi açık yaprakları, tevekleri, filizleri, salkımları olmasa, bu kuru, bu boğum boğum, bu çoturlu kütüklerin içinden tatlı su yürüdüğüne zor inanırsın. Bir serin, bir sevecen gölgesi vardır asmanın. Altına döşek ser de yat. Yattın mı, buğulu salkımlar kendisi sarkar adamın ağzına. Çekirdeksiz üzümün üçünü beşini attın mı ağzına, daha dişin birine dokunurken öbürleri de kütürdeyip dağılıverir. Kabuğunu boş yere ararsın ağzında. Erimiştir. Ballı tadı genzini yakar. Susatır. Ya zeytinlerimiz! Yoksul leblebisi, herkesin katığı karagözlüm zeytinler. Ağacı evlerin direği sayılır. Oğlu kızı olmayan, çoluk çocuk diye bir iki zeytin ağacıyla da övünebilir. Bereket ağacıdır o. Kızların gümüş yapraklı çeyizidir.Sonra incirlerimiz gelir. Hemen her bağda, her bahçede incir ağacı. Yaprağı Adem ile Havva'dan beri utancı gizliyen incir, kendi yemişini de daha el değmedik bir kız utancı ile gizler. Yemişini henüz katı iken mıncıkladın mı; küser. Elleme. O kendi söyler sana ne zaman erdiğini. Şöyle ele gelecek kadar dolgunlaştırır, olgunlaştırır ve balı görünüverir göbeciğinden. İnci tanesi gibi. Kavunumuz da vardır ama, şerbeti Kırkağaç düvleklerinden eksiktir. Karpuzlarımız Diyarbakır'ın deve yüklü karpuzlarıyla hiç de bir tartıya konamaz ama içi insanlarımızı serinletir, kabuğu eşeklerimizi. Çekirdekleri de tavuklara yem, hele tuzlanıp kavrulursa, yoksul çocuklarına kışlık çerez olur.