bir kanun meselesi ama bildiğiniz kanun değil belki de bildiğiniz kanundur okuyunca karar verin (okuma süresi yaklaşık 5 dakika belki de eksiktir belkide fazladır)
gecenin ortasında uykundan kanunla kavga ederek uyandın mı? ben de uyanmadım ama uyuyabilseydim muhtemelen ilk defa olacaktı bu.
https://youtu.be/Lnzzomdw5yo?si=naWPq5UKbcXrmIgi
farh fersi'nin meşklerine tutuldum uyumadan önce. sonra kafamda çalmaya başladı. uykum geldi ama düşüncelerim susmadı. kendi kendime dur kanun dur diyerek duruyorum.
ben de yattığım yerden yazmaya karar verdim. Yattığım yerden yazabiliyorum çünkü
epey sonra daha yeni yazmaya başladığım için 66 kelime olmuş. önceden günde 1000 kelime yazmak gibi bir hedefim vardı ama her zaman mümkün olmuyor. 1000 kelime yazı yazsam günüm iyi geçmiş sayılır. beş kilometre de koşsam mesela bunlarla beraber mük olur. mük mükemmel demekmiş. su (kızım) demişti. yeni nesiller kullanıyormuş. mük.
zihnimin kontrolünü kanun ile kavga eden ablam ele geçirdiği için aklıma yazacak bir konu da gelmiyor. hala yapan var mı bilmiyorum, eskiden gazete yazarları okur mektupları yayınlardı. konu bulamayınca oradan iki üç mektup bulup onları yazıyordu yani, belki de uyduruyordu. yazar milletine (bana güvene bilirsiniz) güven olmaz.
insanın herhangi bir şeyden para kazanmaya başlaması kaliteyi de ticari bir mesele haline getiriyor. ticarete bir faydası olmayacaksa, yazının kalitesi konusuna takılmana gerek yok. satıyor mu? aldığın maaşa etkisi var mı? yoksa okur mektubu yayınlayarak da, sağa sola saydırarak da, hiç bir anlamı olmayan laf salatasıyla da, falanca siyasetçiden duyduklarınla da sayfayı doldurabilirsin. gerçek müşterin yayın yönetmeniyle gazete veya derginin sahibi. onlar memnunsa, arada bir yağcılık yapıyorsan veya işte ağzın laf yapıyorsa, sayfaya yazdıklarının bir ölçüsü yok. geçinir gidersin.
doğan gürpınar'ın "türkiye'nin bıyıklı tarihi isimli kitabını okuyorum (tabii ki odf) osmanlı'nın son döneminden başlayarak bıyığın toplumsal önemini, nasıl bakıldığını falan anlatıyor. 90'larla ilgili bölümde, yurgut Özal ve düleyman demirel gibi pek yakışıklı olmayan politikacılar yerine mesut yılmaz (bence özal' dan da demirel'den çirkindi) ve tansu çiller gibi fiziken daha iyi görünen insanların seçilmesinin bir kılık kıyafet siyasetiyle alakalı olduğunu anlatıyordu
kitapta anlatılmamış ama 90'lar aynı zamanda medyanın türkiye'de dördüncü kuvvet olduğu zamanlardı ve bu gazete köşesi dolduran zevat hayli yüksek maaşlar alıyordu. gazete patronu aydın doğan'ın, başbakanı pijamayla karşıladığı zamanlar.
kitapta okuyunca o zamanların ne kadar kabus gibi zamanlar olduklarını hatırladım. bugün muhaliflerimiz kime kızacaklarını biliyor. o zaman biz kime kızacağımızı bile bilmiyorduk. konunun neresinde olduğu belli olmayan demirel'e mi, geriatrik vaka ecevit'e mi, ona payandalık yapan bahçeli'ye mi, şımarık ve kibirli generallere mi, ne yaptığını kendisi de bilmeyen erbakan'a mı, hükümeti parmağında oynatan hüsamettin özkan'a mı kızacaktık? kime muhalif olacağınızı bilemediğiniz zamanlardı. (ben hala hepsine kızıyorum hemde çok küfürlü 😈 bence hepsi tek millet)
şimdilerdeki medyamız sakil ama kötü niyetli değil, düz beceriksiz. propaganda ofisinin elinden bu kadarı geliyor. muhaliflerimiz de çok daha iyi durumda değiller. her iki tarafı da okumayı bırakalı hayli zaman geçti ama türkiye medyası genel olarak önemini kaybetti. tiktok fenomenleri artık gazete yazarlarından daha mühim.
bu cesur yeni dünyada artık eskisi gibi bir muvafakat üretemiyorsunuz. biz post-truth çağına girmedik, biz zaten hiçbir zaman truth çağında yaşamıyorduk. burası türkiye, burada devletin izin verdiği kadar gerçeğe vakıf olabilirsiniz... ben zaten gerçeği de istemiyorum. gerçekler yorucu ve konforumdan, en azından kafa konforumdan ödün vereceksem, gerçeklerden (elbette burası daha uzun bir yazıyı hak ediyor ama sizin içinde kafa konforumu bir kenara tekmelemeyi düşünmüyorum) vazgeçmeyi tercih ediyorum.
bu yüzden türkiye'nin görünür dindarlaşması, görünür dinsizleşmesi, görünürdeki bir takım hallenmeleri bu yüzden bana hep yalan gibi geliyor. bütün dünyayla beraber, en az bizim kadar yalancı robotlarımız da dahil büyük bir yalan fırtınasında yaşıyoruz. sahtelikler çağı.
gece bunu yazdıktan sonra uyumuşum. sabah saatimin dediğine göre dörtbuçuk saatlik kötü bir uykudan uyandığımda kafamda hala farasi'nin kevokum çalıyordu, normalde yürürken müzik dinlemiyorum ama yürürken tekrar tekrar dinlersem unuturum diye tekrar tekrar tekrar dinledim.
(bu arada merak edenler için eşşekname'yi rafa attım belki sonra)











