seen from China

seen from Germany

seen from T1
seen from South Korea
seen from United States
seen from United States
seen from South Korea

seen from Finland

seen from United States

seen from Germany

seen from Türkiye
seen from Russia
seen from United States
seen from United States

seen from Kazakhstan

seen from United States

seen from Germany
seen from China
seen from China
seen from Russia
Kurgusundan çok sinirbilimsel buluşları ve epigramlarını sevdiğim kitap.. ^^
15.11.19
Ergen Beyni!
Ergenlik kendine has düşünce ve davranış şekli olan bir dönem. Hem ebeveynler hem de ergenin kendisi için zor yıllardır bunlar. Bol bol kavga, çekişme, tartışma içeren bu dönem birçok kitaba ,filme konu olmuştur. İnsanların ergenlik döneminde abzürd davranmaları o kadar alışagelmiş bir durumdur ki suç işledikleri takdirde cezai indirim bile alırlar,
Peki evrensel sayılabilecek bu dönem sinir bilimi tarafından ne kadar aydınlatıldı? Her türlü davranış,düşünce,duygu mercek altına alındığına göre , bu üçünün de darma duman olduğu bu özel dönem, sebep-sonuç ilişkisine oturtabilir mi? Ergenliğin evrimsel-sosyolojık temellerine birde biyolojik bilgileri eklenirse neler değişir? Gelecek nesillerin ergenlikleri yeni bilgiler ışığında nasıl atlatılabilir? Gelin hep beraber bu soruların cevabını bulmaya çalışalım.
Önce neden ergenlik diye bir dönemimiz var ondan bahsedeyim size. İnsan tüm memeliler arasından doğduğu gün ve yaşlılığı arasında beyin yapısı en çok değişen canlıdır. Bunun en temel sebebi; ayakta durabilmek ve ellerimizi kullanabilmek için leğen kemiklerimizin birbirine yaklaşması buna bağlı olarak da çok dar olan doğum kanalından bebeklerin doğabilmesi için insan yavrusunun diğer memeli yavrulara göre erken doğmasıdır.
Yani insan evladı doğduğunda olgunlaşmamış bir sinir sistemi ile doğar. Gözler tam görmez, dengeyi sağlayamaz, yürüyemez, dişleri ise çıkmamıştır gibi. Bütün yavrular arasında bizim yavrumuz ebeveynine en bağımlı olandır. Bunun temelinde her şeyde olduğu gibi beynimiz vardır. Diğer canlılarda yavrular tama yakın olgunlaşmış bir beyin ile doğarlar ve bundandır ki o canlıların beyin ile ilgili bütün işlevleri “iç güdü” dediğimiz önceden programlanmış kalıplara uygun olarak çalışır. İnsan evladında ise kişinin “kim” olacağının yanıtı, daha gelişmemiş olan bu beyin yapısının yıllar içerisinde çevre ile etkileşimine göre nasıl değişeceğine bağlıdır....
Bir bebek ve erişkinin beyindeki toplam sinir hücresi sayısı neredeyse aynıdır. Esas fark hücrelerin birbirleri ile kurduğu bağlantıların sayısı,yapısı,kombinizasyonu yani konnektom dadır. Her insanın hayatında en çok beyin bağlantısına sahip olduğu yaş ortalama 2 yaş civarıdır. İki yaşından sonra beyindeki değişiklikler yeni köprüler kurmaktan ziyade, .çevre etkileşimleri (epigenetik) ve kalıtsal (genetik) faktörler ışığında budama dediğimiz bir yöntemle fazla olan köprülerin azaltılması ile gerçekleşmektedir. Yani beyin dokusu asla sabit durmamaktadır. Sürekli olarak bazen artan bazende azalan köprücükler ile deneyimlerimiz, konektomumuzu birşekilden birşekle doğru değiştirmektedir. Her beyin eşssiz olduğu gibi her beyinin her yaştaki konektomuda eşsizdir.
Ergenliğe geldiğimiz zaman bu sürekli olarak değişen konnektomumuz çok özel bir durum sergiler. İstek , arzu , ödül ve haz gibi durumların yönetiminden sorumlu olan bölgeler en yüksek düzeyine ulaşır. Bundandır ki ergenlik dönemi cinsel yönelim, madde bağımlılığı, alışkanlıkların düzenlenmesi, kişilik yapısının genel oryantasyonu gibi konuların sağlıklı ve veya sağlıksız örgütlenmesinde son derece önemlidir. Öte yandan karar verme, mukayese yapma, etrafta olup biteni tartma gibi beyin bölgeleri ise daha henüz çok gelişmemiştir ve gelişimini 25 yaş civarında bitirecektir. Özetlemek gerekirse ergen beyni bir çocuğun aklına ama bir erişkinin isteklerine sahiptir.
En başta anlatığım gibi insanoğlunun beyin yolculuğu en çok şekil değiştiren beyin yolculuğudur. Ergenlik dönemi kişiden kişiye fark gösterse de neredeyse evrensel olarak her bireyin hayatında yaşadığı en ızdıraplı dönemlerden biridir. Bunun temelinde biyolojik yapımız ve az önce bahsetiğim bazı bölgelerin çok bazılarının ise az gelişmiş olmasıdır. Yani aslında son derece doğaldır.
Bir ergeni davranışlarından dolayı eleştirmek , azarlamak aslında biyolojik bir temel ile kavga etmekten farksızdır. Kısa boylu birisine öğle olduğu için kızmak yada doğştan kör olan birisi ile dalga geçmekte en az bu davranış kadar saçma ve çirkindir.
Peki bu biolojik bilgiler ışığında sinirbilimi hem ergen hemde ebeveynler için nasıl önerilerde bulunabilir. Burada iki önemli kelime size çok yardımcı olacaktır. Farkındalık ve iletişim. Çok klişe olduğunun farkındayım ancak anlatmama izin verin.
Farkındalık son yıllarda çok moda bir kelime haline geldi ancak sinirbilimi açısından çok özel bir konumdadır. Orbitofrontal ve frontal korteksimizin temelinde yüklendiği bir alandır ve size az önce anlatığım dengesiz olarak çalışan bölgelerin uyumlu hale getirilmesinde son derece önemlidir. Yani İstek , arzu , ödül ve haz bölgeleri üzerinde inhibitör (engelleyici) bir etkisi olduğu gibi karar verme, mukayese yapma, etrafta olup biteni tartma konularında da exitasyon (artırma) görevi vardır. Yani bütün bu kaosun temeline etki eden bir silahtır.
İletişim ise öte yandan bu kaotic ortamı atlatamadığınız takdirde bu hem bireyin kendi içinde hemde ebeveynler ile yaşadığı çatışmanın daha az zarar ile atlatılmasında çok önemlidir. Yalnız burada iletişim ile kastedilen şey ebeveynlerin sürekli sorular ile ergeni sorguya çekmeleri yada tam tersine ben ona karışmıyorum hiç şeklindeki davranış şekli değildir. Bunlar taruzkar veya ihmalkar ebeveyn davranışlarına en iyi örneklerdir. İletişim ile kast edilen iki denk bireyin birbirlerine kendileri veya çevreleri hakkındaki düşüncelerini , sırlarını, duygularını , fantazilerini iki denk birey olarak karşılıklı bir alışveriş ile ortak pay ve fayda üzerine anlatmalarıdır. Yani ebeveyn ergenin cinsel yönelimi hakkında konuşmak istiyorsa burada masaya yatırılan lk başta kendisi olmalıdır.
Biraz futurizm yapılacak olursa çok yakında birçok utopik veya distopik teknolojiyi her iki taratın eline geçecek gibi. Ebeveynler düşünce okuyabilen kasklara; ergenler ise bunu hakleyen programlara sahip olacak. Farkındalık serumları bioteknoloji dükkanlarında satılacak; ergenler ise bunun antidotlarını techno-torbacılardan alabilecekler gibi gözüküyor. Yani temelinde var olması için bu kadar sebep varken, teknoloji bu uçurumu ancak dahada arttıracaktır.
Son olarak ebeveynlerin bir dönem kendilerininde ergen olduklarını hatırlamalarını istiyorum. Ergenlerin ise beyinlerinde olup bitenlerden dolayı böyle davrandıklarını akıllarında tutmalarını. (ebeveynleri yüzünden değil yani) Bunun çok etkili bir karşılıklı anlaşma olacağını düşünerek yazımı bitirmek istiyorum.
Gelin Canlar Bir olalım..... Bu dünya kimselere kalmaz......
Uzm.Dr.Timur YILMAZ
Güzellik Görenin Beynindedir!
Güzelliğin bilimi : nöro-estetik
"Estetik" güzel ve çirkin penceresinden bakar. Bilim ise doğru, yanlış. Özete kaçmak gerekirse ikisi de birbirinden pek hoşlanmaz . Doğal olan bu. Ortak bir yönüleri , kesiştikleri bir yer varsa; şüphesiz "insan beyni". Bundandır ki sinir biliminin estetik ile uğraşan dalı "nöro-estetik"(neuroaesthetic) , sanatın bir bilimi var mı dır? Neden bazı şeyleri güzel buluruz? Evrensel bir kanunu var mıdır? Güzeli seçen bilinç mi bilinç dışı mıdır? Gibi soruların cevabını da içinde tutabilir. Kararlarımız , duygularımız, anılarımız , kişiliklerimiz , bilincimiz, davranışlarımız gibi "güzellik algımız "da mercek altında.
Sanatın beyin ile ilişkisine ilk dikkati çeken ikisinin paralel tarihçesi. Arkeolojik kazılar atalarımızın beyin hacmi ve uğraştıkları sanat seviyesi arasında bir bağlantı buldular. Çene küçülüp, beyin hacmi arttıkça insanlar önce eşya yapma, sonra onda simetriyi arama, sonra sembolizim ile ona anlam yükleme ve en son estetik arayış şeklinde “sanat” yolculuğuna çıkmışlar. Yani insan beyninin hacmi ile sanat algısı arasında bir orantı var.
Antropolojistler ise güzellik algımızın bambaşka bir biyolojik yanını araştırıyorlar. Güzellik algısını doğal seleksiyon da hem seçen hem de seçilen için bir avantaj olarak görüyorlar . Güzellik bu sayede sağlık, doğurganlık, güç, zeka gibi başka önemli konuların bir göstergesi. Erkek tavus kuşunun kuyruğu, erkek aslanın yelesi ve insanlardaki sakal ikincil cinsel karakterlere iyi birer örnek. Neden ikincil? çünkü bu özelliklerin doğrudan cinsellik ve veya doğurganlık üzerine etkileri yok. Eş seçimi üzerinden etkili.
Kocaman güzel rengarenk bir kuyruğa sahip tavus kuşu dişisine “bak ben sağlıklıyım, genlerim iyi ve iyi besleniyorum yoksa bu kuyruğu bu kadar güzel ve büyük yapamazdım” diye mesaj gönderiyor. Yada yelesi kararmaya başlamış bir erkek aslan dişilerine “tecrübe , dayanıklılık” gibi , yavruları için gerekli özellik önermektedir. İnsanlarda da buna benzer güzellik algısı ve stratejileri mevcut .
Yapılan çalışmalar insanların baktıkları yüzün güzel olup olmamasına karar verirken farkında olmadan(bilinç dışı) dikkat edilen özellikler bulmuş. Birincisi simetri. Simetrik yüz hatlarına sahip insanlar bu testlerden daha yüksek puan alıyorlar. Bunu sosyal ve evrimsel olarak açıklamak gerekirse sebebi çok basit. Simetrik bir yüz daha sağlıklıdır ve özellikle cildi tutan yada ciltte belirti gösterebilen yüzlerce hastalığın kendisinde olmadığının kanıtıdır. Tersi de geçerli; dikkat ederseniz kötü karakterler yüzlerinde yara ile temsil edilirler. Rusların ünlü atasözü “çirkin kadın yoktur az votka vardır” birçok yeni çalışma ile mercek altına alındı. Gerçektende alkolü olduğumuz zaman asimetriyi daha az fark ediyoruz.
İkincisi ortalama gen havuzundan farklı olma, yani melez olduğunuzun göstergesi. Türk erkeklerin sarısın mavi göz seviyor olamaları, vietnam savaşından sonra dünyada ilk defa sayıları binleri bulabilen zenci-çekik göz kırmalarının yüzleri bunlara birer örnek. Burada melez DNA neden önemli onu kısaca anlatmak istiyorum. Bütün bu eşeyli üreme serüvenine milyonlarca yıl önce başladık ve temelinde şu prensip için ortadan ikiye bölünmekten vazgeçmiştik: “bakteriler ve tek hücreli canlılar eşeysiz ortadan ikiye ayrılarak ürüyorlardı ve bu çok kolay bir yöntemdi. Yeni oluşan iki hücre bir önceki ile tıpa tıp aynıydı . Bu ilk başta sorun gibi gözükmeyebilir ancak evrimsel olarak bakıldığında DNA sarmalının hep aynı şekilde hiç değiştirilmeden devam ediyor olması o türü, dış etkenlere uyum sağlama ve hayatta kalma açısından çok zayıf bırakıyordu. Eşeyli üreme bundan dolayı bir avantaj sağladı . Yani insanlar melez ırkları daha güzel bulurken aslında ileride doğacak çocukları için daha geniş bir gen havuzu buldukları için o kişiyi güzel buluyorlar..
Üçüncü özellik ise yüzlerimizdeki hormon etkileri. Erkekler kadınlarda doğurganlık ve genç yaş ile ilgili olan yüz hatlarını beğeniyorlar. İri gözler, dolgun dudaklar, küçük bir çene ve yüksek elmacık kemikleri. Kadınlar ise erkeklerde testosteron etkisi olan sert hatlı çene, yüksek kaşlar ve sağlıklı dişlere önem veriyorlar. Burada yine dikkat ederseniz güzellik algımız aslında sağlık, doğurganlık gibi birçok güzellik dışı etki söz konusu.
Güzellik puanı yüksek olan yüzlerin ortak yönleri bunlar. Fark ettiyseniz kozmetik sanayisi asimetriyi düzeltmek ve göz büyüklüğünü daha iri göstermek için makyaj teknikleri geliştirmiş. Maxfactor ismindeki ünlü markanın kurucusu bu işe kadınların kafalarına geçirdiği hassas bir yüz simetri ölçüm cihazı kullanarak başlamış.
Şimdi hangi yüzlere daha çok güzellik puanı verdiğimizi ve bunun altında yatan biyolojik , sosyo-evrimsel sebepleri öğrendik. Peki güzel bir yüze bakarken beynimizde hangi alanlarda bir uyarılma söz konusu. Yapılan çalışmalar görme merkezinden “anterior insular korteks” ve “orbitofrontal korteks” e görme alanından uyarımların iletildiğini gösteriyor. Bu bölgelerde hemen haz ve ödül merkezlerine iletide bulunuyor. Bu bölgelerdeki uyarılma şekillerine bakarak bilim insanları siz bir resme bakarken onu güzel bulup bulmadığınızı anlayabiliyorlar. Daha da ilginci siz bir resme güzel mi? değil mi? şeklinde bakmıyorken bile beyninizin güzellik açısından sürekli olarak karşıdaki yüze baktığı ve puan verdiği görüldü. Buda neden toplumsal araştırmalarda güzel insanların aslında estetik ile ilintili olmayan konular da bile avantajlı olduklarını anlamlandırıyor. Güzel insanların daha zeki ve dürüst olduğu düşünülüyor bu çalışmalarda ve yine güzel insanların maaş ortalamaları daha yüksek. Daha az ceza aldıkları da gösterilmiş.
Bunun sebebi beynimizin güzellik ile ilgili merkezlerin memeli beyinde yerleşmiş olması ve “benlik” kavramının yerleştiği yerlere göre çok daha eski ve güçlü olmasıdırı. Hayvanlar , dil-yazı-hukuk-devlet-din-ırk gibi kuramlar bizler tarafından yaratılmadan çok daha önce bu gezegende yaşıyorlardı ve bizde bu uzun yolculuğun şimdilik son basamağı olduk. Verimli bir üreme ile ancak hayatta kalabildik. Canlılar bunu; erkek ve kadın da biraz farklılıkla beraber benzer bir “güzel eş seçimi” stratejisi geliştirerek ancak yapabildiler.
Güzellik anlayışımız aristrokatik bir üst benliğin değil, mağra çağından kalma atalarımızın güdüleri tarafından şekillendirilmekte. İstediğiniz kadar güzellik algısını yönlendirmeye çalışın , biyolojik güzellik algımız ile uyuşmuyorsa etkin olamayacaktır. Podyumlarda bir dönem güzellik ikonu olan aşırı zayıf mankenler doğurgan-sağlıklı ilkesine uymadığından ancak birkaç yıl moda olabilmişlerdir. Halbuki binlerce yıllık yazılı tarihimizin birçok döneminde asırlar boyu etki bırakmış ve günümüzde halen etkisi devam eden birçok görsel eserde östrojen-progesteron hormon profiline uygun kilolu kadın karakterler mevcuttur. Leonardo’nun Venüsü buna muazzam bir örnektir.
Peki sinir bilimi ve nöro-estetik ile yakın zamanda neler değişebilir? İnsanlar, devletler, şirketler güzel algısının manüpilasyonü ve yönetimi ile ilgilenecekler midir? Tabiki de evet... Sanal güzellik algısının gerçek olandan bu kadar daha önemli olduğu bir çağda kişiler cep telefonlarına satın aldıkları uygulamalar ile fotoğraflarını, ürünlerini, ilişkilerini, işlerini, fikirlerini; yani hayatlarını “istedikleri gibi” diğer insanlara servis edeceklerdir. Müşteri-Pazarlama ve halk-siyaset ikilileri bunu kendi çıkarı için kullanacaktır. Nöro-pazarlama ile güzellik, elde etme ve haz duyma ile ilgili birçok yöntem zaten kullanılmakta idi ancak bu sefer çok daha güzelmiş gibi hissedeceksiniz. Sanatçılar sinir bilimi kurumlarına başvuracaklar ve eserlerini yeni teknolojik imkanlar ile taçlandıracakarlardır.
İnsan , insan üstü bir varlığa doğru evrimleşirken bunu sadece bilim ve etik çerçeve de “daha doğru daha iyi” bir varlığa dönüşerek değil; daha güzel bir varlığa da dönüşecektir.
Ancak üçünüde başarabildiğimiz zaman fani insan dönemi nihayet bitecektir ve bitmelidirde. Dünya ve Uzay yeni insanın doğuşunu bizimle birlikte seyredecektir.
Yediğin şey SEN MİSİN?
Almanların ünlü ata sözü “du bist was du isst” yani “Ne yersen o’sundur” sinir biliminin mideyi ikinci beyin ilan etmesinden dolayı yeniden gündemde ve bu sefer eskisinden çok daha sağlam argümanları var.
Modern bilim sayesinde artık beslenmeyi sadece enerji kaynağı ve yapı taşlarını yenilemek için yapmadığımızı biliyoruz. Yediklerimizin ruh halimiz, davranışlarımız, sağlımız, kararlarımız, siyasi ve dini görüşlerimiz ve bütün bunların yorumlanmaları üzerine etkileri olduğu gösterildi. Beslenme tedavileri depresyon, bunama, parkinson ve kanser gibi ilaçların bile etkilerinin son derece sınırlı olduğu hastalıklarda kullanılıyor.
Yeni bilgiler ışığında sindirim sistemimizi bir nörolog gözüyle sizlere anlatmama izin verin. Mide ve bağırsaklarımızda bir kedinin beyninde bulunan sinir hücreleri kadar sinir hücresi ve bir domuz beynindeki nörotransmitter çeşitliliği kadar nörotransmitter mevcut. Bu yapıları ilk inceleyen bilim insanları “gereksiz” gibi gözüken bu sinir ağının tek işlevinin bağırsakları hareket ettirmek ve sindirimi düzenlemek olmadığını anlamışlardı. Teknolojinin ilerlemesi sayesinde artık bu “ikinci beyin” dediğimiz yapının birçok önemli görevi bulundu
İkinci beyin esas beyinimiz ile iki yönlü bir iletişim halinde. Yani sürekli olarak elektromanyetik hızda mesajlaşıyorlar. Mesela mutluluk hormonu dediğimiz seratonin’in %90 nı bağırsaklarda üretilip bu sinir yolakları ve dolaşım ile yukarı beyine yollanıyor. Erkeklerin kalbine giden yol midelerinden geçer o kadar da yanlış bir tanımlama değilmiş. Bu iki beyin arasındaki iletişim köprüsü olan “vagal” sinirin uyarılması yada kesilmesi durumunda epilepsiden depresyona birçok “ruhsal” hastalığın tedavisi yada tetiklenmesi mümkün.
Öte yandan ikinci beynimizin orta boşluğunda yemek atıklarının olduğu bölgede mikrobiyata denilen bir bakteri ve DNA-RNA havuzu bulunmaktadır Bu havuz vücudumuzdaki toplam hücre miktarının 10 katıdır. Yani kendi DNA’ mız kendi bedeninde azınlıkta. İnsan davranışlarının temelinde DNA ve onun ürünlerinin ne kadar önemli olduğu düşünülürse ve mikrobiyatanın DNA cümbüşünün sadece bağırsak boşluğunda kalmadığı bilgiside buna eklenince insan davranışlarında beslenmenin etkisinin ne kadar önemli olduğu anlaşılacaktır.
Birinci beyin ve ikinci beyinin aralarındaki bağlantı ve mikrobiyatanın davranışlarımız hatta anılarımız üzerine nasıl etkide bulunduğunu anlatmak için yapılmış iki deneyi sizlerle paylaşmak ve sonrasındada bütün bu bilgiler ışığında nasıl beslendiğimizin sağlığımız ve kişiliğimiz üzerine etkisini ve belkide en önemlisi tükettiğimiz hayvansal gıdaların kaynağı olan “canlılara” uyguladığımız çağdışı işkence ve soykırımın nasıl insanı etkilediğini tartışalım.
Birinci deneyimiz hafıza ve yediğimiz gıdalar arasındaki ilişki hakında. Bu deneyde bilim insanları solucanları bir labirente yerleştiriyorlar. İki yön var karşılarında . Ya bir tarafa gidip hayatta kalacaklar yada diğer tarafa gidip elektrik şoku nedeni ile ölecekler. Bu deneyi 100 solucan ile yapıyorlar ve defalarca tekrarlıyorlar. Solucanlar her seferinde istatistiksel bir fark yaratmayacak şekilde ortalama %50 %50 eşit dağılarak ilerliyorlar. Sonra bu deney modelini değiştirip ilk model de ölen solucanları sıfır kilometre bam başka solucanlara yediriyorlar. Ve bu labirente daha önce hiç girmemiş bu sıfır kilometre solucanları labirente bırakıp ne yapacaklarına bakıyorlar. Esasen beslenme ve hafıza -zihin-tercih arasında bir ilişki yoksa bu yeni solucanların tıpkı bir önceki deneyede olduğu gibi yine eşit dağılmaları gerekmektedir. Ancak sonuç böyle çıkmıyor. Solucanlar “nedense” elektrikli ölümü daha az oranla seçiyorlar.
Bu deneyde solucanların ölen akranlarının düştüğü hataya nasıl daha az düştüklerinin açıklanması gerekiyor. “Nasıl oluyorda bir solucan bir başka solucanın et parcalarını yiyip onun ölümüne sebep olan tehlikeden uzak kalmayı tercih edebiliyor? “ . Hafızanın proteinler ile ilişkili olduğu biliniyor. Canlılar anılarını ve öğrenme davranışlarını beyinlerindeki hücrelerde proteinler depolayarak ve onları fosforluyarak gerçekleştiriyorlar. Özellikle solucanlar gibi ilkel hayvanlarda ilkel bir bağırsak bulunduğundan bu hafıza proteinlerinin daha az parçalanarak emilmesinden hafıza ilintili proteinlerin zaten yine daha az gelişmiş olan solucan sinir sistemine alınması ve bu sayede yeni solucanların elektrikli yolu daha hiç tecrübe etmeden hatırlayıp seçmemeleri en olası teori.
Bu deneyin insan ve beslenmesi ile ilgili ne gibi çıkarımları olabilir? Yani yediğimiz gıdaların sadece yapı taşlarını tüketmiyorsak onların genetik, epigenetik ve kazanılmış tecrübelerinide tükettiğimize göre acaba özellikle hayvansal gıdalarda tüketilen canlıların tıpkı bu solucan deneyinde olduğu gibi “anıları, korkuları, hüzünleri,öfkeleri,acıları” bize aktarılıyor olabilir mi?
Bu teorimi klasik bilim adamlarının hemen çürütmeye çalıştıklarını ve itiraz edeceklerini düşünebiliyorum ancak çağımızda klasik bilim adamının fizikteki Newton kadar hatrı sayılır bir revizyona ihtiyaç duyduğunu unutmamak lazım. Ben yinede onların itirazlarını sizlere dillendireyim.
Bu teorime ilk itirazları solucanların ilkel oluşu bizim ise sözde ilkel olmayışımızdan dolayı , solucanlardaki kadar geçirgen bir bağırsak yapımızın olmadığı olacaktır. Tükettiğimiz hayvanlarda solucanlar kadar ilkel olmadığı için bu örneğin geçerli olamayacağını söyleyeceklerdir. Hata sonrasında tükettiğimiz gıdaların genetik materyallerinin, proteinlerinin ve diğer yapıtaşlarının en küçük parçalarına kadar parçalandıktan sonra emildiğini ve bundan dolayı solucanların bu örneğinin insanlar için geçerli olamayacağını söyleyeceklerdir. YANILIYORLAR
Bi kere yediğimiz gıdaların genetik materyallerinin en küçük yapı taşlarından çok daha kompleks formlarının bile sindirim sistemimizden hem de sinirler aracılığı ile vücudumuza alındığı ; hatta bize yabancı bu protein parçacıkları ve genetik materyallerin alzheimer , parkinson ve ALS gibi hastalıkların sebep sonuç ilişkisinde yer aldığı gösterildi. Yani yediğimiz gıdaları en küçük yapı taşlarına ayırmıyoruz.
Bu demek oluyor ki tükettiğimiz bir tavuğun etini yediğimiz zaman özelliklede o tavuğun sinir sistemine ait parçalarında (ki aslında santral ve periferik sinir sisteminin olmadığı neredeyse hiçbiryer yok) tükettiyoruz. O tavuğa ait hafıza proteinleri ve belkide daha bulamadığımız bir sürü duygu proteinleri veya onların kalıntıları mevcut. Ve biz bu tavuk etini tükettiğimiz zaman bazen bu protein veya genetik materyal kalıntılarınıda kendi sinir sistemimize aktarıyoruz. Yani beslenirken sadece tavuğun enerji ve yapı taşı kaynaklarını değil “ruh-tin-zihin-nörokimyasal elektrik fırtınasından sorumlu biyolojik molekülleri” diyebileceğimiz kısımlarınıda kendi benzer bölgelerimize ulaştırıyoruz. Muhtemelen avcı toplayıcı bazı yamyam kabilelerin “güçlü savaşçının kalbini yersen onun cesareti sana geçer” mitosunun altında yatanda benzer mekanizmalardır.
İkinci deneyimiz ise tükettiğimiz gıdaların ve antibiyotiklerin, bağırsağımızdaki iyi huylu bakterilere dolaylı olarakta davranışlarımız üzerine etkisi ile ilgili. Bu deneyde de farelerin bağırsaklarındaki bakterilerin yanına bir toksoplazma türevi bakteri yerleştiriliyor. Dikkat ederseniz farelerin ne genetikleri nede büyüdükleri sosyal çevre değiştirilmiyor sadece bağırsaklarındaki bir bakteri değiştiriliyor. Deney sonucunda mikrobiyataları değiştirilen bu farelerin doğal avcıları olan kedilerden korkmak yerine büyük bir sevgi besleyip onlarla oyun oynamaya çalıştıkları ve deney sonucunda da çoğunun kediler tarafından öldürüldüğü gözlemlenmiş.
Evet ne oldu yine o klasik bilim adamlarına? Nerede o davranışçı Freud’iyan lar, genetik davranışçılar? Burada fare doğal avcısı olan kediden korkmak kadar ilkel ve eski bir davranışı sadece bağırsaklarında yaşayan bir bakteri türünü ekleyerek değiştirebildiniz. Ne genetiği ile oynandı nede sosyal çevresi ile nede seanslar yapılıp çocukluk travmaları ile yüzleştirildi.
Bu deney çok etkili bir şekilde tartışmasız olarak davranışlarımız ile bağırsağımızda ki mikrobiyata arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Davranış paternlerimizin , bırakın yediğimiz gıdalar ile ilişkisini ; özelliklede gereksiz kullanılan antibyotikler sebebiyle sürekli olarak yapısını bozduğumuz bağırsağımızda yaşayan bakterilerimizin ne kadar ilintili olduğunu göstermektedir.
Tükettiğimiz hayvansal gıdaların kaynağı olan hayvanlara tarım çağının başından beri ama özelliklede son yüzyılda uyguladığımız şiddet, hapsetme, anneden erken ayırma, acı çektirme, kötü beslenme, işkence etme, genetikleri ile oynama, onları sosyal ilişkilerinden yoksun bırakma gibi sözde “insancıl” (esasen insanı insan olduğu için utandıran) yöntemlerimizden dolayı bugün sofralarımız da bulunan hayvansal ürünlerin zaten sağlıksız olduğunu ve hipertansiyon, şeker hastalığı, bunama, şizofreni , parkinson, kanser gibi birçok hastalığa sebep olduğunu zaten biliyorduk. Şimdi bu yeni bilgiler ışığında tükettiğimiz gıdaların kaynağı olan hayvanların mutsuzlukları, bozulmuş ruh halleri, üzüntüleri, acıları, öfkeleri de bize aktarılıyor olabilir mi şeklinde bir soru sormanın çok da yanlış olmadığı kanaatindeyim.
Kadın Beyni Erkek Beyni
Kadın beyni ve erkek beyni arasında fark var mıdır?
Aklınıza bir sürü cevap ve soru (bu sıra ile yazdım) geldiğini düşünebiliyorum. Bu konu yıllardan beri tartışılmıştır , bilimin ve diğer insan kurgularının tartışma konularından birisi olmuştur.
Baştan kısa br cevap vermek gerekirse çok çok büyük bir kısmı aynı ve farklarda ancak çalışmalardaki denek sayısı yükseldikçe ve çok hassas yöntemler kullanıldığına gösterebiliyor. Ancak insanlar arasındaki DNA benzersizliğinin sadece binde bir olduğu düşünülecek olursa pozitif bilimler bakış açısından “çok az” ın “çok da az olmadığı” hatırlanmalıdır.
Özellikle son yıllarda teknolojik gelişmeler sayesinde artık insan beyninin hem yapısı hem de çalışma prensipleri mercek altına alınıyor ve eski medeniyetlerin mitolojik - dinsel öyküler ile anlatmaya çalıştıkları konular bilimin sıradan bilgileri arasında yerlerini buluyor.
Sinir bilimi (Neuroscience) bu yüzyılın en önemli bilim dalı olup insan davranışılarının temelinden , bunama - parkinson gibi hastalıkların tedavisine; yapay zekadan , aşkın biyokimyasına kadar birçok konuyu incelemektedir. Kadın ve erkek beyninlerinin farkları da bu konulardan bir tanesi.
En eski çalışmalar bile kadın beyni ve erkek beyninin ağırlık farkı olduğunu göstermişlerdi; ki bu bilgiler bilim insanlarının kilisenin baskısı yüzünden mezarlıklardan ceset çaldığı döneme aiti. Beyinleri tarttıkları zaman gerçektende erkek beyinleri biraz daha ağırdı. Cinsiyetçi ilkel bakış açısının dogmatik propagandasına bir dönem malzeme olduysa da bu bilgi, basit matematiksel denklemler ile bunun orantısal bir fark olduğu görüldü. Erkeklerin kalpleride daha büyük yada anüsleri.yani????
Yeni çalışmalar artık beyini oluşturan sinir kümeciklerinin nasıl iletişim kurduğunu hangi nörotransmiterleri kullandıklarını ( haberleşmek için neyi kullandıklarını), hangi nöronların yüksek enerji kullandığını rahatlıkla gösterebiliyor. Hatta hangi işi yaparken yada hangi duyguyu yaşarken beynimizin neresinin çalıştığını yada beynimizin neresini uyarıp-engelleyip hangi tepkileri görebileceğimizi biliyoruz. Peki bütün bu araştırmalar, deneyler, görüntülemeler sonucunda ne tarz farklılıklarımız var ; bakalım...
Kadınların Prefrontal Cortex denilen evrimsel olarak en yeni beyin tabakamız olan bölgeleri ,daha gelişmiş ve daha aktif.Prefrontal Cortex beynin en ön tarafında bulunur ve “insanı insan yapan” bölge denir. Kadınlar insandır derken Neşet ERTAŞ aslında çok doğru bir tesbitte bulunmuş. Bu bölge plan yapma, mukayese yapma , dikkat gibi bilişsel işleri üstlenmiştir ve kadınların neden bu konularda erkeklerden daha az zorlandığınıda açıklamaktadır. Prefrontal Cortex imiz iyi çalışıyorsa dikkat , zeka, algı,plan yapma, kompleks görevleri arda arda yapma gibi becerilerde iyizdir. Tam tersine bu bölge travma yada nörolojik bir hastalık nedeni ile zarar görmüşsede bu görevleri zor yapma hatta yapamama bile gözlemlenir.
Kadınların diğer ön plana çıkan beyin bölgeleri ise LİMBİK SİSTEM olarak bulundu. Limbik sistem demin bahsettiğimiz bölgenin aksine çok ilkel ve evrimsel olarak yaşlı bölgelerimizden biri. Duygularımız ile ilintili bu bölge ; sevgimiz , öfkemiz , korkumuz ve heyecanlarımız ile ilintili. limbik sistemin ne olduğu anlatılsa ve sizce hangi cinsiyette bu bölge daha faaldir diye sorulsa , çoğumuz “kadınlar” diyecektik zaten.
Üçüncü bölge tabiki hafızadan sorumlu “Hippocampus”. Bu bölge hafızamız ile ilintili ve yine en çok limbik sistem ve prefrontal cortex ile köprüler kurmaktadır. Kadınların hafıza yetenekleri bildiğiniz hardware özelliği yani .
Bu üç sistemin yani prefrontal cortex, limbik sistem ve hippocampus bölgelerinin kadınlarda daha aktif olması “kadın zekasi” diyebileceğimiz olgunun neden sonuç ilişkisinin anlaşılması için çok önemli. Yani kadınların daha mantıklı , daha planlı, duygusal elementelerin daha önemli olduğu ve hafızlarının özellikle bu alanlarda daha iyi olması tesadüf değil.
Bağlantılarına gelince kadın beyni sağlı - sollu olarak daha yoğun bir iletişim şeklinde. Yani konusma - mantık - hesap gibi sol beyin özellikleri , hayal gücü-sanat-yaratıcılık gibi sağ beyin özellikleri ile sürekli olarak yoğun bir iletişim halinde. Kadınların farklı konulara farklı disipliner yaklaşım gösterebilmeleri bundan. Mesela futbol seyrederken bu sporun hiçbir heyecan yada estetik barındırmadığını düşünebiliyorlar.
Erkek beyninde ise görsel alan dediğimiz bölgeler daha aktif. Erkeklerin etraflarını anlamaları ve algılayabilmemeleri için görsellik çok önemli. Yine erkeklerin neden televizyon , bilgisayar oyunuları ve pornografiye daha düşkün oldukları ortada. Yani erkekler size “benim için dış görünüş önemli değil” diyorlarsa büyük ihtimalle yalan söylüyorlardır yada iddaa etikleri kadar maskülen bir beyine bulundurmuyorlar.
Yine erkeklerin ince motor beceriler dediğimiz bölgeleride daha gelişmiş görüldü. Yani eşya yapma ve kullanma , ok atma , piyano çalma; bunlar el becerisi gerektiren işlevlerdi ve erkek olarak bunları yapabilecek donanımı yüzbinlerce yıl içerisinde evrimleştirdik.
Erkeklerin sadece bu iki bölgesi daha gelişmiş değil aynı zamanda beynin önünde bulunan motor beceriler ve koordinasyon bölgeleri , beynin arkasında bulunun görsel alanlar ile yaptıkları bağlantılar (köprüler) daha fazla. Yani erkek beyni daha çok önden arkaya ve arkadan öne doğru iletişim kuruyor ve görsel alanlar ile el becerileri yoğun bir elektriksel sohbet içerisinde. Sosyo-Evrimsel olarak düşünüldüğünde bu çok mantıklı çünkü ceylanın kafasına taşı denk getirmek zorundaydı erkek .
Başta da dediğim gibi “bir galaksi” büyüklüğündeki beyinlerimiz aslında çok benzerler. Yukarıda anlattığım farklar büyük bir okyanusdaki su birikintileri büyüklüğünde ancak sizde kabul edersinizki kadın ve erkek davranışları - düşünceleri-algıları-karakterleri üzerinde ciddi etkiler yaratmaktadır.
Kadın erkek farkı hem beyinsel hemde bedensel olarak “iş bölümü” dediğimiz evrimsel bir ihtiyaçtan doğmuştur ve bırakın insanoğlunu yada maymunları hatta memelileri ; balıklardan bile daha eski bir tarihçesi vardır. Bu tarz çalışmalar çağımızın cinsiyet eşitliği yada denkliği propagandalarının anlamsızlığını tekrar vurgulamaktadır. Kadın ve erkek farklıdır, önemli olan eşit değil ; bu farklılıklara rağmen uyum ve düzen içinde yaşayabilmemizdir. İnsan hakları adı üstünde olduğu gibi “cinsiyet üstü” bir kavramdır ve bırakın iki cinsiyeti, cinsiyetsizliği yada çoklu cinsiyeti bile kapsayan evrensel bir olgudur . (peşin peşin söyliyeyimde cinsiyetçilik karşıtı dahada cinsiyetçiler gücenmesin)
Şahsen bu tarz çalışmalar sayesinde milyonlarca yıldır gezegenimizin en popüler çatışma konusu olan kadın-erkek maçının çok daha adil , zevkli ve fairplay çerçevesinde oynanacağını umuyorum.
Nöroloji Uzmanı Dr. Timur YILMAZ 08.09.2017
Gerçeklik! O da ne?
Bazen yolda yürürken anneniz yada babanızın yüzünü anımsayıp kısa bir süreliğine yabancılık çektiğiniz olur mu? Aynada gözlerinizin içine bakıp orada umduğunuzu bulamadığınız? ” Aah ! bu anın aynısını daha önce yaşadım” diye düşünüp geleceğin tamda kurguladığınız gibi ilerliyor olması gıcık ettiğimi hiç sizi?
Gerçeklik nedir? gerçek? kim bu kelimeyi ilk icat etme ihtiyacı duydu acaba? Tabi ki de bu kelime tıpkı tüm kelimelerde olduğu gibi ona inanmayan biri tarafından uyduruldu. Gerçeklikle ile ilgili şüphesi olmayan biri, bu olguyu düşünüp, bunu temsil etmek için bir kelime kullanma ihtiyacı duyar mıydı?
Kırmızı rengin ışığın hangi spektrumundan doğduğunu biliyoruz. Retinada foto reseptörleri nasıl etkilediğini ve optik sinir üzerinden thalamusa oradan da beynimizin hangi bölgesine gittiğini . Bu bölgelerin sonradan nasıl hafıza için hippocampüse, duygu için limbik sisteme köprüler attığını elişmiş grüntüleme yöntemi sayesinde görebiliyoruz. Bu kelimeyi ilk öğrendiğimiz gün semantik hafıza bölümümüzü bunu kodladığını biliyoruz.
Bu bölgelerin neresinde bir hasar olursa ona göre kırmızı ile olan ilişkimizde değişiyor, bunu da biliyoruz. Retinadaki foto reseptörü kodlayan gende bir defekt bizi kırmızıya karşı duyarsız yaparken optik siniri tutan bir hastalık renk ayırmadan bizi kör yapabilir. Thalamusun bir inmesi kırmızıyı yanlış bilgilendirmemize , hippocampus bölgesindeki bir nedbe dokusu ise kırmızı ilişkili epileptik nöbetlere sebep olabiliyor.
Artık kafanıza bir kask takıp aklınızdan hangi renklerin geçtiğini bilebiliyoruz. Kırmızı da bunlardan biri. Dna virüsünün genetik materyalini istediğimiz gibi değiştirip bununla fareleri enfekte ediyoruz; optin genini farenin bazı beyin bölgelerine yerleştirsin diye. Bu değişiklik sayesinde farenin gözüne kırmızı ışık tutup davranışlarını yönlendirebiliyoruz. Korku yada cesaret verebiliyoruz. Buna optogenetik deniyor.
Kırmızı hakkında bu kadar şey biliyoruz ama şundan da tama yakın eminiz ki herkesin gördüğü kırmızı aynı değil...
Şimdi, bu renk için söylediklerimin hepsini bütün duyularımıza, duygularımıza, davranışlarımıza uyarlayalım....
Gördüklerimiz, işittiklerimiz, his ettiklerimiz, anılarımız, kararlarımız...
Gerçeklik algısı tama yakın bir yalandır.
Yalan olmayan kısmı benim yukarıda yazdığım kısmı..
Ölümsüzlük Mümkün mü?
Tek hücreli hayat zamanında ne ölüm vardı nede yaşlanma. Sonuçta bir bakteri ortadan ikiye ayrılıyor ve eskisinin yerine birbirinin aynısı iki tane yeni bakteri ortaya çıkıyordu. Buna ölüm demek mümkün değil. Sonra birkaç milyar yıl geçti. Ortaya üreme ve onun kardeşi ölüm çıktı.
“Ölüm”; bunun kendi başına birgün geleceğini, prefrontal kortexi sayesinde öngörebilen homo-sapiensin en çok merak ettiği şey haline geldi. Tabi ki ölümsüzlük de...
Peki Ölümsüzlük mümkün mü?
Bu soruya cevap verebilmek için önce ölümün sonrada ölümsüzlüğün tarifini yapmak gerekiyor. Zira herkesin aklına aynı şeyler gelmiyor bu konularda .Terim zeminin de ki bu belirsizlik bu soruya cevap vermeyi neredeyse imkansız kılıyor.
Ölüm genellikle hayatın bitmesi olarak tarif edilse de bu temelinden yanlış bir yaklaşımdır. Ölüm ve hayat canlılarda sürekli olarak git geller ve döngüler ile iç içe geçmiş kardeş olgulardır ve birinin olmadığı yerde öteki olamaz. Taşlar ne yaşar nede ölür mesela. Hayat ve ölümün zıt olduğu düşüncesinin yaygınlığının ana sebebi; ölüm anından itibaren bilincin artık devam etmediği savıdır. Bakalım gerçekten de ölüm böyle mi?
Ölüm , tıp insanları için bile yüzyıllar içerisinde farklı sebep sonuç ve klinik bulgular ile tanımlanmaya çalışılmış. Önce solunumun durması diye tarif edilmiş ancak solunumu durup geri dönen hastalar olunca bu fikirlerinden vazgeçmişler. (bilimin en sevdiğim yönlerinden birisi) Sonra kalbin durması demişler ancak kalbi durup geri gelen vakalardan sonra yine fikirlerini değiştirmişler. Sonra hem teknolojik gelişmeler de ki sıçrama hem de kümülatif tıp bilgisinin muazzam kitle etkisi ile gözler kulaklarımız arasındaki pembe jölemsi organa yönelmiş.
Beyin; bilinç, zeka, ahlak, bilgi, davranış, seçim, dürtü gibi birçok hayati olgunun merkezi olduğu gibi ölümünde merkezi. Çok basit ve öyküsel bir örnek vermek gerekirse : bir kamyon size çarpar ve bedeniziniz parçalanır ancak beyniniz sağlam kaldığını varsayalım. Kafanız hemen başka bir vücuda transplante edilse ölmezsiniz. Zıttından yola çıkarak, zihin-bilinç ikilisinin beyin ortamından yok olması veya burayı terk ettmesine ölüm demek yerinde olacaktır.
Farkındalığınız , düşünmeniz, duygularınız, anılarınız ,tercihleriniz yani hayatınız beyninizdeki milyarlarca hücrenin ve onların katrilyonlarca bağlantılarının (konnektom) elektromanyetik yazılımsal kompozisyonudur. Bu birlikteliğin devamlılığı geri dönüşümsüz olarak bozulduğunda ölürsünüz.
Böyle bakıldığında ölümsüzlük için beyni bir kavanozda yaşatabilmek, onu hayatta tutabilmek için diğer bütün organların yenileri ile değiştirilmesi yada en temelinden bir yöntemle mesela genetik müdehaleler ile vücut ve beyini hasarsız yıllanabilen yöntemler sıralanabilir. Bunlar organik ölümsüzlük bilim kurgu senaryolarıdır ve cyborg filmleri yada genetik-bilim kitapların da çokça kullanılmıştır.
Ancak özellikle yapay zeka ve bio-techno-yazılımsal gelişmeler ışığında ölümsüzlüğümüzün bambaşka bir olasılığı gündem de bu aralar. Buna inorganik ölümsüzlük projeleri denebilir. Ray Kruzweil’in Singularty teorisi ve çok sevdiğim filmlerden “Chappie”(2015) ila “Transcendence”(2014) de bu ölümsüzlük formundan çarpıcı şekilde bahsedilmiştir.
Bilincimizin ve zihnimizin organik ; dolayısı ile sonlu olan ortamından , yazılımsal yöntemler ile bir makinaya , bilgisayara veya internete aktarabildiğimizi varsayalım. Bu durumda bu yazıyı yazan “Timur” her ne kadar birgün ölüp gidecekse de ; 1000 yıl sonra bu Timur’ un zihnini taşıyan bir robot ya da bilgisayar , bu yazıya baktığında “ben yazdım bunu” diyecektir. Ölümlü Timur’un fotoğrafına nette bir yazılım bulutu şeklinde dolanan Timur “benim resmim” diyecektir.
Bir kez ölümsüzlük böyle elde edildikten sonra uzayda yolculuk ve başka gezegenlere taşınma çok sıradan bir görev olacaktır. Zira bilgisayar çiplerinin nefes almaya yada suya ihtiyacı yoktur.
Ölümsüzlük bu durumda size mümkün gelmeyebilir ....
Tıpkı uçmak, aya yolculuk ve kalp naklinin mümkün olmadığı gibi.....