‘Sen hiç ağlar mısın?’ demişti bana. Evet, mesela Sertap Erener’i Eurovision şarkı yarışmasında izlerken ağlamıştım, dedim. On beş yıl önce desene, demişti gülümseyerek. Ben susmuştum.
Simsiyah giyinmişti. Uzun yeleği, güzel bacaklarını saklama konusunda çok da başarılı sayılmazdı. Baktığında insanı insanlığından utandıran şahane bakışları ve bakışlarını demir parmaklıklar arasındaymış gibi hapseden uzun kumral saçlarıyla, sadece göz göze gelirken özgür olduğunu düşündüğüm bu çekingen, bana göre tutsak yabancı kadın, yanımda sakin sakin oturuyordu ve habire gülümsüyordu. Nereye gidelim diye sordum. Çünkü ne o şehri, ne de onu tanıyordum. Kahve içebileceğimiz bir yere gidelim dedi.
Kahve içeceğimiz bir yere gittik, siparişlerimizi verdik ve o an arka masada bir tanığını olduğu fark etti. Henüz beni bile tanımıyorken, tanıdığına beni tanıştırması pek de mantıklı gelmediğinden, sandalyesinin yerini değiştirdi.
Kalabalığa arkamızı döndük ve yola karşı kendimizi soyutlayarak oturduk. Tedirgindi, hem beni tanımadığından, hem de arka masadaki tanıdığının onu tanıyıp tanımadığından dolayı yaşadığı panik duygusunu gizlemeye çalışırken benimle de sohbet ediyordu. Yine de gülümsemesini bozmadı ve hiç oralı olmamaya çalıştı ilk beş dakikadan sonra. Zaten buralara ait bir kadın gibi de durmuyordu.
Şarap ve peynir tabağı söyledik. Yaşadıklarının küçük bir kısmını özetledi ve benim bünyem alkolü kaldırsa bile, onun ayık kafayla yaşadığı yakın geçmişini kaldıramadı. Ne kadar küçük şeyleri büyüttüğümü, onun hikayesini dinlerken ağzım açık bir şekilde anlamaya çalışıyordum. Birçok düşüncemden utanmaya başladım, o anlatıyordu. Belki küçük bir ayrıntı ama haddinden fazla güzeldi. Çünkü yere doğru bakan utangaç gözleri, konuştukça kendine hayran bırakan bilgisi, kendisiyle dalga geçecek kadar olgun davranışları, kıvrak zekası, konuşmasına tat versin diye üzerine hafif serpiştirdiği mizah yanı ve erdemleriyle, bir kişi olmasına rağmen ruhumda o kadar kalabalık bir yer tutuyordu ki, güzelliği kapının eşiğinde bir hayli uzun süre beklemiş ve sıraya en gerilerden girebilmişti. Haddinden fazla güzeldi ve güzelliği umurumda bile değildi.
Tarihten konuştu, yaşatmaya çabaladıkları kültürlerinden, hayatının sonuna kadar çalışsa da ödeyemeyeceği borçlarından ve kısa bir süre öncesine kadar dudak uçuklatacak derecede zengin olduğundan. O kadar hayat doluydu ki, içinde haylaz bir kız çocuğu, muzurluklar yapıyor, gülüyor, hayatı bir oyun bahçesi gibi gördüğünden, yere her düştüğünde acımadı ki diyerek daha güçlü bir şekilde ayağa kalkıyordu.
Nasıl ki kadınlar güçlü erkeklerden etkileniyorsa, erkekler de güçlü kadınlara hayranlık duyuyordu. Hayatın hiçbir şekilde acıtamadığı bir kadını, şanslı olan ve kıymetini anlayabilen azınlık erkekler, hayatlarına almak için hayatlarını zindana çevirmiyorlar mıydı? Galiba hayatın hiçbir şekilde acıtmadığı bir kadını etkileyebilmek için, hayatın, canını çok yaktığı bir erkek olmak gerekiyordu.
Şarap içtikten sonra kahve içmek için mekan değiştirdik. Gözyaşlarını tüketmiş olan kadın ‘Sen hiç ağlar mısın?’ demişti bana. Evet, mesela Sertap Erener’i Eurovision şarkı yarışmasında izlerken ağlamıştım, dedim. On beş yıl önce desene, demişti gülümseyerek. Ben susmuştum. Farkında mıydı bilmiyorum ama namlunun ucunu göstermiş gibi geldi bana.
Ordan kalktıktan sonra şehri dolaşmaya başladık. Yolumuzu navigasyondan bulmaya çalışıyorduk ama nereye gittiğimizi ikimiz de bilmiyorduk. Yol kenarında durduk sigara içmek için ve indik arabadan. Kapkaranlık bir yerde şehri seyrediyorduk. O çekingen tavırlarıyla beni büyülemeye devam ediyordu.
Yan yanaydık ve söz bitmişti. Şu an aklından ne geçiyor dedi bana. Bunu gerçekten bilmek ister miydin dedim. Tabi ki dedi. O an nerden geldiğini bilmediğim bir cesaretle iyice harmanlanmış garip bir dürtüyle ona sarıldım ve sana sarılmak geçiyordu aklımdan dedim ve ekledim tabi bu sarılma anı güzel başlayan akşamımızı berbat etmeyecekse. Çünkü ben de çekiniyordum ve bana ruhunu bu kadar net bir şekilde göstermiş bir kadına karşı güzel davranmak istiyordum. O sustu. Farkında mıydım bilmiyorum ama namlunun ucunu göstermiş gibi geldim sanki ona.
Tekrar arabaya bindik ama bu kez iki yabancı olarak değil de, birbirlerine sarılmış tek bir kişi olarak. Dudaklarının botokslu olmadığını dudakları ağzımda sessizce konuşurken öğremdim. Sonra yeni banyo yapmış olduğunu öğrendim burnum saçlarında bir saç fırçası gibi gezinirken ve ellerinin ne kadar yumuşak olduğunu öğrendim, ellerim onun sıcak ellerini bir nebze de olsa ılıklaştırmaya çalışırken. Şimdi ne hissediyorsun diye sordu bana. Ben de, sanki 2003 yılındayız ve Eurovision finalinde Sertap Erener’i izliyorum dedim, hayranlıkla ona sarıldığımda. Demek ki ağlayabiliyormuşum değil mi, demek ki on beş yılda bir değilmiş demek zorunda kaldım gözyaşlarım onun yanağından üçgen çenesine doğru bir çizgi çizdiğinde. Ben mutluluktan ağlıyordum gözyaşlarını kurutmuş kadın da benim yanaklarımı ıslatmaya başladığında. Namlu ateş almıştı. İkimiz de istemsiz olarak bize biçilmiş rolleri en iyi şekilde yerine getirmeye çalışıyorduk, kendi oyun bahçemizde. İçimdeki haylaz çocuk, tek başına oyunlar oynayan muzur kız çocuğuyla çok iyi arkadaş olmuşa benziyordu. Biz de oyun parkında onları izliyorduk adeta. Saatlerce oyunlar oynadı iki küçük çocuk ve biz büyük bir keyifle onları izledik.
Veda vakti geldiğinde arabadan ikimiz de inemedik. Beni öptü, iner gibi yaptı, sonra tekrar öptü, sonra tekrar inmeye çalıştı ve sonra bir kez daha öptü. Sonra bana teşekkür etmek için başladığı cümleyi tamamlayamadı. Bense onun tamamlayamadığı cümleyi aldım, kendime doğru çektim ve sonra yine yarım bıraktım. Sonra hızlı adımlarla, karanlık sokakta kayboluverdi. Bir süre orada öylece bekledim. Sonra evinin balkonuna doğru baktım. Küçük bir kız çocuğu bana balkondan göz kırpıp el sallıyordu. Oyun hiç bitmiyordu.İkimiz de gülümsüyorduk.