Devlet, Sınıflar ve Toplumsal Denetim Arasındaki Diyalektik Bağlar Üzerine
“Hukuktan felsefe çıkmaz, felsefeden hukuk çıkar.”
Bütün kapitalist devletler “ulus” adına seçilmiş yerel ve genel parlamenterlerin temsili yasama gücünün ve onu takip eden seçilmiş ve atanmış hakim, savcı ve adli personelin yargı gücünün ve onu da takip eden seçilmiş ve atanmış polis, asker ve yürütme personelinin sözde “kuvvetler ayrılığı” ve sınıflardan “bağımsızmış” gibi gözükmeye çalışan (başka bir deyişle, “ulusu” oluşturan egemen sınıfların ve diğer sınıfların üzerinde bir “şemsiye kurum” olma iddiasını taşıyan) birleştirici ve bütünleştirici bir “tüzel varlık” olarak algılanmak ister.
Ancak kapitalist devletler nasıl görünmek ve algılanmak isterlerse istesinler; gerçekte tüm kapitalist devletler yukardan aşağıya doğru merkeziyetçi bir tarzda örgütlenmiş olan burjuva-bürokratizminin “ulus” adına seçkinci yönetim biçimini meydana getirmektedir. Kapitalist devletlerin sözde “demokratizmi” biçimsel olarak seçmeye, seçilmeye ve kısmi geri çağırmaya dayalı temsili demokratizmden, yukardan aşağıya doğru örgütlenen merkeziyetçi-demokratizmden, “ulus” adına yönetme, yargılama ve yürütme faaliyetlerinin neden olduğu memur-despotizminden ve bu memur-despotizmine neden olan menfi çıkar sağlama despotizminden öteye de geçememiştir.
Tarihsel olarak kapitalist devletler; temsili-demokratizmin sınırlarına mahkum olmaktan kurtulamadıkları gibi, “ulus” adına şahsi çıkar sağlama bürokratizminden de asla kurtulamamışlardır. Başka bir deyişle, “ulus” adına menfi çıkar sağlama bürokratizmi (kişilerin öznel müdahalelerinden ve arzularından bağımsız olarak) temsili burjuva demokratizminin yapısal bir sonucundan başka da bir şey değildir.
Doğası gereği kapitalist devletlerin merkeziyetçi-bürokratik-demokratizmi hiçbir zaman sınıflar üstü olamayacağı ve devlet her daim hem kendi-içinde hem de kendi-dışında sınıf savaşımlarının arenası olmaktan kurtulamayacağı içindir ki, böylesi bir devlet yapısı hiçbir zaman cumhurun (halkın) çoğunluğunun temsiliyetini de sağlayamaz. Bu durumda çoğunluğun temsiliyetsizliği de; cumhuriyetsizliğin bir kanıtı olmaktadır ki, bütün kapitalist devletler gerçekte cumhursuz-cumhuriyetten başka da bir şey değildir.
“Ulus” adına memur kastlarının-çetelerinin menfi çıkar savaşlarının mücadele arenası haline gelmiş olan kapitalist devletler, memur destekli kapitalist tekellere ve kapitalist tekellerin desteğini almış memur sultacılığına doğru tarihsel bir evrim süreci geçirmiştir. Kapitalist devletler memur-kapitalizmine, memur-kapitalizmi de kapitalist tekellere yedeklenmeyi zorunlu kıldığı içindir ki, bu durum bir neden ve sonuç ilişkisi biçiminde kapitalist devletlerin içerik/öz ve biçim/töz yönünden gelişimini de etkilemiştir. Bu yüzden kapitalist devlet daima kapitalist tekellerin hizmetkarı konumundaki bir devlet tipi olmaya mecbur bir devlet biçimidir.
Her kim diyorsa; “kapitalizm kendi iç dinamikleri ile gelişmiştir”. Bilin ki bunu diyen alenen yalan söylemektedir! Keza kapitalizmin görece “kendi iç dinamikleri” ile geliştiği D1-D2-D3 dönemlerinde bile, nicel sanayi emeği ve onun siyasal ve toplumsal biçimleri en başından itibaren mekanik tarım emeğinin gölgesinde ve koruması altında gelişebilmiş, ancak D3 dönemine gelindiğinde sanayi emeği tarım emeğinden (kapitalizm feodalizmden) yollarını zorunlu olarak ayırabilmiştir. Örneğin, D1-merkantalist ve D2-fizyokrat dönemlerindeki sanayi emeği mekanik tarım emeğinin basıncı altında gelişen nicel bir emek türüyken, D3-sanayi devrimi (buharlı makinalar çağı) ile birlikte artık rüştünü ispatlayan bu emek biçimi, feodalizm ile yollarını ayırabilecek bir merhaleye ulaşmıştır. Lakin sanayi emeği mekanik tarım emeğinden yollarını ayırmaya başlar başlamaz; bu aşamada kapitalizm kendi yolunu kendi nitel iç dinamikleri ile döşemeye başlamış ve belli bir seviyeye gelir gelmez de; küçük ve orta büyüklükteki kapitalist işletmeler için feodal pazarlar dar gelmeye başlamış ve aynı zamanda kapitalizmin kendi üst yapısını/kültürünü/öznel-emek yanını inşa etme gayretleri neticesinde, feodal yapıdan kapitalist yapıya geçiş süreci bu tarihsel evre ile birlikte hızlanmıştır.
Özellikle de D2 döneminde itibaren gözle görülür hale gelen ve D3-rikardoculuk döneminde iyice keskinleşen sınıf savaşımları, burjuvazinin aristokrasiye karşı köylülüğünde desteğini alarak, tıpkı 1848 Devrimleri’nde ya da Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, sert siyasi hamlelere girişmesine olanak sağlamıştır. Ulusal sanayi pazarlarının ve ulusal sanayi tekellerinin oluşum sürecine tekabül eden D3 döneminde burjuvazi, feodal devlete karşı kıran kırana bir mücadele yürütmekten de çekinmemiştir. Yargı/teoloji erkine dayalı feodal devlet ile yasama/sekülerleşme erkine dayalı kapitalist devlet arasındaki bu mücadele de, burjuvazinin en önemli mihenk taşı ise kapitalist devlete geçişi sağlayan atanmışlardan ya da seçilmişlerden oluşan memur-devleti algısı olmuştur. Başka bir deyişle, modern kapitalist devlet ortaya çıkışından itibaren kendisini merkeziyetçi-bürokratik bir temsili demokratizm ile örgütleyen memurların burjuva devlet biçimi olarak lanse etmiştir.
Sanayi emeği ve kapitalizm açısından ele alındığında; feodal dönemdeki “kaotik düzensizlik” hali ancak memur-devleti aracılığı ile ortadan kaldırılabilirdi. Bu sebepledir ki, kapitalizmin bu aşamadan sonraki gelişim seyri içinde, burjuvazinin reform ya da devrim yoluyla alınmış iktidarları muhafaza etmek için sıkı sıkıya sarıldığı şey ise memur-kapitalizmi olmuştur. Memur-kapitalizmi; kapitalizmin olmazsa olmaz zorunluluklarının bir sonucu olarak doğmuş, tarihsel feodal devlet aygıtının tarım emeğine ve araçlarına dayalı zihniyetinin ve basıncının kırılması için ortaya çıkmış, yine benzer bir şekilde nicel kapitalist iktisadi teşekküllerin nitel siyasi yönetsel aygıtlara dönüşmesinin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış, global-feodalizm tarafından etrafı çevrelenmiş genç burjuva iktidarlarının, kendi iktidarlarının selametinden zaman zaman korku ve endişe duyduğu bir dönemde, modern kapitalist devletlerin varlığını sürdürebilmesi ve kendi doğal gelişimlerini tamamlayabilmeleri için hem teorik/felsefi hem de pratik/politik alanda D3-memur-devletinin tam gaz ilerlemesi ve kurumsallaşması, yine bu dönemin en belirgin özelliklerinden biri olmuştur.
Burjuvazi; memur-kapitalizmi geliştikçe buna paralel olarak mevcut ulusal sanayi pazarlarını sınırlar, bayraklar ve ordular ile çevirerek kendi siyasi var oluşunu garanti altına alırken, öte yandan da eski feodal pazarları abluka altına alarak bunlara karşı yoğun bir siyasi ve iktisadi terör uygulamaktan da çekinmemiştir. Feodalizmin tüm eski yapılarına ve kalıntılarına hem merkezde, hem merkez-çevrede, hem de merkez-karşıtında hunharca saldırmaktan çekinmeyen kapitalist devletler, bu uğurda kendi aralarında iki defa emperyalist paylaşım savaşına tutuşmak dışında, pek çok defa da yerel ve bölgesel savaşlar yoluyla iktidarlarını peşiktirme yoluna gitmişlerdir. Ve yine D4 döneminde yaşamış olan Lenin’in, kapitalizmin (sanayi emeğinin) merkezden merkez-çevresine ve merkez-karşıtına (Doğu’ya) doğru yayılışını ele alırken, kapitalizmin emperyalizm biçimini almış türüne atıfta bulunması ve global-feodalizmin tasfiyesi noktasında uygulamaya konulan militarizmden, sömürgeci yayılmacıktan ve “emperyalizmin zayıf halkasından” vs. bahsetmesi hiç de tesadüf değildir.
Özetle; memur-kapitalizmi global-feodalizm (C6) karşısında her zaman kapitalizmin can simidi olmuştur. Kapitalist memur-devletinin feodal devlet karşısında oynadığı role benzer bir biçimde, global-köleci sistem karşısında kliseye ve ruhban sınıfına dayalı memur-feodalizminin devleti de benzer refleksler göstermiştir. Başka bir deyişle, bir tarihsel-toplumsal sistemden diğer bir tarihsel-toplumsal sisteme geçiş (bir emek sisteminden diğer bir emek sistemine geçiş); ilkel dönemin üst evresine kadar devletin olmadığı düşünülürse, köleci dönemdeki memur-yürütme-devleti, feodal dönemdeki memur-yargı-devleti, kapitalist dönemdeki memur-yasama-devleti, sosyalist dönemdeki memur-denetim-devleti, komünist dönemdeki memur-güvenlik-devletsiz-devleti anlaşılmaksızın, yani tarihsel emekolojik devlet kuramı kavranmaksızın da anlaşılamaz. Keza; tarihsel-toplumsal sistem ve öncü-memur devleti arasındaki diyalektik geçiş, ancak emek türlerinin ve bu türlere bağlı olarak ortaya çıkan devlet-türlerinin biri biri üzerine geçerek ilerleyen diyalektik hareketinin kavranması ile anlaşılabilir. [1].
Her ne kadar memur modern bir kavrammış gibi gözükse de; ilkel komünal sistemin alt evresini dışarda bırakarak, köleci dönemdeki yürütme-memur-devletini, köleci sistemi kapsayarak aşan feodal dönemdeki yargı-memur-devletini, feodal sistemi kapsayarak aşan kapitalist dönemdeki yasama-memur-devletini takiben bugünde kapitalist sistemi kapsayarak aşabilecek olan tek öncü-memur devleti modeli; vatandaş denetim mercilerine ve ağlarına dayalı denetim-memurları-devletidir. Yürütmeyi aşan yargı, yargıyı aşan yasamayı takiben; sırasıyla hem yasamayı, yargıyı ve yürütmeyi aşağıdan yukarıya doğru denetleyecek hem de devletin tabanından tavanına doğru vatandaş denetim ağları ve mercileri aracılığıyla çoğunluğun azınlığa, azınlığın çoğunluğa karşı öz-denetimini sağlayacak “denetim-memurları-devleti” sosyalist devlet biçiminin hem teorik hem de pratik temelini oluşturmaktadır.
Son çözümleme de; devlet tipleri konusundaki tarihsel-toplumsal biçimlere bağlı nesnel-emek (objemek) ve öznel-emek (subjemek) yasalarını dahi anlamayanların, yeni bir devlet inşa etmesi de mümkün değildir. Daha önceki başarısız proletaryan-kapitalist-devlet deneyimlerde de görüldüğü gibi, gerçek manada kapitalist devletleri aşabilecek bir devlet biçimi inşa edilmeksizin sosyalizme geçiş de sağlanamaz. Keza; demokratizm mücadelesini de içeren bir biçimde sosyalizmi inşa etmenin yolu vatandaş denetim mercilerine ve ağlarına dayalı denetim-memurları-devletinin inşa edilmesinden geçmektedir ki, bütünüyle toplumsal olarak tabandan tavana doğru denetlenmeyen bir devlet asla sosyalist bir devlet biçimini de alamaz. [2]. Kısacası; vatandaş denetiminin ve buna bağlı olarak hareket eden denetim-memurlarının olmadığı bir yerde, ne demokrasiden, ne cumhuriyetten, ne de sosyalizmden söz edebilir!
[1] Emekolojik Tarihsel Devlet Kuramı Üzerine, 29.06.2017
http://serhatnigiz.tumblr.com/post/162389789262/emekolojik-tarihsel-devlet-kuram%C4%B1-%C3%BCzerine
[2] Modern kapitalist devletin feodal devletten devraldığı (teolojik) “din devleti” anlayışının içerisinde (bireysel mistifikasyon da içeren bir) narsizm ve kendi kendine tapınmacılık hali de vardır. Keza; sırasıyla yasama, yargı ve yürütme erkelerine dayalı “üç bacaklı” kapitalist devletlere özgü olarak, usul-koruma ve dokunulmazlık kanunlarından kaynaklı olarak doğan otokratik-kast yapılanmaları ve bu yapılanmaların “hükmünden hesap sorulamaz, sorgu sual olunamaz!” şeklindeki mantığı, tepeden tırnağa devlet kurumlarına egemen oldukça, feodal dönemden kalma “Allah-baba” inancı ve algısı zamanla “devlet-baba” (devletin bekası) inancı ve algısına, oradan da burjuva devlet-memuru inancı ve algısına dönüşerek ve haliyle memur-sultacılığının ortaya çıkmasına da neden olarak, ortaya kutsal-insan/memur dinciliğinin (tek adam diktacılığının) çıkması suretiyle, kendi toplumsal konumunun mistik savunusundan başka da bir şey düşünmeyen bir prusyatik-memur-kapitalizminin ve seküler-din-devletinin ortaya çıkmasına neden olmuştur ki; bugün dünya genelinde hemen hemen bütün kapitalist devletlerin farklı düzeylerde yaşadığı yönetme ve yönetilme krizinin arka planında yatan asıl etken de budur. Bu sebepledir ki; kapitalist devletin yerini almaya aday olan sosyalist devlet biçimi açısından toplumsal-denetim fikriyatı ve bu fikriyatın kurumsal ayaklarının kapitalizm içinde nicel bir düzeyde de olsa inşası için yürütülmekte olan demokratizm mücadelesi sosyalizme giden yolda özel bir öneme sahip hale gelmektedir.