Onca istenmemezliğe direndi. Vazgeçmedi, adı Arsız olsun dedi. Önce kabullenir gibi oldum. Ama içime sinmedi aşağılayıcı geldi.
SEMA AYTAÇ
Tümünü okumak için lütfen bağlantıyı tıklayın.

#extradirty
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
I'd rather be in outer space 🛸

JVL
No title available
Game of Thrones Daily

Kaledo Art
Three Goblin Art

titsay

JBB: An Artblog!
Jules of Nature

ellievsbear
Today's Document

if i look back, i am lost

shark vs the universe
Misplaced Lens Cap

tannertan36

Kiana Khansmith
No title available
styofa doing anything

seen from United Kingdom

seen from United States

seen from United States

seen from Germany

seen from Thailand
seen from Canada

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from France

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United Kingdom
@tp-oyku
Onca istenmemezliğe direndi. Vazgeçmedi, adı Arsız olsun dedi. Önce kabullenir gibi oldum. Ama içime sinmedi aşağılayıcı geldi.
SEMA AYTAÇ
Tümünü okumak için lütfen bağlantıyı tıklayın.
''Canavarlarla boğuşanın dikkat etmesi gereken şey bu süreçte kendisinin de canavarlaşmamasıdır. Derinliğe uzun süre bakarsanız derinlik de size bakmaya başlar.'' (Friedrich Nietzsche)
Şeytan, müridlerine verdiği vaazı bitirdiğinde herkesin orada olup olmadığını anlamak için kalabalığın üzerinde göz gezdirdi ve o sırada hamur teknesinin içindeki kızı gördü. Kara kitapta adı yazmadığı için onu tanımıyordu. Bu yüzden çiftliğin sahibi olan cadıya
"Şu ardına takılıp gelen kız! O da defterimize adını yazıp imzalamak ister belki," diye seslendi.
Emrah Ece ___ Makalenin tümünü okumak için lütfen bağlantıyıt tıklayın.
Vakti zamanında Han'ın bir çobanı vardı. Çoban, karısı ve oğlu ile birlikte yaşardı. Çobanın oğlu bir gün koyunlarını yaymaya çıktı ve geri dönerken yolunu kaybetti. Gökyüzüne bakarak yolunu bulmak istedi ama gökte iki ay birden vardı. Yönünü şaşıran oğlan, yolun kenarına oturup ağlamaya başladı. Onun eve geri dönmediğini gören babası kırlara çıkıp oğlunu aradı ve onu ağlarken buldu. Beraber eve vardıklarında oğul şöyle dedi: Gökyüzünde iki ay birden gördüm baba! Bir tanesi her zamankinden çok d...
Büyücü, çobanın oğlunu alıp evine götürdüğünde büyücünün kızı onu görür görmez âşık oldu ve o günden itibaren oğlana büyü öğretmeye başladı. Büyücü ise bir koyunu kesip kazanda bir güzel haşladı ve kemiklerini ayırıp pencerenin önüne bıraktı. Ertesi gün çoban, büyücünün evine geldiğinde oğlunun öldüğünü düşünüp kemikleri oradan aldı ve kendi yurduna götürüp ona bir mezar yaptı.
Emrah Ece ___ Makalenin tümünü okumak için lütfen bağlantıyı tıklayın.
Bugün İrlanda'da hiç kurt yaşamasa da kurt adamlar İrlanda efsanelerinde önemli bir yer tutar. Kurtların başrolde olduğu ilginç ve vahşi hikâyeler yüzyıllardır köylüler tarafından ateş başında anlatılagelmiştir.
"Pekâlâ," dedi genç adam "Ben o kurdum. Elimden geldiği kadar sana yardım edeceğim ama bu gece bizimle kal ve korkma."
Böylece akşam yemeğine oturdular ve neşeyle güzel bir ziyafet çektiler. Daha sonra herkes derin bir uykuya daldı, ta ki Connor sabah uyandığında kendisini tarlasının ortasında bulana kadar. Genç çiftçi dün gece yaşadığı maceranın tamamen bir rüyadan ibaret olduğunu düşündü. Belki ne kurt ailesi vardı ne de inekleri için yardım sözü veren genç kurt adam. Belki de eve döndüğünde ineklerinin hiçbir zaman kaybolmamış olduğunu görecekti.
Emrah Ece ___ Makalenin tümünü okumak için lütfen bağlantıyı tıklayın.
Uzun zaman önce Kara Ölüm Norveç'i harap ettiğinde, Sogn'daki zengin ailelerin çoğu vebadan kurtulmak için Jostedal'a taşınmıştı.Yeni yurtlarına yerleşip tarlaları taşlardan ve yabani otlardan temizlediler, kendilerine yeni evler inşa ettiler. Fiyordun aşağısındaki insanlarla veba bitene kadar onları ziyaret etmeyecekleri konusunda bir anlaşma yapmışlardı. Eğer biri onlarla iletişim kurmak isterse bir mektup yazacak ve önceden belirlenen bir taşın altına bırakacaktı. Fyordun yukarı kısımlarında ...
Emrah Ece ___ Makalenin tümünü okumak için lütfen bağlantıyı tıklayın
Orta çağ'da milchzauber, yani süt cadıları meşhurdu, bunların bir kütüğe balta saplayarak sapından süt ve tereyağı akıttığına inanılırdı. Eğer bir köylünün ineği verimsiz olduysa civarda bir cadı yaşadığına hükmedilirdi. Engizisyon insanları öyle korkutmuştu ki insanlar bir çocuğun başını okşamaktan ve bir elma ikram etmekten imtina etmeye başlamışlardı çünkü zehirli elmalar cadıların alâmetifarikası idi.
Yüzünü uzaklara çevirerek gözlerindeki bağı açtılar, işte o zaman birdenbire Margin Myra ateşler içinde kaldı. Cadı kadın, geride bir hatıra bırakmıştı, küçük bir kız çocuğu…
Gudbrandsdal'daki papazın himayesine verilen kız çocuğu dokuz yaşından büyük değildi ama kötülük ve kaprislerle doluydu. Bir gün papaz ona bahçedeki patatesleri alıp mutfağa götürmesini istedi.
Emrah Ece ___ Makalenin tümünü okumak için lütfen bağlantıya tıklayın.
Çark dönmeli, istiyor işte değirmenci çalışman. Sen neyden vazgeçersen geç yetmeyecek inan.
Bizim bir bostanımız vardı, bir de arkımız. Şükür eder geçinirdik kırkımız. Un ederdik de dönerdi çarkımız. Dostumuz, neşemiz bir de şarkımız.
Ne mi oldu derseniz?
Galip Cengiz ___ Makalenin tümünü okumak için lütfen bağlantıyı tıklayın.
Birden ayağa kalktı, şaman ya çabuk kendine gelmişti ya da korkusunu azaltmak için davuluna vurmağa başlamıştı. Düşünmeye başladı, yaşadığı her şeyi reddediyordu.
Zaten 50 yıl önce reis olsaydı, biz şimdi gurbette Almanların ağız kokusunu çekmezdik!...
Nihayet bir fırıncı bulunca normalde hayatta kullanmadığım yerel şiveyle selam vererek, Göbbels'ten bile daha Alman bir tavırla fırına girdim. Bir an aklımdan topuklarımı birbirine çakıp, sağ kolumu ve elimi düm-düz hizada uzatarak 'Heil...' diye bağırarak selam vermek geçti ama kendi kendime ‚mokunu çıkartma' dedim ve abarti olur diye vazgeçtim. Onun yerine "Ben Hans Meier" dedim.
Fırıncı bana baktı ve "İyi günler bay Meier" derken ses tonu ile ismimi zerre umursamadığını ses tonuyla belli etti.
Tezgahtan istediğim ekmekleri uzatırken adeta gözüne sokarcasına Mercedes araba anahtarlığımı tezgaha koydum, parayı ödedim ve "İyi pazarlar, kiliseye gitmeyi unutmayın. Bu zor zamanlarda Tanrı yardımcımız olsun. Siyah, kırmızı, altın inmeyecek, çanlar susmayacak!.." diyerek arabama gittim.
Sonunda caminin yan tarafındaki para çekme makinelerinin üzerinde oturan insanlar gözüne ilişti. Hızlıca oraya yöneldi ve güç bela bir makinenin üzerine tırmandı.
Çaylar tazelendi, herkes yerini aldı. Yalnızlığını unutmuş bu gencin, ilk defa girdiği bir kahvehanede, hiç tanımadığı insanların yanında bir sandalyesi vardı artık. Kahveci de yerini aldı.
ben hep seni korkuturdum çocukken diyor. evet sen beni hep korkuturdun.. ama hep vardın. boynuzlarının ucu görünürdü dolabın kapağından, yüzünü göstereceksin diye uyuyamazdım.
Babamın anlattığına göre ta çocukluktan iki arkadaş varmış. Birlikte büyümüşler ama büyüyünce ikisi de aynı kıza aşık olmuşlar.
Uzmanlara göre bu durum toplumsal histeri krizi. Genelde gelişmemiş ezilmiş toplumlarda böyle bir durum görülebilir.
Geceleri seyyar satıcılar olmadığından personelin ikinci ve çok önemli görevleri(!) gündüz trenlerinin saatinde daha büyük bir ehemmiyet kazanıyordu.
Anadolu'da üç karayolunun kesiştiği noktada, 1930'lu yıllarda demiryolu geçtikten sonra kurulmuş bir yerleşim yeriydi. Gerek üç yönden gelen karayolunun kesişme noktasında bulunması gerekse demiryolunun geçiyor olması nedeniyle kısa zamanda büyümüş, çok geçmeden de bağlı bulunduğu ilin hatırı sayılır bir ilçesi haline gelmişti.
İlçeye bağlı bir köyden çıkarılan kömür, ilçenin bulunduğu ovaya ekilen pancar, ildeki çimento fabrikası ve Tekel Yaprak Tütün İşletme Müdürlüğünün sağladığı hareketlilik nedeniyle önce 'İstasyon Şefliği' statüsünde olan demiryolu noktası, zamanla 'Gar Şefliği' statüsü kazanmıştı. 1980'li yılların sonunda TCDD Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen 'Örnek Gar Şefliği' yarışmasında da birinci olmuştu.
Bu başarı, Gar Şefinin bütün yelkenlerini şişirmiş, alınan birincilik sadece kendisinin sayesinde olmuş, bu birinciliğin kazanılmasına çalışanların emeği geçmemiş gibi personel üzerinde baskı kurmasına yol açmıştı. Görev unvanı 'Gar Şefi' olmasına rağmen bütün çalışanların kendisine 'Müdür Bey' diye hitap etmesini istemişti ve onun her istediği yerine gelmek zorundaydı. Çünkü o yıllarda bölgede görev yapan y/etkililer de bölgelerindeki bir garın 'Örnek Gar Şefliği' yarışmasında aldığı birincilikle kendilerinden geçmiş, o gardaki Gar Şefinin -ya da 'Müdür Bey'in- bir dediğini iki etmez hale gelmişti. 'Müdür Bey' ile akşam tartışan bir personelin ertesi gün aklından bile geçmeyen bir ara istasyona tayininin çıkması kaçınılmaz bir hal almıştı. Muhtemelen tayin gidecekleri yerdeki sosyal veya eğitim imkânları asla bu ilçe gibi olmayacaktı. Çünkü gerek Sağlık Meslek Lisesi gerekse Anadolu Lisesi gibi birçok ilçede (belki de ilde) bulunmayan okullar bu ilçede vardı. İnsanların öncelikleri kendi rahatları değil, çocuklarının eğitimleri olduğundan personelin tamamı da 'Müdür Bey'in dediklerini yerine getirip gazabından uzak durmaya çalışıyordu. Hareket memuru sadece hareket memuru, manevracı sadece manevracı, ambar personeli sadece ambar personeli, gişe memuru sadece gişe memuru, tahmil tahliye işçisi sadece tahmil tahliye işçisi değildi. Herkes görevleri dışında da olsa 'Müdür bey' ne derse yapmak zorundaydı. Aksi halde ertesi sabah evini toplayıp aklına hayaline gelmeyen bir istasyonda soluğu alabilirdi.
Hatta bu durum öyle bir şekle bürünmüştü ki istasyonda çalışan personel odasının önünden geçmeye bile korkar hale gelmişti. Gar Şefliğinde görev yapan personelin odası ile Revizörlük(*) Şefliğinin arasında yaklaşık olarak 50 metre mesafe vardı. İşin durumuna göre veya beraber çay içmek için personelin arada bir Revizörlük Şefliğine de gitmeleri gerekiyordu. Gar çalışanları, Revizörlük Şefliğine gidecekleri zaman 50 metre yürüdükleri takdirde ulaşacakları yere, sırf 'Müdür bey'e görünmemek için garın şehir tarafındaki lojmanların arkasından dolaşıp 300 metre yürüyerek gidiyordu.
Garda, yiyecek ve içecek satılan bir büfe yoktu. İlçede maddi durumu çok iyi olmayan ailelerin çocukları ve gençleri de ekmek, simit, mevsime ait meyve ve sebze ya da evlerinde hazırladıkları soğuk veya ayranı bir kaba koyup yolcuların inip bindiği 3-5 dakikalık zaman zarfında satmaya çalışırdı. İşte bu noktada garda çalışan manevracıların ve işçilerin yolcu trenleri geldiği zaman aksatmamaları gereken ve 'Müdür bey' tarafından çok önem verilen ikinci bir görevleri başlıyordu: "Gar sahasına giren simitçi, tatlıcı, ekmekçi, sucu vb seyyar satıcıları kovalamak."
24 saat içinde ilçeden geçen toplam 4 yolcu treni vardı ve bunların ikisi gece yarısı, ikisi de gündüz geçiyordu. Geceleri seyyar satıcılar olmadığından personelin ikinci ve çok önemli görevleri(!) gündüz trenlerinin saatinde daha büyük bir ehemmiyet kazanıyordu.
Yine bir gün yolcu treni gelmiş, ne hikmetse personel çok önemli(!) görevlerini unutmuş ve 14-15 yaşlarındaki simit satıcısını görmemişlerdi. Odasının penceresinden çocuğu gören 'Müdür bey' hışımla yerinden kalkıp dışarı fırladı. Onu gören simitçi, elindeki tepsiden simitleri döke saça kaçmaya başladı. Daha 5-10 adım atmıştı ki; geriden 'Müdür bey'in sesi duyuldu:
"Dur! Kaçma lan o...spu çocuğu!"
Zavallı çocuk, son süratle giderken aniden fren yapan araba gibi olduğu yere çakılıp kaldı. 2-3 saniye sonra yaşlı gözlerle geriye dönüp 'Müdür bey'e:
"Benim anam yok biliyor musun? Sen hangi hakla benim ölmüş anama 'O...spu' diyorsun?" diyebildi ve gözlerini silmeye devam etti.
O anda, çocuğun gözlerini sildiği elleri dışında sanki evrendeki bütün varlıklar donmuştu. Personel, satıcı çocuğu görmemeleri nedeniyle 'Müdür bey'den yiyeceği azarı düşünüyor, çocuk bundan sonra başına gelecekleri tahmin etmeye çalışıyor, o an trenden inip evlerine gitmek üzere olan yolcular da bundan sonra ne olacağını kestirmeye çalışıyordu. 'Müdür bey', söylediği sözün bir kalbi nasıl yaralandığının idrakine varmıştı varmasına ya; bundan sonraki davranışının ne olması gerektiğini bilmiyordu. Kendini toparladığında sesini olabildiğince yumuşatarak:
"İçeri gel hele delikanlı, odamda bir çay içelim." diyebildi.
Çocuk ise geriye dönüp kaçmakla kendisini davet eden bu despot adamın yanına gitmek arasında kararsız kalmıştı. Az önce vefat eden anasına 'O...spu' diyen adam, kendisini çay içmeye davet ediyordu. Kararsız gözlerle etrafına bakındı. Davete icabet ederse bundan sonra simit satarken sıkıntı yaşamayacağını biliyordu. 'Anam olsaydı ısmarlanacak olan çayı içip bundan sonra rahatça simit satmamı mı isterdi acaba?' diye düşündü bir an. Bunları düşünürken gencecik yaşta amansız hastalığa yenilen ve son zamanlarında güneşte eriyen bir kar misali eriyen incecik vücuduyla anası geldi gözlerinin önüne.
"Gitme oğlum!" dedi anası. "Fakirleri küçümseyip onlara her türlü hakareti etmeyi kendine hak gören bu adamın ısmarlayacağı bir çay ile benliğini tatmin etmesine izin verme! Sen gitme ki; kırılan bir kalbin bir bardak çay ile tamir edilmeyeceğini anlasın."
Çocuk, son bir kez gözlerini silip konuşmaya başladı:
"Çayın senin olsun Müdür Bey! Bana ısmarlayacağın o çayı da benim yerime sen içersen belki o taş kalbin biraz yumuşar da insan olduğunu hatırlarsın."
Müdür bey duyduğu cümlelere verecek bir cevap bulamadı. Simitçi çocuk, sözleri biter bitmez geriye dönüp ağır adımlarla ilçe içine doğru yürürken, Müdür bey personeline bağırıyordu:
"Ne diye bakınıp duruyorsunuz? Hadi herkes işine baksın! Bak, kafamı bozmayın! Bölgeye bir telefon ederim; yarın akşam soluğu Kapıköy'de(**) alırsınız!"
07.06.2020 - Malatya Mustafa Erkenekli
Hayır, ne okuyacağımı bilmiyorum. Fazlasıyla ağır kitapları okuyordum, biraz daha gözlerimin dinleneceği kitaplara geçmek istedim, ama bilemiyorum.
Daire kapısı önündeyim, çıktım çıkacağım, sol adımımla harekete geçtim geçeceğim. Ramak kaldı, şimdi terk ediyorum odam seni, kapım, menteşem, mavi şiirlerimi okuduğum duvarlar...