2 Eylül gününü bekliyordum ancak aklıma bir sorun çıkabileceği hiç aklıma gelmemişti. Evden geç çıkmıştım ve konsolosluğa ucu ucuna yetiştim. Saat neredeyse 11:30 olmuştu. Güvenlik içeri alsak mı diye diğer güvenliğe sordu ve beni içeri aldı. Konsolosluktaki görevliye pasaportumu uzattım ve kartımı almak için geldiğimi söyledim. Kontrol etti ve günümü zehir eden o cevabı verdi: "kartınız henüz gelmedi"
Okula geç kaldığımı ve bir an önce gitmem gerektiğini anlattım ancak yapılacak bir şey olmadığını söylediler. Binanın dışına çıktım ve düşünmeye başladım. Aslında düşünemiyordum çünkü bu ihtimali hiç düşünmemiştim. Hemen ağabeyimi aradım. Biraz konuştuktan sonra aklımıza bir fikir geldi. Sadece Türkiye'den çıkmak için birkaç günlük Schengen vizesi alabilirsem sorun kalmayacaktı. Çünkü oturma iznim 1 Eylül günü başlamıştı. Ancak konsolosluk kesinlikle böyle bir vize vermeyeceklerini eğer başvurursam red cevabı alacağımı söyledi. Ben de onlara farklı bir ülkeden alıp daha sonra İsveç'e geçersem bir sorun olur mu diye sordum, bu şekilde yapabilirsiniz ancak biz vermiyoruz şeklinde yanıtladılar. Uçuşum Danimarka'ya olduğu için Danimarka konsolosluğundan Schengen vizesi almak en mantıklı çözüm gibi geldi. Taksim'deki konsolosluktan Bebek'te bulunan Danimarka konsolosluğuna gittim. En azından konsolosluğu orada zannediyorduk çünkü internette buranın adresi vardı. Uzun uğraşlar sonucunda bulduğum konsolosluğun yerinin değiştiğini öğrendim ve sinirlerim iyice bozuldu. Telefondan yol ve otobüs tarifi alarak Şişli'den Osmanbey'e giden yol üzerinde bulunan Harbiye durağının karşısındaki VFS Global'e ulaştım. Bu aracı kurum çeşitli ülkelerin vize işlemlerini yürütüyor. Görüş saatleri dışında gitmiştim ancak durumun acil olduğunu söylediğimde beni içeriye aldılar. Öncelikle Danimarka bölümüne geçtim ve durumu anlattım. Normalde Danimarka'nın öğrencilere böyle kolaylıklar sağladığını ve hem oturma izni hem de Schengen vizesi için başvuru aldıklarını ancak benim durumumdaki birisi için böyle bir şeyi yapamayacaklarını söylediler. Hem başvuruyu alsak bile 3 gün içinde vizenin çıkmasının çok ama çok zor olduğunu söylediler. Beni İsveç bölümüne yolladılar ancak orası da yardımcı olamadı. Bu sırada ağabeyim Danimarka konsolosluğuyla ben de VFS Global'deki birimle sürekli irtibat halindeydik. Konuştuğum görevli konsolosluğu arayınca da dört taraflı bir iletişim ağı sağlandı. Ağabeyim riski göze alıp başvuru yapmamı istedi ancak ben çok kararsızdım. Görevli kadın da "aslında Danimarka konsolosluğu size iyilik yapıyor başvurunuzu alıp boşu boşuna sizi masrafa sokabilirlerdi ancak açıkça söylüyor çıkmaz diye" şeklinde açıklamada bulununca bu işin olmayacağını sezmeye başladım.
Büyük bir hayal kırıklığı ile oradan çıktım ve eve doğru yola koyuldum. Tüm günün koşturmasından öyle yoruldum ki eve dönerken otobüste uyuyakaldım ve ineceğim durağı kaçırdım! Bir de bunun için sinirim bozuldu. Eve geldiğimde en başta herkesin sinirleri çok bozuktu ancak şaşırtıcı bir şekilde birkaç saat içinde her şey normale döndü.
Tabii bu arada bir talihsizlik daha yaşandı. Günlerdir almadığımız tren biletini 1 Eylül akşamında almaya karar verip aldık ve 2 Eylül günü gidemeyeceğimi öğrendik. Tren bileti geri ödemesi ve ertelenmesi olmadığı için çöp oldu.
Ertesi gün gidişi tamamen ertelemeye karar verdik ve uçak biletinin tarihini değiştirmek için yeni tarihi belirmeye başladık. Ancak bunun için yeni tarihin kesin bir tarih olması lazımdı çünkü hesaplı olarak aldığım uçak bileti bir kez ertelenerek zaten tuzlu olmaya başlamıştı, ikinci erteleme daha da fena olacaktı.
Saat 14:00 olur olmaz hemen konsolosluğu aradım. Önceden dakikalarca bekliyordum ancak görüşme saati açılır açılmaz aradığımda hemen bağlandım. Sanırım biraz geç olmuştu ancak orayla yaptığım son konuşmada telefonla görüşmenin kolay yolunu bulmuş oldum (yazar bu sözüyle şu anda nerede olduğu hakkında ipucu veriyor).
Telefonla konuşmadan hemen önce Eva'ya durumu anlatan bir mail attım. Benim için göçmen dairesini aramış ve kartımı sormuş. O da kargoya verildiğini ve İstanbul'a yola çıktığını söyledi. Aynı mailde hocalarla iletişime geçebileceğim mail adreslerini de verdi. Gerçekten tüm süreç boyunca çok yardımcı oldu.
Telefonda kartımın şu anda Stockholm Dışişleri Bakanlığında kargoda beklediğini ve 16 Eylül günü buraya ulaşacağını söylediler. Uçak biletimi ayın 17'sine alsam sorun olur mu diye sordum, olmaz kartınızı almış olursunuz o zamana dediler. Ancak ben emin olmak için ısrarla defalarca sordum ve en sonunda "Eğer kargo uçağı düşmezse ve o kargo buraya ulaşırsa içinden sizin kartınızın çıkma ihtimali %100" cevabını aldım. Ancak bu ihtimal bile beni tedirgin etti çünkü 2 eylülde gelme ihtimali de %90'dı. Ancak yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Hemen online olarak Pegasus'un sayfasına girdik. Ayın 17'sindeki uçuş hesaplıyken bir anda gözlerimizin önünde fırlayıverdi. Biz de ayın 18'indeki bileti aldık. Hem okula evrakları götürme işinde bir aksilik çıkarsa bir gün daha vaktimiz kalır diye düşündük.
Bir yandan hazırlıkları yaparken bir yandan da kartımın gelip gelmeyeceği düşüncesi kafamı kurcalıyordu. Bavul, sırt çantası, bot, mont ve diğer gereksinimleri aldıktan sonra tüm eşyaları yerleştirdik ve tartma işlemlerine geçtik. Kazak, kapüşonlu tarzı şeyler olduğu için yer sorunu olacak diye gidip hayvan gibi bir bavul ve sırt çantası aldım. Ancak asıl sorun ağırlıkta çıktı ve bavulda nispeten gereksiz boşluk kaldı. Bavulun kendisi de biraz ağırdı sanırım. Neyse.
Ayın 13'ünde konsolosluğa kartımın gelip gelmediğini sormak için mail attım. Çünkü görevli bana küçük bir ihtimal de olsa bazen kargonun Cuma gününden geldiğini söyledi. 5 dakika içinde cevap geldi ve kartımın ellerine ulaştığını, pazartesi günü saat 10'da gelip alabileceğimi söylediler. İşte buna çok sevinmiştim!
Pazartesi günü erkenden yola çıktım ve Taksim'e gittim. Saat 9 civarı oradaydım. Bu nedenle önce GençTur'a uğrayıp Uluslar Arası Öğrenci Kartı (ISIC) için başvurdum. Bir adet fotoğraf, öğrenci belgesi ve orada doldurduğunuz küçük bir başvuru formu ile başvuruyorsunuz. 5 dakika içinde de hazırlayıp size veriyorlar. Çeşitli yerlerde indirim sağlayan bir kart, işinize yarayabilir.
GençTur'dan sonra konsolosluğa gittim. Önümde yaklaşık 20 kişi vardı. Ancak görevli kişi sonuç alamaya gelenler önden girecek dedi ve bizi içeriye aldı. Pasaportumu görevli kişiye verdim ve bana kapalı bir zarf içinde oturma izni kartımı uzattı. Bu kadar çabuk olmasına şaşırdım ve sevindim. Emin olmak için pasaporta bir şey işlenecek mi diye sordum. Bana sadece bu kartın yeterli olduğunu söylediler. Daha sonra konsolosluktan çıktım ve evrakları teslim etmek için Beyazıt'a Erasmus Ofisi'ne gittim. Gitmeden önce ana kampüsün sağ tarafında Eczacılık Fakültesi'ni geçince ilk solda bir fotokopici var. Tabiri caizse göt kadar bir yer ve içeride bir abla var ki gözleriyle adam dövüyor resmen. Orada pasaportumun ve kartımın fotokopisini çekip uçak biletimi çıkarttırdım ve Ofis'e gittim.
Ofiste çok sevgili görevli ablamız yerinde yoktu onu bekledim ve sonra evrakları verdim. Kopenhag'dan tren ile geçeceğim için bunun bir sorun olup olmayacağını sordum, bileti gelince verirsin dosyana koyarız dediler. Ve bu ablamız ilk defa ben "teşekkürler, kolay gelsin" dedikten sonra "teşekkürler, iyi günler" dedi. İşte o an dünyalara bedeldi. Uzun süre kendime gelemedim desem yeridir. Neyse.
Oradan çıktıktan sonra bankaya gittim ve parayı çektim. Sıra döviz bürolarını dolaşıp SEK bulmaktaydı ancak tabii ki elin Ümraniye'sinde üç kuruşluk SEK'i anca çevirdim. Arkadaşım ve annesi ile buluştum ve onlarla vedalaştım. Daha sonra da eve döndüm.
Ertesi gün başka bir arkadaşımla ayakkabı alıp teyzemi ziyarete gittim ve onunla vedalaştım. Artık gitme zamanı yaklaşmıştı ancak bende hiçbir şekilde bir heyecan belirtisi yoktu. Durumun farkına varmadım ondandır diye düşünüyordum ancak neden bilmiyorum ama hala yok (yazar ikinci ipucunu verdi).
Çarşamba sabahı bir arkadaşım vedalaşmak için geldi. Daha sonra evde hızlı bir şekilde toparlanma ve akraba-eş-dost ile vedalaşma işlerine girişildi. Son akşam yemeği yendi ve yola çıkıldı. Beni uğurlamaya havaalanına annem, babam, ağabeyim ve çok sevdiğim bir arkadaşım geldi. Daha sonra karşıdan Sabiha Gökçen Havaalanına büyük bir çaba sarf edip GOHAM'ı temsilen gelen can dostum güzel insanla buluştuk. Bana GOHAM'dan sarı bir zarf verdi ve bunu uçakta açmamı söyledi.
Check-in kısmında 9C numaralı koltuğun geldiğini gördüm ve şansıma razı oldum. Bagaj tartıldı ve 20,2 kg geldi. Görevli abimiz biraz naz biraz da cilve yaptı resmen kur yaptı oha ama sorun çıkarmadı. Kaç kişi gideceksiniz diye sordu. Bir kişi diyince de "hihihi bir kişi için çok fazla kişi değil misiniz ihihi" dedi. Anlayamadık ama işte neyse dedik. Bir de 200 gr için öğrenciyiz işte yap bir kıyak dedik "ben öğrenciyken hep benden aldılar ama ihihhi" dedi. Diyecektim vermeseydin sende diye de ama işte...
Bu arada oturma izni olanlar için yurt dışı çıkışlarında harç pulu alınması zorunlu değil.
Son ana gelindi artık. Fotoğraflar çekildi ve pasaport kontrolü için sıraya girme vakti geldi. Aileyle ve arkadaşlarla vedalaştım ve sıraya girdim. Herhangi bir sorun çıkmadı pasaportumu ve kartımı alıp çat çat diye iki damga vurdular ve geri verdiler. Arka tarafta güvenlik kontrolünden de sorun çıkmadı. Sırt çantam biraz büyük gibi gelmişti bana ama millet küçük bavulları el bagajı diye alıyor onları görünce rahatladım. Daha sonra da kapının oraya gittim ve beklemeye başladım.
Bu bekleme süresi belki de hayatımın en güzel anlarından birisiydi.
Kapı açıldı ve içeriye alımlar başladı. Bu sırada sanırım pasaportunda bir sorun olan bir amca vardı ve ona hayvan gibi davranan bir bayan görevli gördüm. Daha sonra içeriye girdim ancak aynı yol iki uçağa birden gidiyordu. Aradaki bir kapı açıktı ve önümden gidenler o aradan geçince ben de gittim. Sonradan bir yanlışlık olduğunu anladım ve geri döndüm. Az daha Almanya'ya gidecektim sanırım. Uçak sanırım biraz geç kalkmış ancak ben o an etrafımı incelemekten zamanın nasıl geçtiğini pek anlayamadım. Kalkış anı ise süper ötesi bir şeydi. Kalkar kalkmaz pilotumuz anons geçti: "Gideceğimiz yer Kastrup Havaalanı, tahmini uçuş süresi 2:53 saat, uçuş uzaklığı 2039km ve ineceğimiz yerdeki hava sıcaklığı 10C". Bir an "on muuuu" diye içimden geçirmedim değil. Daha sonraki anonslarda bu sıcaklık güncellendi ve 8 derece olarak söylendi.
Uçakta giderken her şey güzeldi. Ara ara türbülans oldu ve sallandık ancak o da işin eğlenceli tarafı :P
Bu arada sırf merakımdan uçağın hem arkasındaki hem de önündeki tuvalete gittim. Toplamda 17 santimetre karelik bir tuvalet sistemi var. Çok garipti. Bir de sifon sistemine bayıldım. Adeta Harry Potter'daki Sihir Bakanlığına giden klozetler gibiydi. Deli gibi bir vakum sistemi var, neredeyse beni bile yutuyordu.
Yerime geldiğimde aklıma sarı zarf geldi. GOHAM'dan gelen zarfı açtım ve içinden aşağıdakiler çıktı. Gerçekten çok sevindim :)) Seviyorum lan sizi :))
Pegasus Türkiye'den Amerika'ya uçuş yapsa yine de yemek servisi yapmaz mı acaba merak ediyorum. Resmen süpermarketteki kasiyer ler gibi çalışan hostes ve hostlar var. Yazıktır günahtır. Ellerinde pos makineleri bir de bağırıyorlar "sana 6 lira vericem" "senin 5 euro borcun var" "sana SEK versem olur mu" ...
Bir zaman sonra yanıma oturan adamla muhabbete başladım. Adam Kopenhag'da restoran işletiyormuş. Bana adını ve numarasını verdi. Eğer Kopenhag'a gelirsen uğra bir çayımı içersin dedi. Yok abi ben böbreklerimi seviyorum diyecektim de vazgeçtim sonra.
Uçak inmeye yaklaştıkça alttan şehir gözükmeye başladı. Malmö'nün üzerinden geçtik ve Øresundsbroen sol tarafımızda kalacak şekilde alçalmaya başladık. Gece köprü güzel görünüyor cidden. Piste yaklaştık yaklaştık ve çok sert bir iniş yaptık. Açıkçası az daha bırakıyordum oraya. Kuyruk kopacak lan diye geçirdim içimden. Arkadan birileri de "aaoouu" "hhoouuaa" filan diye söylenmeye başladılar. Yanımdaki adama sordum bu normal miydi diye, hayır çok sert indi dedi. Dedim Allah seni davul etsin.
İndikten sonra havaalanında bekleyip sabah 5:46'daki trene binmekti planım. Yanımda oturan adam oraları biliyordu. Dışarda bir arkadaşı vardı. Beni onunla tanıştırdı ve trene nasıl gideceğimi anlattı. Onlardan ayrıldım ve havaalanının içinde dolanmaya başladım. İnternet olup olmadığını sordum ancak internetin bedava olmadığını öğrendim. Ancak ağabeyim beni internetten bir yerlere kaydettirip havaalanı içinde bedava internet kullanmamı sağladı. Ailemle görüşüp arkadaşlarıma bir şeyler yazdım. Yaklaşık 2-3 saat sonra da hemen alt taraftan geçen trene bindim. İstasyon açıktaydı ve gerçekten çok soğuktu. İstasyonun üst kısmına bakılınca da Hilton Otel'i göze çarpıyordu.
Bu arada şu fotoğraf da yurt dışında çektiğim ilk fotoğraf olarak kayıtlara geçsin:
Bavula ve çantaya göz kulak olma ve oradan oraya taşıma derken çok yoruldum gerçekten. Ancak şimdi de trende vagon 11 koltuk 91'i bulmam gerekiyordu. Tren boş olduğu için rastgele bir yere oturdum ancak sonraki durakta bir hanım ablamız geldi ve orası benim yerim kalkar mısın dedi. Paşa paşa kalktım tabii. Trenin içinde oraya buraya derken yerimi buldum sonunda.
Köprüden geçerken hava karanlıktı o yüzden tam olarak nasıl olduğunu anlayamadım ama sistem şöyle ki köprünün üstü otoban altı ise bir kafesin içinden tren geçiyor gibi gidiş-dönüş yol şeklinde.
Hava aydınlanmaya başlıyordu. Etraf gerçekten çok yeşil ve hemen her yerde ağaçlık ve ormanlık alan vardı. Kimi yerlerde sisin arasından güneş ışığı adeta korku filmindeymiş gibi izlenim uyandırıyordu. Ancak beni uyandıramıyordu. Tüm gece uykusuzdum ve saat sabahın 7.30'uydu. Trende doğru düzgün durakları gösteren bir bilgilendirme yok. Arada bir kafasına göre elektronik bir ekrandan duraklar kayarak geçiyor o kadar. Durakların adını okuya okuya giderken yolun ortasında bir anda durdu tren. Yaklaşık beş dakika sonra bir anons geldi ve "ackvernet och nesimar du mar nuastkor solrosolroj monör lök mjölk" dedi. Evet ben de anlamadım ne dediğini çünkü ne akla hizmetse trende ingilizce anons yapılmıyor. Lan bizim dandik tramvayda bile var!!!
Anonstan sonra herkes hep bir ağızdan "aaaaauuuuooooooaaa" dedi. Aha dedim kesin kötü bir şey oldu. Neyse sordum birine ne oluyor bir sorun mu var diye. Tren yoluna birisi arabayla çarpmış sanırım yol kapalıymış. Tren başladı geri gitmeye. Gİtti gitti bir önceki durakta durdu. O durak da şurası:
Yukarıda kalabalığın içinde yalnız ve mahsun görünen siyah bavul bana ait bu arada.
Buradan sonra otobüse binip diğer tren istasyonuna gidip tekrar trene binmemiz lazımmış öyle söylediler. Dedim bir bu eksikti zaten yorgunum adım atacak halim yok. Otobüse binerken ben hayvan gibi valizimi içeriye sokmak için kucağıma alıyordum ki adam arka tarafa geçip bagaja koydurdu. Otobüste giderken de az daha yere yuvarlanıyordum bildiğin ayakta uyumuşum zor toparladım. Bu arada milletin konuşmalarını sürekli türkçeye benzetip duruyorum ben o uykulu halimle. 15-20 dakika bu şekilde gittikten sonra bir sonraki durağa ulaştık. Orada diğer trene bindik ve bir durak sonra sonunda Halmstad'a geldik.
İstasyondan çıktım ve nereye gideceğimi bilmez bir halde ilerlemeye başladım. Karşıdan gelen ilk kişiye "Where is the partyyy" diye sordum. Şaka tabii geberiyorum zaten yorgunluktan acilen kalacağım yeri bulmam lazım. Adam temizlik görevlisiydi sanırım sorunca çıkardı telefonunu açtı maps'i bir saat aradı filan tarif etti böyle. Aynen adamın tarif ettiği şekilde ilerledim. Ancak o bavul sırt çantası ve diğer eşyalar artık on kat daha ağır geliyordu. İnsanın bu şekilde bilmediği bir yeri araması gerçekten çok zormuş.
Birkaç kişiye daha sordum ve sonunda buldum. Strandparken genelde öğrencilerin kaldığı büyük bir arazi üzerinde, sahile yakın bir yer. Resepsiyondaki kadın buranın sahibi ve Emil adında Bulgar birisi ona yardım ediyor. Kadının biri cazgır diğer sevimli iki köpeği var. Beni bir odaya yerleştireceklerini, dinlenip rahatlamamı ve ödeme için pazartesi günü gelmemi söyledi.
Okulun öğrenci birliği üzerinde adım yazan bir zarfı bu kadına bırakmış. Bana bunu da verdi. İçinden Halmstad rehberi, bir adet harita, burada kullanmam için bir telefon kartı ve okulun krokisi çıktı.
Beni yerleştirdikleri kabin büyük bir kabin ve sanırım 8 tane odası var. Ben 3/16 numarada kalıyorum. Oda kendi halinde mütevazı ve yatak, gardırop ve masa-sandalye şeklinde donatılmış. Isıtma sistemi ise ilk başta küçük gibi görünen ama deli gibi ısıtan bir kaloriferle sağlanıyor. 2 mutfak, 1 oturma kısmı, 2 banyo, 2 tuvalet şeklinde ortak kullanım alanları var.
Yukarıdaki görüntü de odamın penceresinden. Aynı şekilde gündüz versiyonu için:
Gardırobun üzerine çizilen şu mini plandan da birilerinin gezme planları yaptığı anlaşılıyor.
Havanın karanlık olmasından korkuyordum ancak şu anda Türkiye ile hemen hemen paralel gidiyor. Sabah 6.00 gibi aydınlanıp akşam 7.30 - 8.00 gibi kararıyor. Ancak söylenene göre kışın 18 saat karanlık olduğu da oluyormuş.
Sabah 11.00 gibi odama yerleştim ve 15.00'a kadar uyudum. Daha sonra kalktım ve benimle aynı okuldan gelen ancak benden 2 hafta önce buraya yerleşen arkadaşla şehirde biraz dolaştım.
Burası gerçekten çok yeşil ve her yerde ağaçlar var. Okul yolunda tavşan bile görebiliyorsunuz. Haritadan baktığımda çok küçük bir yer gibi duruyordu ancak şehir cidden büyük. Okula yürüyerek gitmem 20 dakikayı buluyor. Bu yüzden en kısa zamanda bir bisiklet almam lazım. Burada herkes bisiklete biniyor. Adeta hayatın bir parçası olmuş.
Dün ilk defa okula gittim ve derse girdim. Dersimin laboratuvarı vardı ancak dersin asıl hocası da oradaydı. Laboratuvar hocam da Türk bu arada. Sınıfın boş olması üzerinde Roland Hoca oturdu bilgisayarın başına kaçırdığım 3 haftanın da üzerinden geçti. Daha sonra egzersiz kısımlarına bakmamı eğer takılırsam Süleyman Hoca'ya sormamı söyledi. Birebir ders anlatılması çok garipti ancak sanırım bunun üstesinden güzel bir şekilde geldim. Ancak haftaya ilk proje verilecek e benim bir şekilde konulara hakim olmam gerekiyor.
Cuma günleri Eva çalışmıyormuş sanırım. Bu yüzden evraklarımı ona götüremedim. Aynı şekilde Karen'de kapalıydı. Kartımı alamadım. Tüm bunlar Pazartesi gününe kaldı.
Okulun hemen yanında MAXI adında bir süpermarket var. Çıkışta oraya uğradım ve ilk alışverişimi yaptım.
Kr yazan şeyi kuruş zannetmeyin sakın. Evet hayat burada biraz pahalı.
Bugün cumartesi. Buradaki üçüncü günüm. Kaldığım yerin ortak oturma kısmındaki deri koltukta oturuyorum ve bu yazıyı yazıyorum. Çevreye ve insanlara alışmak şaşırtıcı derecede kolay oldu ve hala İsveç'te olduğumun farkına varamadığımı hissediyorum.