(Uyarı: Side B (yani Beast) yine Asagirinin yazdığı Beast adlı roman hakkında spoilerlar içerebilmektedir. İlk önce onu manga veya roman olarak okuyabilirsiniz veya filmine göz atabilirsiniz. Hepsinin türkçe çevirileri internette mevcut.)
Genç polisin, başına ne geldiği hakkında en ufak fikri yoktu.
Yeraltı sığınağında devriye gezerken kaçırılmıştı fakat kaçırıldığını ancak kendini karanlığın ortasında, kılını bile kıpırdatamaz halde bulduğunda fark etmişti.
Oturuyordu. Bir enkazın eşiğinde duran moloz yığınlarının üzerinde, adeta bir tutsak gibi. Henüz uyanmıştı ve içinde olduğu bu duruma anlam veremiyordu. Ne var ki zihni tamamen ayılmamış olmasına rağmen bir şeyi oldukça iyi hatırlıyordu. Tabloyu.
Vücudu acı içinde kıvranıyordu. Ağır, keskin bir acı tüm bedenine nahoş bir sinyal misali yayılıyor; cildi karıncalanıyormuş gibi hissediyordu. Ama acının kaynağını tam olarak çıkartamıyordu. Zihninin çoğu, komanın sebep olduğu o sis bulutu tarafından ele geçirilmiş haldeydi hâlâ.
Burası yeraltı sığınağının terk edilmiş bir kısmıydı.
Bundan yaklaşık on yıl önce burada acil kurtarma çalışmalarında kullanılan bir oksijen tüpü patlamıştı ve o gün bugündür bu yer neredeyse bir harabeye dönmüştü.
Duvarlarda ve tavanda oluşan çatlaklar tıpkı canlı birer yaratık gibi kıvrılıyor, etraf sayılamayacak kadar çok molozla kaynıyordu. Her bir molozun boyutu birbirinden farklıydı. Kimi yalnızca bir yumruk büyüklüğündeyken kimi bir arabanın boyutuna erişebiliyordu. Ve bu yerin temelini atmak için kullanılan teller çatlaklardan yabani otlar gibi kafalarını uzatmışlardı
O ise loş tünelin sonunda, enkaz tarafından kapatılmış dar bir girişte oturuyordu. Bir sandalye yüksekliğindeki bir molozun üstünde. Daha doğrusu o oturmamıştı, biri tarafından oraya oturtulmuştu.
Çünkü elleri ve ayakları sabitlenmişti. Elleri iki koca moloz parçası arasında sıkışıp kalmıştı. Moloz dirseklerinden aşağısına kadar kolunun etrafına bir ağız gibi kapanmış, kollarını kıstırmıştı. Moloz kolunu ezip parçalayacak kadar ağır olmasa da kollarını çekip kurtarmasına izin verecek kadar da hafif değildi.
Sesi çaresizlik içinde çatlamıştı.
Çünkü ayaklarının halini görmüştü.
İki kazık ayaklarını delip geçerek zemine saplanmıştı.
İnşaatlarda kullanılan eski ahşap kazıklardandı bunlar. Başparmak kalınlığında, eski ve çürümüşlerdi. Deri ayakkabılarını, cildini, etini, ayak tabanlarını delip geçerek yere saplanmışlardı. Taptaze kanı hâlâ orada, daireler çizerek akıyor ve zemini boyuyordu.
Birisi o kazıklarla ayaklarını yere mıhlamıştı. Ama ne için?
Karanlığın derinliklerinden çatlamış bir ses gelmişti.
Genç polis ürkerek sese doğru çevirdi bakışlarını.
“Acı iyidir. Acı hâlâ hayatta olduğumuzun bir kanıtıdır. Hatta çok daha harika bir işlevi vardır acının. Acı katlanarak arttıkça bizi kontrol etmeye, düşünce yapımızı değiştirmeye başlar. Ve bazen acıyla birlikte benliğimiz bile parmaklarımızın arasından kayıp gidebilir. Bu niçin bu kadar harikadır bilir misin Toda Akihiko-kun?”
Sesi tüyler ürpertici, kendinden emin ve kanayan bir yaranın verdiği o saf tehlikeye sahipti. Genç bir oğlanın sahip olduğu o tizliği taşısa da genç bir oğlanın sahip olması gereken o insancıl tınıdan yoksundu sesi.
Gölgelerin arasında dikilen kişi Dazai’ydi.
“Çünkü bu durum her geçen gün kişiliğimizin ve ruhumuzun, acı ve korku gibi ilkel içgüdülere dayanan kullanışlı ve bir o kadar da dengesiz bir varsayımdan ibaret olduğunu bizlere göstermeye devam ediyor.”
Dazai hafifçe gülümsedi. Yüzünün çoğu bandajlarla örtülü olduğundan tebessümü ancak hafifçe kısılan gözlerinden ve eğri bir kılıç gibi duran kıvrılmış beyaz dudaklarından anlaşılabiliyordu.
“Sen... evde yaralı bulduğumuz... o çocuksun...” Toda adındaki polis, tıpkı bilinci henüz tam olarak yerine gelmemiş birinin sahip olması gerektiği gibi hırıltılı bir sesle konuştu. “Adımı.... Nereden biliyorsun?”
“Hemen hemen her şeyi bilirim ben.” dedi Dazai Toda’ya yaklaşırken yumuşak, yatıştırıcı bir ses tonuyla. “ ‘48’ adlı suç örgütüne mensupsun. Eskiden yerel bir polis memuruydun ancak eski kıdemli bir polis memuru tarafından davet edilince bu suç örgütünün bir parçası oldun. Tsurumi nehrinin aşağı kesimlerinin yakınlarında, havai hatlarının altında yaşıyorsun. Ebeveynlerin ve kız kardeşin Shinshu’da bir bira fabrikası işletiyorlar. Buradan kazandığın parayı banka hesabına yatırmaktansa çöplükteki bir kasanın içinde saklıyorsun. Akıllıca bir hareket.”
Dazai beti benzi atmış polise soğuk bakışlar fırlattı.
“Endişelenmene gerek yok. Senin canını yakmak gibi bir niyetim yok. Şimdi bana şu tablo hakkında bildiğin ne var ne yoksa anlat bakalım.”
“Ne... Tablosu? Sen de kimsin ulan!? Adımı nereden-”
Dazai adamın sözünü yarıda keserek umurunda bile değilmiş gibi ayağını tekmelemişti. Her ne kadar ayağının ucundaki bir çakıl taşını yuvarlarmış gibi hafifçe vurmuş olsa da bu, polisin başını geriye atıp çığlık atmasına yetmişti.
Ayaklarını delip geçen kazıklar kemiklerini ve sinirlerini sızlatıyor, bütün bedenine yayılan acı her bir hücresine işliyordu.
“Doğrusunu istersen ben de seninle sohbet etmeye bayılmıyorum açıkçası. O yüzden rica ediyorum gereksiz konuşmalardan olabildiğince kaçınalım lütfen. Tablo hakkında konuşsan yeter. Bu tablonun Odasaku’da olduğunu nereden biliyorsunuz? Onu da geçtim, bu tablonun bu kadar değerli olduğunu da nereden çıkardınız?”
“Ben...” Polisin suratı çarpılmıştı. İçinde biriken acı bütün vücuduna yayılıyormuş gibi bir ifadeye bürünmüştü yüzü.
“Ya? Öyle mi?” Dazai kaşlarını havaya kaldırmıştı. Fakat onun haricinde takındığı ifade tamamen durgun ve sakindi.
“Doğruyu söylüyorum! Daha yeni katıldığım için neredeyse hiçbir şeyden haberim yok. Benim tek bildiğim o Oda denen herifin elindeki tablonun yüz milyonlarca yen ettiği!”
“Toda-kun.” Dazai polis memuruna doğru yürümüş ve ellerini molozun birine yaslamıştı. “Burası örgütünüzün sığınağı. Yani burada senin gibilerden çok var. Hiçbir şey bilmiyorum ayağına yatıp beni buna inandırarak paçayı sıyırabileceğini sanıyorsan oldukça büyük bir hata yapıyorsun. Senin gibiler ölse de ben hiçbir şey hissetmem, umurumda bile olmazsınız.”
Polis tüm bedeninin soğuk soğuk terlediğini hissedebiliyordu. Bu genç adam yalan söylemiyordu. Bu delikanlının gözünde mutfakta dolaşan bir sinekten farksızdı, gözlerinden okunuyordu bu.
“Az evvel sizinkilerin nasıl işkence ettiğini gördüm. İçime su serpildi resmen.” Dazai’nin tebessümü bir kağıt kadar inceydi. “Polisler sorgulama konusunda usta olabilirler ancak işkence etmekte de bir o kadar acemiler. Öyle çocuksu yöntemlerle işkence etmeye devam ettiğiniz takdirde adama duvardaki saatin kaçı gösterdiğini bile söyletemezsiniz. Sana gerçek işkence nasıl yapılır anlatayım mı, ne dersin?”
Dedi Dazai ve ayağının ucunda duran bir moloz parçasını eline aldı. Birkaç kilogram ağırlığındaydı. Herkesin iki elini kullanarak kolayca havaya kaldırabileceği ağırlıktaydı.
“Sence bununla ne yapacak olabilirim?”
Dazai molozu havaya kaldırınca polis kaskatı kesildi. Şayet o şeyi kafasına fırlatırsa kafatası ortadan ikiye ayrılırdı. Kaçmak istese de eli ayağı bağlı olduğundan kaçamıyordu.
Dazai düşmanına bir süre daha buz gibi bakışlar fırlattıktan sonra dudakları alaycı bir gülümsemeyle kıvrılmıştı.
“Öyle bir şey yapmayacağım.” Dazai başını iki yana salladı.
“Bununla kafana vurmayacağım. Yorgunum ve ellerim acıyor. Profesyonel işkenceciler gereksiz şiddetten olabildiğince kaçınır. Sorumun doğru cevabı bu.”
Dazai elindeki molozu polisin kollarının üzerindeki devasa, düz moloz parçasının üzerine bıraktı. Polis memuru kollarının üstüne binen büyük yükle kaşlarını çatmıştı.
“İşte böyle. Nasıl? Hayallerin suya mı düştü? İşkence etmeye her zaman hafif hafif başlarsın. Böylece düşünüp taşınman için bolca vaktin olacak. Çünkü insanoğlunun en büyük korkusu kendi hayal gücünün daha neler neler ortaya koyabileceğidir.” dedi Dazai bir parça daha moloz alıp aynı yere yerleştirirken.
“Bir iki tane molozdan bir şeycik olmaz, öyle değil mi? Ama ya sayıyı ona çıkartırsak? Ya da yirmiye? Kolların, üstüne eklenen her bir ağırlıkla daha da çok sıkışacak. Şimdilik hissettiğin baskı ve acı az da olsa, sen de ancak bir yere kadar dayanabilirsin. Biraz zaman geçsin, sonra bak bakalım kemiklerin nasıl yavaş yavaş kırılıp ellerin eziliyor. Yavaş yavaş, birer birer eklemeye devam edeceğim ben. Böylece senin de düşünüp taşınmaya bolca vaktin olacak.”
Polisin adeta kanı çekilmişti. Kafasını karıştıran bütün düşünceler gözlerini terk edip yok olurken geriye kalan tek şey oldukça ilkel ve sıradan duygulardı.
“İşte!” Dazai adamın alnını parmağının ucuyla dürttü. Eğleniyor gibi bir hali vardı. “İşte bu gördüğüm şey korku. Kendi hayal gücüne karşı duyduğun korku. Hiç kimse bu sahip olduğumuz hayal gücünü elimizden alamaz. Hadi devam edelim o zaman.”
Yerden bir parça moloz daha alıp üstlerine koydu. Baskı dirseklerinden başlayıp parmaklarının ucuna kadar yayılıyordu. Polisin yanağından soğuk terler akıp gitti.
Ne olacağı gün gibi ortadaydı. Kolları kırılacaktı. Tüm o molozların ağırlığını taşıyan kemikler esasen ön koldaki radius ve ulna kemikleri, yarım ay kemikleri, skafoid ve triquetrum kemikleriydi. Ve bir de parmak eklemleri. Bu gibi kemiklere yük bindirmenizle birlikte kemikler, kuvvetin en çok yoğunlaştığı noktadan başlayarak sırayla kırılmaya başlardı.
Söylenenlere göre kırık bir kemiğin verdiği acı, bir sıyrığın vereceği acıdan katbekat yoğun, nahoş ve katlanılamazdı. Deneyimleyen kişi her kim olursa olsun geçerliydi bu.
Üstüne üstlük normal bir kırılma söz konusu olduğunda sadece en fazla baskıya maruz kalan noktadan kırılırdı kemik. Oysa bu işkence yönteminde kemik bir kez kırıldıktan sonra uygulanan kuvvet yeni bir noktaya yoğunlaşarak onun da kırılmasına yol açacaktı. Kırılan noktalar birbiriyle birleşecek ve nihayetinde kemikler sanki bir odun öğütücüsünden geçirilmişçesine paramparça olacak ve kolları da et ve kanın birbirine karıştığı bir yığın haline gelecekti.
Ve bu olana dek aradan çok, oldukça çok uzun bir zaman geçecekti.
“Yalvarırım, lütfen kes şunu!” diye bağırdı polis kaçmaya çalışırken.
Ancak beyhude bir çabaydı bu. Kalçalarını zar zor kaldırabiliyordu. Elleri sıkışıp kalmış, bacaklarıysa kazıklar tarafından yere saplanmıştı. Kaçmayı bırak, duruşunu bile değiştiremiyordu.
“O zaman soruma cevap ver.”
Dazai yassı moloz parçalarına yaslanarak biraz daha kuvvet yüklemişti polisin kollarının üstüne.
Dazai’nin uzanması ile polis memurunun kolları katlanarak artan baskı altında çatırdamaya başlamışlardı.
“Bana tablodan bahset. Buraya bunun için geldim. Örgütünüzü yerle bir etmek öyle kolay ki. Ancak ilk önce o tablonun icabına bakmam gerek. Bu planın İlk Aşaması.”
“İlk Aşama mı?” dedi polis kafası karışmış bir şekilde. Kendisine işkence eden bu adamın ne demeye çalıştığı hakkında hiçbir fikri yoktu.
Henüz bunu anlayabilecek hiç kimse yoktu bu dünyada.
“Her şeyi biliyorum ben. Senin hakkında, örgütün hakkında, sonrasında neler yaşanacağı hakkında...” Dazai’nin sesi sanki içindeki bir şeyi bastırıyormuş gibi çıkmıştı. “Tek istediğim şu tablo hakkında bir şeyler öğrenmek. Çünkü bu gidişle Odasaku ölecek. Geleceği değiştirmek için o tablonun nerede olduğunu öğrenmem lazım.”
“Bilmiyorum. Bilmiyorum! Ne demeye çalıştığın hakkında hiçbir fikrim yok. Ben yalnızca düşük rütbeli bir çalışanım. Gerçekten hiçbir şey bilmiyorum.”
Bir parça daha yüklenince polis memuru inledi. Ama ardından kolunu çekip kurtarmak için bütün gücünü topladı. Hayatta kalabilmesinin tek yolu buydu.
İki kolu da gerilmişti. Eklemler bembeyaz kesilmiş ve şeffaflaşmıştı. Polis memuru nefesini tutup bir insanın sahip olamayacağı kadar beklenmedik bir güçle kolunu hafifçe dışarıya çıkarmayı başarmıştı.
Ancak elinden gelen yalnızca buydu.
“Bunların hepsi boşuna.” dedi Dazai sesi umulmadık bir şefkatle dolarken. “Bütün gücünü verirsen belki kollarını çekip kurtarabilirsin. Ama böyle bir şey yapmayacaksın. Eğer gereğinden fazla uğraşırsan derin bir yerden sonra soyulur. Üstelik çektikçe, baskı altında kalan yüzey azalacak ve cildine daha fazla baskı uygulanacak. Demem o ki kollarını, cildinin soyulduğunu ve açığa çıkan etinin beton tarafından kesildiğini hissederek çekip çıkarman gerekecek. Kollarını tamamen dışarı çıkarana dek derinin aşınmasına ne kadar göz yumabileceksin acaba merak ediyorum.”
Polisin suratına bir korku yayılmıştı. Kolları gevşedi. Kesik kesik nefesler alırken bedeni iki büklüm olmuştu.
“Gördün mü?” diye gülümsedi Dazai. “Tüm iraden ve ruhun kollarını çekmen için çığlık çığlığa haykırıyor. Lâkin hayal gücün sende büyük bir korku yarattı. Bu korku yüzünden de kollarını çekmeyi bıraktın. İşte bu yüzden sana benliğimizin ve ruhumuzun, acı ve korku gibi ilkel içgüdülere dayanan kullanışlı ve bir o kadar da dengesiz bir varsayımdan ibaret olduğunu söyledim. Bugün, tam şu anda acı senin efendin, kralın. O yüzden konuşacaksın. Elbet konuşacaksın.”
Polisin bedeni korku içinde tir tir titredi. Acının verdiği, hayal gücünün verdiği korkuydu bu. Ama en ürkütücü şey karşısında duran bu delikanlı, acıyı yaratıp kontrol edebilen kişi, Acılar diyarının kralıydı.
“Sen... Sen de kimin nesisin? Nasıl yapabiliyorsun bunu?”
“Ben ki acıların üstadıyım.” dedi Dazai yüzünü polisin suratına yaklaştırarak, adeta bir sır veriyormuşçasına.
“Bu doğru. Bulunduğun bu durum için kendine bir bahane arıyorsun değil mi? Sana güzel bir bahane vereyim o zaman. Ben Liman Mafyasının üst düzey yöneticilerinden biriyim.”
Bunu duymasıyla birlikte polis sanki nöbet geçiriyormuşçasına yerinden sıçramıştı. Gözleri pişmanlığın rengine bürünürken tüm bedeni kaskatı kesilmişti. Bir anlığına kollarının üzerindeki molozlar ve ayaklarına saplanmış kazıklar aklından tamamen uçup gitmişti.
“Anladım. Anlatacağım. Her şeyi anlatacağım. Ben bilmiyordum. Bunun Liman Mafyasını çileden çıkartacak türden bir iş olduğunu bilmiyordum!” Adam başını sallayıp çığlıklar atarak konuştu. “Ne kadar istersen kuruşu kuruşuna öderim sana. İstediğin kadar çok adamımı sana veririm. Lütfen yardım et bana. Yalvarırım. Ne olur kurtar beni!”
Polis kolayca oyuna gelmişti. Dazai hafifçe gülümsedi.
“Tablodan nasıl haberiniz oldu?” diye sordu Dazai.
“Bir galericiden duyduk.” Polis hafızasını kurcalarken gözleri kan çanağına dönmüştü. Sonunda ağzından çıkacak her bir kelimenin hayatını ve itibarını belirleyeceğinin farkına varmıştı.
“O herif Harbor Sokağı’nda ufak bir sanat galerisi işletiyor. Ancak arka planda sahtecilik faaliyetleriyle de uğraşıyor. İnsanlar ona Gri Tüccar diye sesleniyor. İşleri eline yüzüne bulaştırdığı için geçen ay tutuklandı. Müşterisine sahte bir tablo satmış ancak müşteri tablonun sahte olduğunun farkındaymış.”
“Bakıyorum da birden çenen düştü.” diye gülümsedi Dazai yakındaki bir moloz parçasının üzerine otururken. “Ee, sonra?”
“Sonra da şehir polisi işlediği diğer suçları araştırmaya başladı. Büyük çaplı bir suça rastlamasalar da onun oldukça büyük bir olaya karıştığından şüphe etmeye başladılar. Bir çalıntı mal ticareti olayına.”
“Ya?” Dazai başını yana eğdi. “Devam et.”
Polis memuru acıya katlanmaktan çatırdayan bir sesle konuşmaya devam etti.
Galericinin bulaştığı en büyük işti bu. Avrupa’dan gelen çalıntı malları gizli gizli satıyordu. İki insanın birden taşıması gereken ve Orta Çağ Avrupası manzarasında çiftçi olarak alın teriyle çalışan evli bir çifti resmeden büyük bir tabloydu bu. 14. yüzyılda yaşamış soylu bir ailenin üyelerinden biri tarafından çizilmişti. Ve o yüzyılın en iyi çizimlerinden biri olarak görülüyordu.
Tablo yetenekli hırsızlardan oluşan bir ekip tarafından, Fransa’daki uluslararası bir sanat müzesinden çalınmıştı. Suçlular Japonya’ya kaçmışlardı, tabloyu para karşılığında satmak için galericiyle iletişime geçtikleri yere. Galerici bu gibi çalıntı mal ticareti işleriyle oldukça haşır neşirdi. Fakat bu seferki işin boyutu oldukça mühimdi. Söz konusu tablo tarihi bir değere sahipti. Hırsızlara dair haberler dünyanın dört bir yanına yayılmıştı elbet. Bu da alıcı bulmayı zorlaştırıyordu.
Ne var ki galerici sonunda bu işin hakkından gelmişti. Tabloyu satın alan nihai kişi fazlasıyla varlıklı bir Japon oldu. Hava aracı ithalatından büyük bir servet elde eden ve pahalı resimlere karşı büyük bir hayranlık besleyen bir adam. Ya da daha çok, pahalı resimlere sahip olan kendisine hayranlık besleyen bir adam. O zengin adam tabloyu evinin bodrumuna asmıştı. Kimseye göstermek gibi bir niyeti yoktu. Tablonun sadece kendi gözlerininin önünde olması yetiyordu ona.
Bu yüzdendir ki galerici tutuklandıktan sonra, galericinin düşünebildiği tek şey tabloydu. Resmen etekleri tutuşmuştu. Tablonun nerede olduğu uluslararası bir mesele haline gelmişti. Bir tanecik bile ipucu buldukları takdirde Avrupa Polis Teşkilatı devreye girerdi. Böyle bir şey olursa soruşturma ciddiyete biner ve kendisine yöneltilecek suçlamalar, olayın sorumluluğu Yokohama Şehir Polisinin elindeyken alacağı cezalardan çok daha ağır olurdu.
Bu yüzden galerici 48 adındaki suç örgütüne ulaşıp örgütten bu pazarlığın delillerini örtbas etmelerini rica etmişti. 48 adındaki bu örgüt, bu tip konularda ustaydı. Polis merkezinde çalışan ortakları aracılığıyla delil odasında tutulan delillere ulaşabiliyor veya sabıka kayıtlarıyla oynayıp onları yeni baştan oluşturabiliyorlardı. Fiyatı, silinecek olan suçun ağırlığına göre farklılık gösteriyordu. Ancak 48, soruşturma sürecine dair derinlemesine bilgisi sayesinde bu tür konularda fazlasıyla rağbet görüyor ve aldıkları taleplerin ardı arkası kesilmiyordu.
48 hızla harekete geçti. Hırsızların seyahat kayıtlarını silip çalıntı mal ticaretinin yapıldığı deponun yakınlarındaki güvenlik kamerası görüntülerini yenileriyle değiştirdiler. Kariyerleri sayesinde kazandıkları tecrübelere ve bitmek bilmeyen bir azme sahiptiler. Gündüz kanunun koruyucuları, gece kanun kaçakları olsalar dahi sahip oldukları azme hiç kimse el süremezdi.
Ne var ki sahip oldukları tek şey buydu, bundan ötesi yoktu. Karşılarına iki tane sıkıntı çıkmıştı.
Tabloyu satın alan varlıklı adam öldürülmüştü.
Ve tablo kayıplara karışmıştı.
Adam evinde ölü bulunmuştu. Ailesi ile beraber... Katile dair hiçbir iz yoktu. Hatta katilin nasıl içeri girdiği, adamı nasıl ve ne gibi bir silahla öldürdüğü belli değildi.
Ellerindeki tek bilgi adamın yakın mesafeden kafasına yediği bir kurşunla anında öldüğüydü. Kurşunun üzerindeki yiv izleri* ellerindeki dosyalardaki hiçbir kayıtla uyuşmuyordu.
Katilin profesyonel bir kiralık katil olduğu apaçık ortadaydı.
Ve tablo kayıptı. Yani geriye tek bir ihtimal kalıyordu.
Katil bu tablonun değerinin farkında olarak onu çalmıştı .
“Bu imkansız.” Dazai hayretler içerisindeydi. “Sen şimdi diyorsun ki o kiralık katil Odasaku’ydu ve o tabloyu kendi elleriyle mi çaldı?”
“Başka nasıl olmuş olabilir ki?” dedi polis memuru hissettiği acıyı bastırmaya çalışarak. “Kayıtlara göre suç mahalli incelenirken tablo çoktan kayıplara karışmış. Tabloyu öldürülmeden hemen önce adamın kendisi de teslim etmiş olabilir tabii ki. Fakat satımı öyle zor bir tabloyu başkasına devretmek isteseydi gider aynı galericiyi kullanırdı elbet!”
Dazai kılını bile kıpırdatmadı. Bakışlarını hiçliğe dikmişti.
Hiçbir söz söylemeden moloz parçasının üzerinde dinleniyor, sessizliğe gömülmüş halde düşünüyordu. Gözleri hiçbir şeye bakmasa da açıktılar, adeta nefes almayı bile unutmuş gibi.
Dazai uzun bir sürenin ardından nihayet ağzını açmıştı. Sesinde duygudan eser yoktu. Ne bir alay, ne bir acımasızlık, ne de yırtıcı bir gülümseme... Hiçbir şey. Koca bir hiçlik.
Namlusunu polisin kafasına dayadı.
“Bir... Bir dakika! Neden!? Sana her şeyi anlattım. Örgütüme ihanet edip her şeyi anlatım sana! Anlatılacak başka bir şey kalmadı. Yemin ederim!”
“Söylenenler gerçekten de bir kulağından girip öbürünün çıkıyor.” O çıkan seste Dazai’ye dair hiçbir şey kalmamıştı geriye. Acımasızlık bile duyulmuyordu sesinde. Bomboştu, her türlü şeyden yoksun kalmışçasına. Karşısında silah tutan birine ya da onunla konuşan bir insana dair hiçbir iz kalmamıştı ortada.
“Sana söyledim ya. Senin gibiler ölse de benim kılım bile kıpırdamaz, umurumda bile olmazsınız, diye. Ve sana hâlâ söylemediğim bir şey daha var.”
“Örgütünüzden nefret ediyorum.”
꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷꒦꒷
Yiv izi, ateşli silahların namlusunda bulunan ve sarmal şekilde ilerleyen girintilerin (yivler) ve çıkıntıların (setler), namludan fırlatılan mermi çekirdeği üzerinde bıraktığı mikroskobik çizgilere verilen isimdir. Merminin havada dengeli ve hedefe yönelik dönüşle ilerlemesini sağlayan bu izler her silaha özgü olduğundan her silah için adeta bir parmak izi niteliğindedir.)