Bazen hayatımıza insanlar alırız; onlarla vakit geçirir, özelimizi paylaşır, anılar biriktiririz. Sonra bir gün durur, bu anıları neden onunla biriktirdiğimizi, ona neden bu kadar hızlı kıymet verdiğimizi sorgularız—özellikle de henüz yeni tanıdığımız biriyse.
İçimizdeki o eksik kalmışlığı tamamlayacağını sandığımız duygu, aynı boşluğu taşıyan biriyle karşılaşınca iki tarafı da birbirine sıkı sıkıya tutundurur. Ama derine inince fikir ayrılıkları, kültür farkları, hayata bakıştaki uçurumlar belirir. Ne kadar çabalasan da bazı şeyler rayına oturmaz. Herkesin bir görüşü vardır ve hepsi birbirine uymak zorunda değildir. Bizse uydurmaya çalışırız; bazen de uydurulmaya razı oluruz. Yanlış. Fedakârlık niyetiyle atılırız, fakat sonunda yapamadığımız fedakârlıkların ağırlığıyla koparız.
Ardından konuşmalara ve anılara dönüp “Gerçek miydi, değil miydi? Gerçekse neden bitti?” diye sorarız. Çünkü çoğu zaman nasibi unuturuz. Kaderinde varsa, senden kaçmaz; bir yolunu bulur, su gibi hayatına akar ve orada durur.
Bu noktada mesele hep aynı soruya döner: “Doğru insan kim, nerede?” Varsayalım “doğru insan” diye bir şey var ve karşında duruyor; büyük bir aşk da yaşıyorsun. Yine de bazı unsurlar—maddiyat, kültür çatışması, yol arkadaşlığı—yerine oturmadığında olmuyor. Hayat acımasız değil; acımasızlaştıran çoğu zaman biziz.
“Romanlardaki gibi bir aşk yaşanır mı?” Yaşanır. Ama o aşkın yaşanabilmesi için karşındaki insanın da seninle aynı ölçüde aşka, sevgiye bakması gerekir. Elbette herkesin sevme biçimi farklıdır, ama gerçekten güzel sevildiğinde ve sevildiğini hissettiğinde sevmek biraz daha kolaylaşır. Sevmek aslında içgüdüsel bir duygudur; birini hayatına aldığında ve birçok şeyini onunla paylaştığında bu kaçınılmazdır. Asıl mesele, bir insanı tanıdıkça her hâlini sevmek, her gün yeniden sevmek; kırmadan, kıymet vererek, yanında var olarak sevmektir. Çoğu şeyin özü budur aslında.
Ama işte bunun yanında bir de mantık vardır. Mantığa uymayan bir şey, ne kadar sevilirse sevilsin, bir noktadan sonra duvara çarpar. Başta görmezden gelirsin, kalbinle susarsın; ama aklın eninde sonunda sesini yükseltir. Kültür, değerler, hayatın gerçekleri… Bunlar bir noktada aşkın saf coşkusunu gölgeler. İşte bu yüzden bazen aşk yetmez. Çünkü aşk gözleri kapatır, ama mantık gözleri açar. Ve açılan gözlerin gördüğü gerçekler, kalbinin istediği kadar parlak olmayabilir.
Belki de geçmişte gözünü karartıp savaştığın ve sonunda kaybettiğin bir hikâye yüzünden, bugün gerçekten doğru olabilecek biri için mücadele etmekten çekiniyorsun. O eski hikâye sana yorgunluk bıraktı; yeniden yanmayı, yeniden savaşmayı göze almak ağır geliyor. Ama unutma; geçmiş boşuna değildi. O sana “nerede durman gerektiğini”, “nerede susman gerektiğini” öğretti. Karşı taraf öğrenemediyse bile, belki bir gün o da öğrenir.
Ve sonunda, insan anlıyor ki; aşk tek başına bir masalın kapısını aralayabilir, ama o masalı devam ettiren şey sadece aşk değildir. Mantık, emek, uyum ve kaderin ince dokunuşu… Hepsi bir araya geldiğinde, romanlardaki gibi bir aşk yaşanır. Aksi hâlde, en büyük aşk bile günün birinde yorgun düşer.
Çünkü gerçek şu ki: Sevgi kalpte başlar, ama kader yolunu çizer. Ve bazen, en güzel aşklar bile aklın ince terazisinde tartılır.















