Aklında, cevaplarını bulamadığı soruları olan Mebla soruların tanımsal varlığına güvenerek kafasındaki bir milyon ?’ni bir kalemde silip atmadı. O, soruların bir yerde, bir şekilde, herhangi bir kimsede cevaplarının var olduğuna inandı. Günün birinde karşısına biri çıkıverecek ve o cevabı bilinmeyen soruları tek tek yanıtlayacaktı.
Günlerden bir tanesinde, o bilinmeyesi cevapları verecek kimse çıkageldi. Adı Filozof idi. Onun da sayısı bilinmeyen soruları vardı aklında. Ama Mebla’dan farklı olarak; o, cevabını bilemediği soruları ille cevaplandırabilmenin peşinde koşmuyordu. O da hayatının geri kalanında, sorularından mahrum kalmamak, hep soruyor olabilmek isteğiyle kafasındaki bir milyon ?’ni bir kalemde silip atmadı.
Filozof yavaş ama emin adımlarla Mebla’ya da soruların cevaplarını bulmaktansa onun üzerine düşünmenin ve bu sürecin yeni sorular doğurmasının güzelliğinden bahsetti. "Çünkü," dedi filozof, "soru sorabilmek de zordur bazen. Hayatın içinde koştururken durmak ve sorabilmek... Hatta bazen sorabilmek cevaplamaktan daha zor bir hal alır. Neden diyebilmek, nasıl diye düşünebilmek... Kimi domates der çıkar işin içinden, kimi domatiz, kimi ise domtis. Bu yüzden zordur soru sorabilmek; farklı cevaplara açık olmayı, toleransı ve tahammülü gerektirdiği için; pek çok cevap bir araya gelip orta bir soru altında yeni bir orta yol bulmayı göze almaya cesaret edebildiği için."
Filozof ve Mebla artık sorularını konuşup tartışabileceği bir grup insanla çevriliydi. Soruların cevaplarını bulabilmek değil; sorularını sorabilmek ve dinlendiğini bilmek en güzeldi. Şimdi o insanlar, iş güç ve hayat gailesi arasında, kafalarında ?’lerini önlerine alıp sayfa başına geçtiler; sorular daha çok konuşulsun, daha çok tartışılsın, daha çok yeni sorular gökten yere düşsün, sorulacak sorular hiç bitmesin diye.
Domtis, düşündükleri yüzünden tek başına olan/olduğuna inanan o tek bünyelere yalnız hissettirmeme arzusuyla dolu. Domtis der ki, her düşünce, her ? var olmaya değer; çünkü domtis dışarıdan koca bir bütün, ayrılmaz bir klan gibi gözükse de, aslında içinde çürüğü, tazesi, lezzetlisi, kekremsisi bir sürü çekirdeği var; hepsi birbirinden farklı olan. Kolayca ayrılabilirler bu çekirdekler birbirinden; ama bir arada durabilmeyi, bir başka söylemi dinlemeyi, anlamayı ve toleransı öğrenebilmiştirler.
Akıllarındakileri kafalarından, kalplerindekileri kafeslerinden çıkartabilmiş; üç ile üçü çarpıp “masaya dokuzu koymuşlardır.”