Ne olumden korkmak ayip, ne de dusunmek olumu
will byers stan first human second
One Nice Bug Per Day

#extradirty
Claire Keane
sheepfilms
Show & Tell
Three Goblin Art
hello vonnie
h

@theartofmadeline
I'd rather be in outer space 🛸
almost home
Mike Driver
macklin celebrini has autism

JBB: An Artblog!
RMH
wallacepolsom

ellievsbear
todays bird
Cosmic Funnies
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from France

seen from United States
seen from Germany

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Chile

seen from Brazil
seen from T1
seen from United States
seen from United States
seen from Russia
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
@doublecinnamon
Ne olumden korkmak ayip, ne de dusunmek olumu
My mom is going crazy again
Yeniden baslamali kosular
Cilgin bir kosucunun
Boyutsuz huzunler korlestirdi
Derin irmaklardaki sesini
Geceler gibi dost
geceler gibi dusman
Neye baksan sevgiyle simdi
Kalivermis ellerinde
En saglam bildigin dal
Bu nasil bozgun
Bu nasil yikilmak boyle
Cignenmis bir gul gibi egik
Ve solgun simdi yuregin
Gunesler dogmaya gorsun
Korkak bocekler gibi kaciyorsun
Kendi golgenden
Ustelik seytan kahkahalari patlatiyor
Ugulduyor kulaklarinda firtinalar
Ve yorgun argin donuyorsun
Ayni yollardan
Hani yoktu sozlugunde yikilmak
Kan kan olmussa bile kosu alani
Kan kan olmussa bile susuzlugundan
Oysa simdi
Yasamina tuzaklar kuruyorsun
Kendi ellerinle
Anlatamam derdimi dertsiz insana
Derd çekmeyen dert kıymetin bilemez
Derdim bana derman imiş bilmedim
Hiçbir zaman gül dikensiz olamazGülü yetiştirir dikenli çalı
Arı her çiçekten yapıyor balı
Kişi sabır ile bulur kemali
Sabretmeyen maksudunu bulamazAh çeker aşıklar ağlar zarınan
Yüce dağlar şöhret bulmuş karınan
Çağlar deli gönül ırmaklarınan
Ağlar ağlar göz yaşların silemezVeysel günler geçti yaş altmış oldu
Döküldü yaprağım güllerim soldu
Gemi yükün aldı gam ilen doldu
Harekete kimse mani olamaz
“Looking at childhood pictures shouldn’t make you feel like someone is ripping your heart out”
@tgr155
“Mom, my depression is a shape shifter. One day it is as small as a firefly in the palm of a bear, The next, it’s the bear. On those days I play dead until the bear leaves me alone. I call the bad days: “the Dark Days.” Mom says, “Try lighting candles.” When I see a candle, I see the flesh of a church, the flicker of a flame, Sparks of a memory younger than noon. I am standing beside her open casket. It is the moment I learn every person I ever come to know will someday die. Besides Mom, I’m not afraid of the dark. Perhaps, that’s part of the problem. Mom says, “I thought the problem was that you can’t get out of bed.” I can’t. Anxiety holds me a hostage inside of my house, inside of my head. Mom says, “Where did anxiety come from?” Anxiety is the cousin visiting from out-of-town depression felt obligated to bring to the party. Mom, I am the party. Only I am a party I don’t want to be at. Mom says, “Why don’t you try going to actual parties, see your friends?” Sure, I make plans. I make plans but I don’t want to go. I make plans because I know I should want to go. I know sometimes I would have wanted to go. It’s just not that fun having fun when you don’t want to have fun, Mom. You see, Mom, each night insomnia sweeps me up in his arms dips me in the kitchen in the small glow of the stove-light. Insomnia has this romantic way of making the moon feel like perfect company. Mom says, “Try counting sheep.” But my mind can only count reasons to stay awake; So I go for walks; but my stuttering kneecaps clank like silver spoons held in strong arms with loose wrists. They ring in my ears like clumsy church bells reminding me I am sleepwalking on an ocean of happiness I cannot baptize myself in. Mom says, “Happy is a decision.” But my happy is as hollow as a pin pricked egg. My happy is a high fever that will break. Mom says I am so good at making something out of nothing and then flat-out asks me if I am afraid of dying. No. I am afraid of living. Mom, I am lonely. I think I learned that when Dad left how to turn the anger into lonely — The lonely into busy; So when I tell you, “I’ve been super busy lately,” I mean I’ve been falling asleep watching Sports Center on the couch To avoid confronting the empty side of my bed. But my depression always drags me back to my bed Until my bones are the forgotten fossils of a skeleton sunken city, My mouth a bone yard of teeth broken from biting down on themselves. The hollow auditorium of my chest swoons with echoes of a heartbeat, But I am a careless tourist here. I will never truly know everywhere I have been. Mom still doesn’t understand. Mom! Can’t you see that neither can I?”
— “Explaining My Depression to My Mother: A Conversation” by Sabrina Benaim
Kilyos sahile gidip, bir sise viski devirdikten sonra bogularak olmek istiyorum
Sevmiştim seni...
Ruhum kan kaybederken nasıl tutarım seni şimdi deniz gibi,
Neticesi olmayan herhangi bir sebep gibi
Ortalık yerde durup dururken
Sevmiştim seni...
Atlara kalırsa çoktan kaybettik savaşı,
Mızraklar kırıldı,kalkanlar delindi,ganimetler paylaşıldı.
Kasaba meydanında birbirini dövmekten
Yorulan iki kovboy gibi,
Bir tabancanın namlusuyla tetiğiyle,
Kendisinden farklı,
Kendisinden ayrı,
Bir silahın şarjöründe tanışan iki soğuk mermi gibi,
Aynı bedene sıkılan iki el kurşun gibi,
Katille kurban arasında o birkaç saniyelik telaşla
Sevmiştim seni
Küçük İskender
Bir gece ve bir deli… (D18)
‘‘Bu ne büyük rezillik be Akif! Sevilme açlığımız yüzünden ortaya koyduğumuz saçmalıkları düşündükçe çıldırıyorum. Ah pusulamız olan o alkışlar, ah eksikliğini hissettiğimiz o aranma, özlenme, ihtiyaç duyulma ve bir bütüne ait olma arzusu… Evet Akif, açlık bu. Uğruna ter döktüğümüz değerlerin bir çoğu bu açlığın vesilesiyle hayatımıza girmiyor mu? Sence hayatımızdaki kaç adımı sevilme dürtüsünden uzak bir amaç uğruna attık?
Hele ki ‘aşk’ Akif. Ah o uyanığın rüyası; deliyi akıllandırır, akıllıyı delirtir. İpten alır adamı da, mutlu adamı ipe götürür. De hele adına aşk dedikleri şu meret ne menem bir şeydir Akif? Sevgi yoksunluğunun zirvesi, yahut hayatın açtığı yaraların merhemi midir mesela? Hadi gel bugün de bunu anlat. Üç harfin içinde ne gizemler saklı, bahset biraz. Bir gence ölümü özleten, bir ihtiyarı gençliğine döndüren şu mistik hissiyatın ardındaki sisi dağıt n’olur.’’
‘‘Desene bu gece de sanrılardan bahsedeceğiz.’’
‘‘Sanrı?’’
‘‘Ya ne sandın. Sanrı elbet. Aşk başka nedir ki? Hangi aşık, aşık olduğu kişiyi,mübalağasız, olduğu gibi tasvir edebilir, onu yüceltmez de kusurlarına dahi vakıf olabilir? Mümkün müdür göze güneş görünende gölge bulmak ha? Aşk böylesidir işte: barakaya bakar, saray görürsün. Çölde derya bulur, çamurda paklanırsın. Bu sanrı değil de nedir?’’
‘‘Tut ki sanrı. Öyle olsa ne çıkar? Sanki tüm inandıklarımız ve yoluna baş koyduklarımız gerçekmiş gibi. Ne malum kaçılanın hakikat olmadığı. Belki şu bahsettiğin sanrı, yaşam denen ameliyatın morfinidir Akif, olamaz mı?’’
‘‘Buna ne şüphe… Lakin çoğu kez ameliyatın ortasında etkisini yitiren bir morfin bu. Çünkü kandıklarının -kendini kandırdıklarının- maskesi düştüğünde, ruha kanamak düşer. Başkalarına bağlı hayallere kanmak ile ruhu kanatmak, birbirine yakın iki eylemdir. Görüyorsun ya, aşk bir darağacına benzer ve insan, onun meyvesi olmaya meyillidir.’’
‘‘Neden Akif? Aşkı var eden ve onu bu denli büyük bir mesele kılan şey ne? Sonuç olarak üremeli, neslimizi devam ettirmeliyiz. Konu neden buralara kadar geldi de basit bir soy devamlılığı hayat memat meselesi haline geldi? Bir yerde okumuştum: Zeka gösteren hayvanların özelliklerinden biri de cinselliği üremek maksadından çok, haz odaklı gerçekleştirmeleriymiş. Sorun bu mu? Hazsal bir açlığın güdüsü olmaksızın var olabilir mi aşk? Mümkün mü bu?’’
‘‘Aşk, varlığını uğruna adayabileceğin her şey için mümkündür. Ama konumuz insandan insan yönelen aşksa şayet, sorarım sana; insan seviştiği için mi aşık olur, aşık olduğu için mi sevişir?.. Hala hayvan olanlarımızı tenzih edersek şayet birinci seçenek yanlıştır elbet. Sonuçtan sebep çıkarmak, içgüdüsel uyarıcılarının kotrolündeki canlılar için gayet olağandır fakat insan her ne kadar hormonlarının etkisini tam olarak bastıramasa da onların yaptırım gücünü bilinciyle azaltabilir ve bu onu, kısman de olsa özgürlüğünü ele geçirmiş bir tür yapar. Yani tarihsel kimyasının tercihini egale edip, aklının ve duygularının modern tercihlerini izleyebilir. Şimdi diyeceksin ki: ‘Aşk, seçenekler içinden yapılan bir tercih midir yani?’ ben de evet diyeceğim sana. Şaşırma. Aşık olmadığın onsa seçenek geçip gitmedi mi hayatından? Kaldı ki tercihini sen seçmesen de, aşık olma ihtiyacını belirleyen şey senin hayatındır. Gerçek budur.’’
‘‘Bunu tam anlayamadım. Yani onu biz mi seçiyoruz yoksa o mu çat kapı giriyor hayatımıza? Neden ve nasıl, çıkamıyorum işin içinden. Büyük bir mutluluk için desem…değil! Gözüne kanacak kadar sığ ve kimsesiz oldukları için desem…bu da pek mantıklı gelmiyor. Hayır, bu uğurda ölüp öldürüyorlar bir de. Bu nasıl bir tapınma ki, tüm günahları meşru kılabiliyor, çıkamıyorum işin içinden.’’
‘‘Çıkamazsın tabii. İçine düşmeyen bu işin içinden çıkamaz Fika. Aşık olmaya da karar veremez insan. Öyle hisseder. Bir bakar ki olmuştur. Halbuki bir altyapısı illaki vardır. Bir yalnızlık, bir özlem, bir değersizlik ve bir hoşnutsuzluk vardır. Bir şeyler yolunda gitmiyordur -ki bu her daim böyledir- ve bir mucize beklemeye koyulur insan. Bazen kendisi dahi benliğinin bu beklentisini fark edemez. Birden oluverdim der. Aşk işte! Ve benliği, öngörülemez bir teslimiyetle değişir. Evet, aşkı betimlemeli. Ki hastalıklı bir bağımlılıktır aşk. Kendi inşa ettiği bir kafese girip anahtarını bir başkasının eline bıraktığını ve buna bir de utanmadan özgürlük diyebildiğini düşün. Abartmıyorum Fika. Kendini kolayca harcayabilir aşık olan. Çünkü kendi değerini unutur da karşısındaki bir değer versin ister. Karşılık bulursa ne ala, tirat biter, mübalağa son bulur, tırmanış bırakılır, çünkü zirveye ulaşılmıştır artık. Ama yok, reddedildiğini var sayalım, o halde de tırmandığı yerden kendini aşağı bırakır aşık ve acının en dibine düşer. Öyle ki, ruhunu kavuran ızdırabı bir an olsun dindirebilmek için, fiziki acıya dahi tereddütsüzce yönelebilir.’’
‘‘Sen, aşkı değil de…bir hastalığı betimliyorsun sanki.’’
‘‘Ya ne sandın? Aşık insan sağlığını yitirmiş olandır. Bir seraptır, isterik bir tebessümle izlenir. Aşkın romantik ovalliği, realiteninse keskin köşeleri vardır.’’
‘‘Böylesine büyük bir itaat ve bağlılığın sonunda gelen uyanışa acımamak elde değil. Tehlikeli bir oyun bu. Yananın söndüğünde canının yanmaya başladığı garip bir çelişki… Yine de tam olarak anlatmadın Akif. Neden bu denli yoğunlaştırırız ki aşkı? Onca filozof, yazar ve şairin ilhamına vesile olan bu tek heceli tutkuyu bu denli kutsallaştıran şey ne sence?’’
‘‘Nadidedir, bu yetmez mi? Fakat cevap yalnızca bu değil. İnsan kendini hiç bir zaman tek başına yeterince güçlü ve değerli hissetmez Fika. Hissedemez… Ruhunda gördüğü boşluk öyle derindir ki benliğini adayacağı bir gaye, kutsal bir dava ister. Bu yönelim, o boşluğu doldurabilir mi peki? Düşsel açıdan evet. İnsan doğası gereği eksiktir. Erkek yahut kadındır. Yarımdır. Birey, bu mevcut eksikliği yüzüne vurmaktan çekinmese bile, toplumun da pek tabi bu eksikliği onun yüzüne vurabileceğini bilir. Bu, egosal bir stres ve arzularda tetiksel bir baskı yaratır. Anlayacağın yalnızlıktan korkmak, içgüdüsel bir davranış olmakla birlikte aynı zamanda sosyal bir endişedir. İnsanın, -her ne kadar saçma olsa da- hayatı olduğu gibi sevememek, onu kabullenememek gibi bir huyu vardır. Bu durum bireyin kendisiyle ve hayatıyla yetinememesine yol açar. Tabii aşk yetişir imdada. Ruhunda aşk varken aynalara daha bir kolay bakar birey. Bilir ki artık kıymetli bir şeyler taşıyordur. Böylece kendini ve hayatı sever. Aşka sahip oluşuyla yücelen ruhunu sever. Sevmenin temelinde, kişinin sevilmeye layık olacak şeyleri hayatına katarak sahip olduğu değeri arttırmak yatar. Aşksa bu değerler içinde en çok arananıdır. Koleksiyondaki eksik o nadide parça gibi… Bu açıdan, aşık olunan biraz da kullanılmış olur. Üzülerek söylemeliyim ki, -çoğu zaman- iki bencillik bir aşk eder.’’
‘‘Yani tüm onca maneviyat, hayatla ve kendimizle barışmak, değersiz hayatlarımıza ve benliklerimize bir kıymet yüklemek için mi? Dandik metalleri altın suyuna batırmak gibi… Oysa şairler, oysa filmler, oysa tiratlar ne de güzel anlatmışlardı onu. Ben sanırım onlara inanmaya devam edeceğim Akif. Kızma n’olur.’’
…
Yürekte Bukağı
Bukağı, bir ağır ceza yükümlüsünün kaçıp kurtulmasını engellemek için ayağına vurulmuş pranganın ucundaki demir halka da olabilir, yırtıcı bir kuşun evcilleştirilmesi için ayaklarına bağlanmış ipeksi bir mendil de… Ama bukağı yüreğe vurulursa ne olur? Tomris Uyar'ın 1979 yılında Sait Faik Öykü Armanağı kazanan kitabı Yürekte Bukağı, sıkıyönetim döneminde yaşamın her alanında yüreklerine bukağı vurulmuş kişileri ele alıyor. “Savaşlar, kırımlar, hep başka yerlerde, dışarda geçmiş. Gelip gidenlerden böyle birkaç iz kalmış. Bu toprak eski, yorgun cansızlıktan. Deniz, artık vereceği bir şey kalmamışçasına yorgun vuruyor kıyıya. Radyoda fasıl: Sensiz ey şuh… Saat beşbuçuk demek. Yorgunum. Verebileceklerimden, veremediklerimden yorgunum. Biriktirdiklerimden. Bir alsalardı, o yürekliliği gösterselerdi.”
“Ansızın, sen geldin aklıma. Belki bir daha hiç görüşmeyeceğimiz…”
“Bir kere yaşanıldı ya, sürecektir. Başka yerlerde, başka zamanlarda, başka kişilerle. İki kişiyi bir an için belli iki kişi yapar; bir güneş dürbünü gibi başka deneylerin, başka kişilerin renklerini yansıtır onlarda, derken yüzlerini siler. Kimdir karşımızdaki? Kimlerdir?”
Ne Değişti de…
Should have seen it coming…
https://iglovequotes.net/