Kedim -ki adı Gelgel- biraz evvel azimle, üç denemenin ardından kucağıma, oradan da masanın üzerine çıktı. Bu ilk defa masa üstüne çıkışı. İlk okunduğunda bunun parlak bir şey olarak algılanmamış olduğunun farkındayım. O sebeple öncelikle ve biraz size Gelgel’den bahsedeceğim:
Gelgel Haziran 2013 başlarında Aya Triada Kilisesi’nin bahçesinde bulundu, bir arkadaşım (Emel) tarafından. Mayıs doğumlu. Eylül ayında bana geldi, geçici ailesi olayım diye. Çok korktum; elimde ölecek diye. Böyle bir yükü nasıl taşıyacağımı tahayyül edemedim. Bahsetmedim de kimseye korkumdan. Karşımda düzgün yürüyemeyen, ses çıkardığında kulaklarını kıpırdatmayan, el kol hareketi yaptığında kavrayamayan, su içerken çekingen davranan, yemek yiyemeyen bir canlı vardı. Türü kedi. Parkinson hastalığına yenik düşen bir canlı gibi sürekli titriyor, omurgasını rahat hareket ettiremediği için sendeliyordu. Seveyim diye el attığımda ise aklıma kanser tedavisindeki hastalarını getirircesine tüy bırakıyordu. Bir de “kedi hastalığı” denen şeyi atlatmış. (Küçük aylardaki kedilerde görülen ölüme yol açan bir tür menenjit). Ama bunu yenebildiği için parazit hariç başka hiçbir aşıya ihtiyacı yok.
Ben ne yazık ki hiçbir zaman tam olarak benden beklenileni verebilen bir insan olamadım. Bu sebeple olsa gerek Gelgel ile genel ahlak çerçevesinde ilgilenmedim: Sürekli onunla ilgileneyim, onu beslemeye çalışayım, koltuğa çıkamıyorsa el atıp kucağıma alayım, kendini yalnız hissediyorsa ama bunu söyleyemiyorsa sarılayım vs yapmadım. Yapmadım. Çünkü bir şeyleri yenmek gerekiyorsa “desteği esirgememek ama yardım da etmemek gerekiyor.” Bana bu öğretildi. Zaten Gelgel için de geçici bir aile idim.
Gelgel adı da “manidar”dır. Mayıs 2013 doğumlu olmasına karşın tamamen anlık... Bu arkadaşın “Acaba gözleri mi görmüyor yoksa kulakları mı duymuyor?” diye düşünürken; bacaklarımı koltuğa çektim, konuştuğumda sesim ile hareket eden vücudum yerde titreşim yaratmasın diye ve “Gel gel” dedim. O da geldi. Ben de bu çağrıya geliyorsa niye ona seçtiği dışında isim vereyim, dedim.
Gelgel benimle kalmaya devam etti. Ben kendimi bilmesem de galiba bana Gelgel’i getiren bilerek beni seçti. Bırakamadım. Bir taraftan da ayakta dahi duramayan bir canlının uyutularak Ankara’ya gitmesine gönlüm razı gelmedi.
Günümüze geri dönersek; Gelgel’in tüyleri gürleşti, sesi çıkar, kulakları en ufak sese reaksiyon gösterir oldu. Gelgel bir kedi oldu. Hala sola yatık koşuyor, heyecanlanınca düşüyor, iki şeyi aynı anda yapmaya çalışınca sendeliyor, gerinirken takla atıyor, senin sevdiğin yöne kafasını eğmeğe çalışırken vücudu diğer tarafa yatıyor ama O artık koridorda zıplaya zıplaya koşan bir kedi. Sadece sevildiğini hissettiği zamanlarda bile gurul gurul sesler çıkaran bir canlı. Ondan öğrenmem gereken çok şey varmış gibi hissediyorum. Çünkü O hayatta kalırken mutlu olmayı biliyor.
Bu arada soruya cevap vereyim: “Sendeliyorum ama bu koşamayacağım anlamına gelmez.”
Kömürler, odunlar yığılırdı sokaklara, sıcak günleri geride bırakan ilk rüzgar esmeye başladığında Yeldeğirmeni’nde. Her evin, apartmanın altında bir kömürlük vardı. Kömür kamyonları gelir, apartmanların önünde durur, kaldırımla bitişik kömürlük penceresinden içeri yığardı odunları ve kömürleri. Taşardı kömürlük penceresinden kara kömürler karanlıktan güne. Kömürlerin kalanları kaldırma dökülürdü. Biz az odun, çok kömür alırdık. Yandaki yufkacının beyaz dükkanı daha da beyaz parlardı bu günlerde.
Kışın apartmanın kömürlüğüne inmek, kaçamak yapmaktı benim için. Bir oyun. Kömürlüğe inmek için ilk önce giyinmek gerekiyordu. Babam üstüne bir hırka alırdı. Annem montumu giydirip, atkıyla sarardı beni. Her evden çıkışım başka bir paketlenmeydi o zamanlar.
Önce ışık anahtarına basıp “otomatiği yak”ardık. Parmakla tutulan otomatik anahtarının altında kalan boşluğa, kırılmış kibrit çöpü yerleştirilirdi. Otomatik sönmesin diye.
Apartmanın merdivenleri dar, dönen merdivenlerdendi. Basamakları dik. Dökme mozaik. Bir de düz, beyaz-gri mermer merdivenler vardı apartman giriş kapısına inen. Apartmanın hakim loşluğu orada yoktu. Beyaz, aydınlık ve parlak.
Ama biz kömürlüğe iniyoruz.
Dönerek inen merdivenlerin en dönülmez yerinin altında, unutulmuş hazinelerin olduğu bir yer vardı. Apartman sakinleri evlerine taşımak istemedikleri eşyaları buraya bırakırlardı. Eve ait olmayan, ev-dışı eşyalar. Oradaki eşyalara dokunmak, hatta bakmak yasaktı. Merdiven duvarına çakılmış iki çiviye asılı, perdeli kapısı vardı.
Babam kibrit çöpünü sıkıştırırken ben merdivenlerden koşa döne inmeye başlardım. Babam gelmeden hazinelerin olduğu yere ulaşmam lazımdı! Bazen kendisine oyun yaptığımı sanar, yakalamaca oynar, koşarak inerdi. O yetişemeden varırdım hazineler odasına. “Bakalım kimler yeni gelmiş?” Şemsiye “Geçen günkü mü? Değil.”, bebek arabası “Bu her akşam zaten burada. Yüzü örtüyle kapatılmış boynuzlu bir boğa gibi. Altıyol’daki gibi mi? Değil.”, gaz bidonu, oyuncak bebek…
O gün ev-dışı eşyaların arasında bir oyuncak bebek gördüm. Gözleri açılıp kapanan bebeklerden. Bir gözü yukarı, diğer gözü aşağı bakıyordu. “Neden burada? Sahibi mi unutmuş? Ya sahibi olan çocuk onu arıyorsa? Atılmış mı? Yalnız mı kalmış?” Hislerim eşyalaşmadan, babam geldi.
Kömürlüğün merdivenlerine gelmeden iç-balkon-koridordan geçerdik. Durmak için olmayan yürüdüğün bir balkon ve döndüğün. Balkon-koridor bitince kömürlüğün merdivenlerine gelirdik. Bu basamaklar düz ve pisti. Dökme mozaik taşlar, ince bir siyah yosunla kaplanmış gibiydi. Karanlık. Basamakların yüksekliği kısaydı. Zorla alıştığım uzun basamakların aksine, tam benim boyumda. Ama alışmışım ya, kısalar artık. Sanki küçük insanlar için yapılmıştı. Kömürlük merdivenleri iki kısımdan oluşurdu. İlk kısmın basamakları bitince kömürlüğün ışığını yakman gerekirdi. Orası otomatik değildi. Babam beni kucağına alır, bana yaktırırdı ışığı. Sonra da kömürlüğe inerdik.
Kömürlükte her daire için bir kömürlük odası ve onların tahta kapıları, bir de kömürlük odası kapısı olmayan başka bir kapı vardı. Bizim evlerimizdeki oda kapısının aynısıydı. Önünde ayakkabılar duruyordu. “Kızım, ışığı doğru tutsana be yavrum.” Kömürlüklerin odasında ışık olmazdı. Babam kömürleri görebilsin diye fenerle ışık tutardım. Odanın içi tek renk siyahtı. Zifiri.
Babam kömürleri kovaya koyma işlemini tamamlayınca sessizce ayrıldık oradan. Ben önde babam arkada yavaş yavaş tırmandık merdivenleri. Işığı babam kapadı.
Kapısı yarı aralık evimize vardık. Üstümüzü çıkarmadan soba yanan odaya yöneldik. Önce atkımı çıkarmak istedim, çekerken boğazımı düğümledim. “Soba sönecek, nerede kaldınız?” dedi annem odaya girdiğimizde. Sıcak bastı bir an. “Kızım çekil televizyonun önünden. Bak yine sel olmuş.”
Televizyondan gelen ses atkımı çekiştirmemi durdurdu: “İstanbul’da yağmur, sel baskınlarına yol açınca, sürüklenen taş ve ağaç kütükleri Ankara Asfaltı'nı tıkadı. Bu arada bir minibüs sel sularına kapıldı ve güçlükle kurtarıldı.”
Aklım selle beraber kömürlükteki ayakkabılara daldı. Uzun süre kömürlükte yaşayan ailenin, küçük insanlar olduklarını sandım.
Anneannem birkaç sene önce çok kızdı bana “Hıdırellez’de çalışılmaz,” diye. Bugün bunu hatırladım. Sokaklarda avare yürüyordum. Önce etrafa, sonra ellerime baktım.
Ben şehirliyim. Hatta büyükşehirliyim. İstanbul. Ama avantajım vardı. On beş sene önce avantajımı anladım -o da benim içsel avantajım: Anneannem. Balkan Savaşı sırasında göçebilen bir ailenin Mîsâk-ı Millî sınırları içerisinde doğmuş bir çocuğu. Kırklarelili. Annem de bu kadının, anneannemin, İstanbul’da doğan çocuğu. Anneannemin doğurduklarından ve İstanbul’da yetiştirdiklerinden ikincisi. Ben de annemin kızı.
Bazı bitkilerin renk bıraktıklarını çok küçük yaşta öğrendim. Sadece yumurtalara renk bırakabiliyor ve o da sadece baharda sandım. Gizli kapaklı bir bayramdı bu. Konuşulmazdı. Yeni ayakkabılar alınmaz, yeni kıyafetlerle etrafta koşulmazdı. Ben de gizlemeyi öğrendim. Anne tarafından en iyi öğrendiğim şeyden ikincisi oldu bu, gizlemek. Sanki sadece bu şekilde hayatta kalınabiliyormuş gibi.
Her yıl değil, arada. Pancar, soğan, lahana… Sarı veya pembe renk bırakan sebzelerle yumurtalar haşlanırdı. Yumurtalar gizli gizli renklenirdi. Ama benim, anneannemin kızdığı yıl hariç, çocukluğumdan beri sürdürdüğüm başka bir şey var…
[…]
Anneannemin evinin bahçesinde birbirinden farklı çiçekler ve ağaçlar vardı. Hâlâ varlar. Hatta bir ağaç var ki Istranca ormanlarından bir yemişin çekirdeğinden var olmuş o bahçede. Kuşlar aç kalmasın diye. Ben çocukken, anneannemin bahçesindeki çiçekleri toplardık. Sabahla öğle arası güneşinde.
Son bir buçuk senede İstanbul’u bir flâneuse gibi gezdim. Yeni yapılan binaların ne kadar bahçesiz ve balkonsuz olduğunu görmekle birlikte hâlâ ne kadar çiçek olduğunu da gördüm. İnsanların baktılarını nasıl göremediklerini de.
Baktığım ellerimde yaşımı gösteren kırışıkların arasından, her yıl bu sabah, tombalak çocuk ellerimi görüyorum. Çiçekleri topluyorum. Dışa çıkık parmak eklemlerimin zamanında nasıl içe dönük boğumlar olduklarını hatırlıyorum. Aynı eller yıllarca çiçek topladılar. Toplanan çiçekler, su dolu kazanlara, leğenlere, kovalara bırakıldılar. Suyun içinde panikle hareket eden örümcekleri ve böcekleri aldılar. Su dolu kabın üstünü bir tülbentle örttüler.
Gün boyu demlendi suyla buluşan çiçekler. Gece olunca, dileklerin yazılıp çizildiği, kağıtların gömüldüğü gül ağacının dibinde beklediler.
Hızır gelince aç ve susuz kalmasın diye konulan bir avuç buğdayın ve suyun açık bıraktığı pencereden giren sabah serinliğinde uyandım.
Kalktım.
Günün ilk ışıklarıyla uçmaya başlayan ebabilleri ve ağaçlarda R2D4 sesleriyle flörtleşen sığırcıkları dinledim.
Çiçeklerin kokularını sindirdikleri suyla yıkandım. Güneş yükseldi.
Dün üçüncü cemre de toprağa düştü. Bugün itibariyle akşamları kapşonlunuzu başınıza geçirip verandada, balkonda, bahçede oturubileceğiniz kıvama geldi güney beldeleri. Ben de ballandırdığım ıhlamur çayımı (şahane çay karışımları yaparım) avucumun içine alıp öylece oturdum. Sonra biraz bundan ve diğer şeylerden bahsetmeye karar verdim.
Geçen ay, Bodrum’da yaşayan bir çift arkadaşımla haberleştim. “Eyvah yaz geliyor,” diye bitirdik konuşmamızı. Evet, yaz geliyor. Ne kadar güneşi özlediysek de kalabalıktan da bir o kadar çekiniyoruz. “Yaz gelmeden görüşelim.” “Yaz gelmeden, gel.” Böyle bitiyor İstanbul’da yaşayan görüşmek, buluşmak istediğim arkadaşlarımla konuşmalarım. Bu sene -bu sefer kararlıyım- İstanbul’a gidip gelmelerim olmadan sezonu geçirmek istiyorum. Başka yerlere gidebilirim elbet.
Baharın coşkusuyla da öyle ilerliyor planlar. Halk Eğitim’de “Zeytin Ağacı Budama” eğitimine başladım. Bir süredir üzerinde çalıştığım, araya İstanbul girdiği için tamamlayamadım projemi bitireceğim. Bu sırada evimizin rutin işleri var. Size asıl onlardan bahsedeyim:
Biz evi ısıtmak için kuzine soba kullanıyoruz. Birçok insan özellikle de günden güne çoğalan, bölgeyi 60’ların İstanbul tepelerinin zengin haline (evler üç katlı apartman olarak inşa ediliyorlar) daha da benzeten evlerde (bu konuya ayrıca değineceğim) elektrikli sobalar yahut klima kullanmayı tercih ediyor. Hatta yeni yapılan evlerin çoğunda soba bacası bile yok. Buraya taşındıktan sonra öğrendim ki köy sayılan yerlerde elektrik daha fazla vergilendiriliyormuş. İkincil olarak bu sebepten, birincil olarak da bizim evimizde oda yok. (Ne demek oda yok!) İstanbul’da olsa loft diyeceğiniz bir evimiz var. Butik otel olarak tasarlanmış bir binanın kullanılmayan lobisini tuttuk vaktinde. Üst katların üç odasında da banyosu var. Bizim tek. Mutfağımız da enteresan şekilde ve büyük. Akşamdan akşama yakıyoruz sobayı. Gündüz ihtiyaç olmuyor. Nisan ortasına kadar seyrelerek de devam ediyor. Ama klima ile ısınamazdık. E hayliye odun taşıma, tahta kırma işlerimiz var, hafta içinde. İkametgahı burada olanlar Orman Bakanlığı’na bağlı yerlerden toplu odun alabiliyorlar. Bizim ikametgahımız da burada değil, kışlık odunu koyabileceğimiz bir yerimiz de yok. Kiracıyız. Odunu aydan aya veya iki aydan iki aya alıyoruz. Meşe diyorlar, elma geliyor. Kuru diyorlar, yosun tutmuş ıslak ağır odunlar geliyor. Bunları da kurutmak gerekiyor. Kuruyan odunlarla, ıslak odunları düzenli olarak yerlerini değiştiriyoruz. Bunlar hep rutin hep mesai :)
Tolga’nın gluten intoleransı var. Bu sebeple ekmeğimizi de kendimiz yapıyoruz. Henüz ekşi maya konusuna giremedim. Ama yakın. Farklı unlar karışım hazırlayıp haftada bir kuzinenin fırınına atıyoruz. Yaza kadar da böyle devam eder. Sonra elektrikli fırına geçeriz. Pastane ürünlerinde uzmanlaştım. Krakerler, rulo pastalar, poğaçalar, kurabiyeler… Hepsi glutensiz! :)) Hafta içi, yoğun bir şekilde özellikle masa başı çalışırken atıştırmalık şeyler istiyor insan. El alışınca da zor gelmiyor hamuru hazırlamak. Gerisini kuzinenin fırını hallediyor zaten.
Her cuma günü pazar kurulur Kaş’ta. Bizim alışveriş merkezimiz orası. Haftada bir yüklü alışverişimizi yapıyoruz. Ertesi gün ise haftanın geri kalanında bizi az mutfağa sokacak şekilde yemeklerimizi hazırlıyoruz. Eve yemek sipariş etmeyi çok istisna istediğimiz günler oluyor. Ama öyle bir lüksümüz yok. Hem gluten tüketmiyor hem de hayvan eti yemediğimiz için doğaçlama mutfak sanatında hayli ilerledik. Bir gün bekleriz :)
Yarın mesela pazar: Burada herkes cuma günleri birbirine “Hayırlı pazarlar,” der. İlk taşındığımda günleri karıştırmama sebep oluyordu. Sonra alıştım. Pazardan düzenli süt aldığımız bir amca var. Yine sütümüzü alırız. Eve dönünce de kaynatır, günü geçirmeden kefirimizi ve yoğurtlarımızı mayalarız. Merkeze hazır inmişken yapılacak diğer işleri de hallederiz. Kargoya bir şey mi verilecek, başka yerlerden bir şeyler mi alınacak… Merkezdeki işleri halletmek için harika bir gün. Pek sosyal insanlar değiliz, pek inmiyoruz bu sebeple merkeze. Bir arkadaşımız bizim için “seçici sosyaller” diyor.
Birkaç tane ağaç fidemiz oldu yıllar içinde. Onları hem toprağa ekmek istiyoruz, hem de taşınırsak ilgilenen olmaz diye kıyamıyoruz. İki önceki yıl, ürettiğimiz iki fide avokado fidesini birilerine verdik. Onlar da ekmeye üşenip başkasına vermişler. O başkası kim, ağaçlar ne durumdalar hiçbir fikrim yok. Arada aklıma geliyorlar, merak ediyorum. İyiler mi acaba? Yaşıyorlar mı? Çiçeklerimiz de bize fark ettirmeden günden güne çoğaldılar. Yarın hazır inmişken merkeze, toplu bir saksı alımı yapacağız. Ben de hafta sonu onların topraklarını değiştireceğim. Bakımlarını yapacağım. Şu an haneye para getiren işi Tolga üstlendi. Bu sebeple bu tip işler ağırlıklı şu an bende. Yoksa ev işlerinde ayrımız gayrımız yoktur. İkimizin de elinden birçok iş gelir. Sahi size geçen sene kendi ellerimle yaptığım çalışma masamı anlattım mı?
İstanbul’dan ayrıldığımdan beri (İstanbul’da da yapabilirdim ancak oradayken kendime zaman ayırmayı beceremiyordum) kendi cilt bakım ürünlerimi kendim yapıyorum. Tentür, yağ birleşimleri, sivrisinek ve böcek engelleyiciler, tonikler… Bunu daha düzenli yapan arkadaşlarım profesyonel olarak hayatlarına da soktular. Artık yan meslekleri bu. Instagram üzerinden satışlarını yapıyorlar. Kremler, tonikler vs. Mesela Bodrum’da kumbalak var. Ben giremedim o işe. Girmek de istemedim. Kendime kadarım.
Pazar günü, eğer rüzgar çok olmazsa uzun bir yürüyüşe çıkacağım. Nergislerin bitmiştir, kaldıysa biraz nergis toplar kokusunu bir yağa hapsederim. Geçen sene çok kalmamıştı. (Merkezde bir kafe masalarına nergisler koyuyor. Hepsini onların topladığından şüpheleniyorum!) Sonra nergis tarlası arazisini geçerim; kuşkonmazlar olmuşlar mı diye bir kontrol ederim. Köylüler kadar aceleci davranamıyorum. Ben gidene kadar toplanmış oluyorlar. Ama belki eve dönerken elim boş dönmem bu sefer. Akşam yemeğine ekleriz.
Bizim mevkinin etrafında çok fazla ot yok. Varsa da ben keşfedemedim. Uzun, kısa keşif yürüyüşleri yapıyordum. Bir gün iki köpek kıstırdı beni. O zamandan beri ürker oldu ayaklarım. Yazın gelenler çok hayvan bırakıyorlar. Barınak gönüllüleri var. Gönüllü doğa bakıcıları. Ne güzel insanlar! Çoğuyla ilgileniyorlar. Ama bu sene daha da arttı başı boş köpekler. Biz de araba ile arada sefere çıkıyoruz. Demre ile Kaş arasında öyle çok köpek var ki! Onlara mama götürüyoruz. Sadece biz de yapmıyoruz bunu. Ama yetişmiyor yine de.
Daha anlatacak çok şey var esasında. Ama kısa tutayım bu yazıyı. Zaman içinde daha ormansal bir alanda yaşamak istediğimi fark ettim. Veyahut zamanla birlikte ona evrildim. Kaş bize biraz fazla şehir gelmeye başladı. Yakın zamanda, umarım gerçekleşir bu hayalim. Hem o zaman, belki, insan görmüş köpeklerden de korkmam.
İlk Kaş’a taşındığım yıl. 8 Mart’ta yine buradaydım.
“Gel,” dediler, “kadın yürüyüşü var.” Gittim. Uzun süre bir ara sokakta bekledik. Sonra bir erkek sesi duydum. “Tamam hadi gidiyoruz.” “dedi erkek,” dedim yüksek sesle. Kadınlar “öyle deme o bizim için…” derlerken, “susmasını bilsin,” dedim.
Ayıplanan bakışlar arasında yalnız hissettim kendimi. Ayrılmadım. Çekip gitmek istedim. Takip ettim: Ne olacak acaba?
Bülten okunacağını anons etti bir erkek. Meydandayız. Atatürk heykelinin önünde, dizili çiçekler. Peşi sıra kadınlar ellerindeki kağıtları okudular. Erkek hep sahnede, “yanlarında.” İnmedi sahneden.
bilen bilir yıllardır korkunç regl sancısı çekerim. acile gidip ağrı kesici iğne yaptırmalar, sancıdan yerde sürünerek tuvalete gidip kusmalar vs… bu durumu bilen arkadaşlarım da her sancı yaşadıklarında beni anarlar sağ olsunlar :D
günlerden bir gün “hayıt otu” ile tanıştım. düzenli kullanınca da etkisini görüyorsunuz. düzenden kastım, beklenen regl gününden 6-7 gün önce günde en fazla iki fincan tüketmek. her ay en fazla bir hafta boyunca düzenli kullanmak.
tadı biraz keyifsiz bu sebeple şekilde tüketiyorum (siz denedikçe başka tarzlar da yaratabilirsiniz):
iki çay kaşığı hayır otu tohumunu önce iyice döv
varsa tane bir papatya ile bir çay demleme süzgecine koy
bal ve limon dilimi koy bardağına. (ben zevk için taze nane yaprağı da atıyorum.)
sıcak su ekle. 7dk falan bekleyip iç.
NOT: Hamileler ve/veya hamile kalmayı düşünenler için önerilmiyor. Cinsel isteğinin azalmasını istemeyen erkekler uzak dursun :)
Konu ile alakalı Erkekler için PMS rehberi ve Biz mi istedik lan PMS olmayı! Biz mi istedik? yazılarına da göz atabilirsiniz.
Birçok gezi blog’unda Doğu Ekspresi yolculuğu ve Kars hakkında detaylı, bolca bilgi var. Bu sebeple konuyu çok uzatmadan yakın çevremden gelen sorulara yönelik hap bir içerik hazırladım. Kimmiş benim çevrem ondan bahsedeyim öncelikle ki metin sizin isteğinize cevap verecek mi ona karar verin: Hayattan zevk almaktan ödün vermeyen, gününü keyifle geçirmeye çalışan, meraklı, heyecanlı, detaycı, aylık kazandığı paranın neredeyse yarısını oturduğu evin kirasına verenler.
Kars’a giderken mi tren, Kars’tan dönerken mi?
Valla bence her ikisi de. (Gidiş - Dönüş bileti birlikte aldığınızda %20 indirim uygulanıyor.) Vaktiniz varsa değerlendirin. Kars’a gitmeye değil, yolda olmaya bırakın kendinizi.
Eğer sayınız üçten az [x < 3], maddi durumunuz da araca ve şoföre para saçmaya uygun değil ise kesinlikle Kars’a giderken Doğu Ekspresi’ni tercih edin. ‘Gitmenin’ heyecanıyla ekspresteki hemen herkes oldukça dışa dönük oluyor. Şarap ve yiyecek ikramları, uzun veya kısa sohbetler ve bolca kahkaha… Siz de içmeyi düşünmeseniz bile yanınıza bir şişe şarap alabilirsiniz. İkram edersiniz. Benim aklıma, içmeyeceğim için gelmedi. Termosumdaki sıcacık bitki çayım da pek rağbet görmedi. Hatırlatma! Şarabın kapaklı olmasına dikkat edin. Kimsede tirbuşon olmuyor. Acı çekmezsiniz :)) Yolda tanıştığınız insanlarla birlikte Kars’ta dolaşmak için ortak araç kiralama olasılığınız çok yüksek.
Trenlerin öyle ya da böyle mutlaka rötar yapacaklarını kabul ederek yolculuğa başlamak hayırlı olacak. Bu sebeple İstanbul’dan Ankara yönüne (Pendik YHT İstasyonu. Kadıköy’den kalkan 16D otobüsü sahilden giderek 50 ila 60 dakika arasında tam garın önünde sizi bırakıyor.) 11.30 trenine yer almanız güzel olacaktır. Ortalama bir buçuk saat beklemeniz olacak Ankara’da. (Bavullarınızı emanet dolaplarına 6TL karşılığında bırakabilirsiniz. Hem eski garda hem yeni garda emanet dolapları var.) Yeni garda süpermarketler var. İstanbul’dan su vs taşımak yerine buradan alışverişinizi yapabilirsiniz.
17.00 ila 18.00 saatleri arasında Irmak Garı’na otobüsler gitmeye başlıyor. Toplam dört otobüs sırayla kalkıyor. Yol 50 dakika ile bir saat arasında sürüyor. Irmak Garı’ndan Doğu Ekspresi’nin hareket saati 19.20.
Irmak İstasyonu
Giderken uçak tercih edip, dönüşte ekspresi tercihinin güzellikleri de olabilir. Öncelikle yataklı vagonda daha kolay yer bulursunuz. Kars’a yaklaştığınızda iki saatlik yolculuk karanlıkta geçiyor. Bu da eğer rötar yoksa. Kars’a giderken trenimiz iki saat rötar yaptı ve Erzurum’dan sonrası neredeyse karanlıkta geçti. Dönüşte tren tercih ederseniz -Ankara yönünde- Erzincan’ın ardına kadar aralıksız karlı manzara seyriniz oluyor. Hem de tilkili <3
Dönüşte Ankara’dan İstanbul’a geçişi trenle yapmak isteyenler 08.55 trenine yetişebilirler. Ancak Doğu Ekspresi yarım saatten fazla rötar yaparsa treni kaçırma riskleri yüksek. 08.25’te Ankara Garı’na varmıştım. Keşke 08.55’e alsaymışım diye geçirdim içimden ama riskti. Önceden biletimi aldığım 09.55 trenini filtre kahvemi yudumlayıp, kitabımı okuyarak bekledim. Düşünüldüğü gibi sıkıcı geçmiyor vakit. Eski garın karşısındaki parkta da bir çay bahçesi var.
Üçüncü alternatif Kayseri aktarmalı Doğu Ekspresi tecrübesi. Cuma akşamı İstanbul’dan Kayseri’ye uçarak 00.34 civarında trene binmek oldukça mantıklı bir hareket olabilir. Özellikle de zaman sıkıntısı olan çalışanlara. Ancak bunun tersini çok tercih etmem; gecenin 01.34’ünde o sıcacık kompartımanımdan, beşik misali sallanan rahat yatağımdan kalkmak hiç bana göre değil. Ama size göre olabilir tabi ki :D
Bu yöntemi seçecek olanlara önemli rica: 01.20’de Kayseri'den trene binenler, herkes sizinle aynı şeyi yaşıyormuş gibi düşünmeyin. Eğer böyle düşünürseniz istemeden çok gürültü yaparsınız ve insanları o mışıl uykularından uyandırabilirsiniz. Eminim bunu istemezsiniz. :))
Yataklı mı kuşetli mi?
Valla geçmişte uzun tren yolculuğu yapanların hatırlayacağı kuşetliler daha büyük olacaktır. Hayli küçük yeni kuşetliler ve de kabin boy toplam 4 bavul (veya büyük 4 sırt çantası) koltuk altına yerleşecek kadar yer var. Yukarıda eşya konabilen yere sadece küçük sırt çantaları ve paltolar sığabiliyor. Pek “yakın ve samimi” bir ortamı var. Tanımadığınız üç kişi ile paylaşmak kişisine göre daralmalara sebep verebilir. Ben çok şanslıydım. Üç tane birbirinden tatlı üniversite öğrencisine denk geldim. Kuşetli kompartıman iki tam, iki çocuk bileti alınıp iki kişi için kapatılabilir. Yahut üç - dört arkadaşsanız yine kuşetliyi kapatmak tercih edilebilir.
Yataklının avantajı bir mini buzdolabı (yanınıza konserve, ton balığı vs de alabilirsiniz böylece), eşyalarınızı koyabileceğiniz mini dolap ve lavabo var. Ayrıca yataklı vagonun ortak tuvaletleri de diğer vagonların tuvaletlerine göre daha güzel. Az insan da buraya uğradığı için daha temiz kalıyor. Dönüş yolculuğumda tek başıma yataklıda kaldım ve çok mutluydum. Bir kişilik yer tutunca az miktar daha fazla ödüyorsunuz ve kompartımanı kapatmış oluyorsunuz.
Kuşetli de yataklı da tercih etseniz yanınıza uzatma kablolu üçlü priz mutlaka alın. Kettle gibi bir şey taşımak yerine iki çay karşılığı termosunuza sıcak suyu yemekli vagondan satın alabilirsiniz. Çoğu insan kentle vs kullanıyor. Ancak kompartımanın elektriğini attırma olasılığınız ve yolculuğunuzu karanlıkta geçirmeniz de olası.
Yemekli vagonda neler var?
Yemekli vagonun eski “yemekli vagonluğu” kalmamış. Koltuklar şahane olmasına şahane... Kumaş masa örtüsünün, porselen tabakların, cam kadehlerin, metal çatal kaşıkların yerini, plastik kutuda servis edilen mikro dalgada ışıtılmış yemek, A4 boyutunda kağıt Amerikan servisler, karton tabakta sıcak su katılarak hazırlanan hazır çorba, kağıt bardaklar, plastik kaşıklar almış. Evet, aynen, sabah veya gece çorbası da yok! Hatta her seferinde beni güldüren minik vazodaki yapma çiçekleri bile özledim.
Kars’a doğru giderken anlattığım gibi kantinden farksızdı içeriği yemekli vagonun. Dönüşte de trene binmeseydim benim için öyle kalacaktı. Ancak yeni düzenleme ile köfte, tavuk, döner, pilav gibi “ısıtmalı” sıcak yemekler, şakşuka, barbunya gibi konserve, soğuk mezeler eklenmiş. Meze kelimesi aldatmasın, alkol yok. Büyük ihtimalle de olmayacak. Bkz. Türkiye.
Mutlaka havadar, kompartıman olmayan bir ortamda bulunmak isteyeceksiniz. Bir şey yiyip içmeden de yemekli vagonda oturmanız mümkün değil. Ben mesela yanımda bolca yiyecek götürdüğüm halde hazır çorba içmek yerine, sıcak bir yemekli vagon çorbası içerim hayaliyle yemekli vagona gittim. Ancak yemekli vagonda verilen çorba da artık bardağa koy, karıştır hazır çorbasından ibaret. Çorba yahu bu!, diye tatlı tatlı çıkıştığımda da aldığım cevap şu oldu: Yemekli vagon, hatta TCDD’nin birçok bölümü bildiğiniz gibi artık özel şirket yönetiminde. Özel şirketler de envanterlerinin sayısına, çalışanın cebine fazladan para girip girmediğine çok önem veriyorlar. Bu özel şirket eğer tencerede çorba pişerse hesabı nasıl takip edecek? Ha söyleyin bana! Hal böyle olunca da görevli istemese de sadece sayısını bilebildiği paket çorba satabiliyor. Personel yemeği satmasını en azından, rica ettim. O da sayılıymış, cebine para attığını düşünürlermiş, yapamazmış. Bir gün önce Ankara’dan gelirken tüm sayılı çorbalar bittiğinden ricam üzerine karşıdan gelen Doğu Ekspresi’nden fazladan çorba isteyip envanterine işledi.
Aşağıya bir yerlere istasyonlarda trenin durma saatlerini koyuyorum. Uzun duraklamalarda hava almak için işinize yarayabilir. Ben istasyona gelmeden birkaç dakika önce türk kahvesi siparişi verip kahvemi yudumlayarak biraz dolandım.
Peki ya Kars’ta yemek!?
Kaz etiymiş, evelik çorbasıymış bunları okumuşsunuzdur. Ben işin şu kısmından bahsedeceğim: Vegan, vejetaryen iseniz hatta gluten tüketemiyorsanız aç kalacaksınız! Kars kış memleketi. Bu sebeple hayvansal gıda, arpa, buğday yani hamur işi ağırlıklı bir mutfağı var. Hazırlıklı gitmenizi öneririm.
Hanımeli restorana (Emniyet Müdürlüğü’nün tam karşısında) mutlaka uğrayıp akordiyonu ve tarı ile mekan sahibinin müzik şölenini keyifle dinlemenizi, dinlerken Süryani şarabını yudumlamanızı, mekandan şarabın etkisiyle mosmor dudaklarla ayrılmanızı öneririm :D. Bir Azeri tatlısı olan zerdeçallı, tarçınlı, ballı tatlısı Gafil Gonah’ı yiyip bağışıklık sisteminizi güçlendirmeyi atlamayın :)
Kars’ın Ani’si Ardahan’ın Çıldır Gölü
Pek başarılı bir insan olduğum için Ani’nin yılın belki de tek sisli gününde ziyarete gittim. Bir yerlerden nehir sesi geliyordu ama göremedim :D
Hangi görünmeyen yolu seçmeli? Seçmeli mi?
Aslında buradan bakınca acayip bir manzara var.
İki veya tek kişi için (eğer bir günden fazla Kars’ta kalınmayacaksa) Ani ve Çıldır’a gitmek hayli tuzlu gelecektir. Şoförlü bir binek aracı 350-400TL’ye kiralayabiliyorsunuz günü birlik. Daha kalabalık olunca da kişi başı 70-80TL vererek bir minibüs kiralayabilirsiniz. Konaklamaya yerinizi gitmeden ayarladıysanız mutlaka tesis ile konuşun. Kaldığınız yer minibüs ayarlıyor olabilir. Ben indirimli bir fiyat yakaladığım için Kent Ani Otel’de kaldım. İkinci adımı düz attığınızda yatağa, sola attığınızda banyoya girdiğiniz odalardan. Minibüste arkadaşlarla konuştuğumuzda uygun fiyat aralığındaki oteller arasında en iyisinin Güngören olduğuna karar verdik. Siz yine de bence öğretmen evinde yer bulabilirseniz orayı tercih edin. En uygun fiyatlı seçenek orası.
Neyse konumuz Ani ve Çıldır Gölü. Ani’ye her gün saat 11.00’de belediyenin önünden 15TL’ye otobüsler kalkıyor. 12.00 gibi Ani Harabeleri’ne varıyor. Sabahtan Kars merkezi gezip öğleden sonra da Ani Harabeleri turu yapabilirsiniz. Birçok ören yerinde olduğu gibi herhangi bir tabela vs yok. Bir rehberli turun peşine takılabilir veyahut Piri gibi ücretli uygulamaları kullanabilirsiniz.
Eğer planınızı bu anlattığım gibi yaparsanız Çıldır’a gitmek için geç kalacaksınız. Bu sebeple iki gün Kars’ta kalacak şekilde plan yapabilirsiniz. Ertesi gün Çıldır’a gitmek için ise mutlaka araç kiralamanız gerekiyor. Ani Harabeleri gibi oraya da otobüs seferleri yok. Çıldır’a gitmişken de orada balık yiyebilirsiniz. 5 ay önce jandarma mekanda alkol satışını yasaklamış. Fiks menü olarak servis yapıyorlar, 40TL. Çıldır Gölü’nün balığı sarıkanat, turşu, acılı ezme, peynir. Doyuyorsunuz. Balık yemiyorsanız, tek seçenek tavuk. Et yemeyenlerdenseniz turşu, peynir, acılı ezmeyi ekmekle katık edebilirsiniz. Başka seçenek yok.
Biz, trende tanışanlar (toplam 13 kişi olduk), benim kaldığım otel vasıtasıyla kişi başı 80TL vererek sabah 09:00’da Ani Harabeleri’ne doğru yola çıktık. İki saat dolaşıp, geç kalmalarla 12:20 gibi Ani Harabeleri’nden ayrılarak 14.30 gibi Çıldır Gölü’ne ulaştık. 17.00 gibi de Kars merkeze döndük. Bu senaryoda da sabah çok erken kalkıp bireysel olarak Kars merkezi turlamazsanız, ki don yapmış sokaklarda yürümek hayli zorlayıcı ve yavaş oluyor, Kars merkez turunu yapmanızı mümkün kılmıyor. Kars’a bu yolculuğu bir kere yaparım, hepsini görmek istiyorum diyenlerdenseniz; Kars’ta iki gündüz geçirecek şekilde planlama yapmanızı öneririm.
Ek notlar:
Kars'ın özellikleri akşamları havası (merkezden bahsediyorum) 90lar İstanbul'u kömür kokusu. Rahatsızlığı vs olan varsa gelmeden önlemini alsın.
Tatlış 🐶 köpücükler var Kars’ta çokça. Peşinizden tın tın geliyorlar. Yumuşacıklar 🐌 Hiç aklıma gelmedi hazır trenle de geliyorken mama getirmek. Ama belki sonradan gelecekler için not olur dedim.
Umarım trende kondüktör Ozan’a denk gelirsiniz <3 Sevgilerimi iletin!
- Aaa koku da mı alıyorsun yanına?
- Fısfıslı, kolonya gibi bir şey bu. Gün sonunda ferahlamak için iyi oluyor. Yenilenmiş gibi hissediyorsun kendini.
- Aaa benim de çilek kokulu var, onu alayım!
- Hmm bütün arıları toplayayım diyorsun yani.
- (önce sessizlik) Seninkini birlikte kullanırız değil mi? Hem ağırlık olmasın :D
Benim şurada bahsettiğimden bağımsız olarak, burada bahsedeceğim içeriğin ne olacağını özetlemiştir umarım girişteki diyalog.
Çoğu yerde telefon, internet vb çekmeyecek. N’olur n’olur basılı harita olsun yanınızda! Bunlara alışık olmayan ailenizi de detaylı bilgilendirmeyi atlamamak en iyisi. Ben haber verdiğim halde babamın üst düzey evhamı jandarmayı aramasına sebep oldu. Alt tarafı uyuyup uyandık yola devam ettik… Olan jandarma gençlerine olmuş o gece… Bu sebeple trekking, kamp vs konularda tecrübesi olmayan yakınlarınız varsa sadece haber vermeyin. Güzergahtan, yolculuğun nasıl bir şey olduğundan detayları ile bahsedin. Özellikle akşamları bir tesiste veya tesise yakın bir yerde konaklamayacaksanız telefonunuz için ek batarya alabilirsiniz yanınıza. Gündüz geçtiğiniz bir köyde şarj için zaman kaybetmeyi tercih etmiyorsanız tabi ki!
Neyi çantanın neresine yerleştireceğinizi ilk etapta tam çözemeyebilirsiniz.
Çantanızı çıkarmadan el atabileceğiniz uzaklıkta bulunsunlar: Su, hava değişiminden ve güneşten bol bol kuruyacak olan dudaklarınız için dudak koruyucusu/kremi, düzenli şehir yaşamından sonra doğanın içinde yapılan uzun yürüyüşte burnunuzu tıkayacak çok fazla şey olacaktır, bir alerjiniz olmasa bile; burnunuzun tıkanması nefesinizi etkiler ve hızlı yorulmanıza sebep olur, bu nedenle bir burun açıcı veya okaliptus yağı/merhemi, fotoğraf makinesi/telefon.
Eşarbınız/tülbentiniz, şapkanız boynunuzda veya kafanızda hep dursun. Çünkü bu enstrümanları hem terlediğinizde hem de serinlemek için ıslatarak kullanacaksınız. Şapkanızı mümkünse ipli seçin. Gölgelik alanlardan geçerken serinlemek, terinizi kurutmak için başınızdan çıkarmayı da unutmayın. İpli olmadı zaman bir süre elde taşırım diyorsunuz ancak uzun vadede sokacak bir yer aranıyorsunuz. Hazır ıslaklık demişken; ıslak, nemli olan şeyleri çantanıza asabilirsiniz, siz yürürken onlar da kururlar.
Çantanın yan cepleri: Molalar için yanınıza aldığınız atıştırmalıkları, tuvalet kağıdı, ıslak mendil, çöp poşeti çantayı indirdiğinizde yahut yanınızda biri var ise onun ve sizin için rahatlıkla ulaşabilecek bir yerde olması baya işinizi rahatlatacak.
İçecekler: Su dışında da likit tüketmek istiyor insanın canı. Bitki çayı bence en ideali. Termosunuzun kapasitesine göre geceden veya sabahtan su kaynatıp (biz sabahları ateşle uğraşarak vakit kaybetmek istemedik, sizde de akşamdan hazırlamanızı öneririm) termosta bekletebilirsiniz. Kahve çok seven bir insan olmama rağmen, önermiyorum. Ağız kuruluğu yapıyor ve çok susatıyor. Üçüncü günün sonunda, yanımıza aldığımız Türk kahvesini sadece gün batımında arıları kovmak için tütsü olarak kullanmaya başladık. Hem enerji hem ferahlamak için meyve suyu güzel bir şey. Ancak sentetik ve aşırı şekerli oluşundan çok susatır hem de gereksiz ağırlık yapar, çöp üretir. Her güzergahta sıklıkla olmasa da taze meyve suyu sıkanlarla karşılaşacaksınız. Karşılaştınız mı es geçmeyin :)
İlaçlar: Minik de olsa bir ilaç, ilk yardım çantanız mutlaka olsun. Çantanızı açtığınızda ilk karşılaşacağınız yere koyun. Çantanın şekline göre yeri değişebilir. Benim çantam ortadan da açılabilen bir çanta olduğu için göbeğine koymayı tercih ediyorum.
Yiyecekler: Biz yanımıza ince bulgur, hazır çorba, zeytin ezmesi, lavaş, yulaf, protein barları, sneakers, bitki çayı, yiyeceklere lezzet versin diye karışık baharat almayı tercih ediyoruz. Sentetik çorbalara karşı olabilirsiniz, ancak akşam sıcak bir şey içmek istiyor insanın canı. Köylerden geçerken de o güne yetecek kadar meyve alıyoruz.
İşaretler: Likya Yolu işaretlerini her zaman takip edin.
Aaaa bak burada ok var, buradan gidelim, demeyin! Çünkü köyler arasına tesisler kurulmaya başlandı (epeydir var). Yolunuzdan çıkarıyor. Gündüz vakti ise baya zaman kaybetmiş oluyorsunuz ama gün kararmaya yakın ise acılı olabilir. Bzı yerlerde nereden gitsem, doğru yolda mıyım, diye çelişkiye düşebilirsiniz, bu sebeple babaları gözleyin.
Çocukluğumda, kadınların evde iğne başı gövdeli, saç telinden ince bacaklı örümcek görüldüğünde ona Misafir Örümceği dediklerini hatırlıyorum. Misafir gelmesinin habercisiydi. Tüm ev silinir, süpürülür, eskiler, yeniler ile yer değiştirir, dolabın üstünden en az bir yıldır ellenmemiş hurçlar indirilir, içindekiler çıkarılır, kenara ayrılır, dolaptakiler yıkanır, aralarına beyaz sabun, lavanta konularak hurçlara kaldırılır; gizlisiyle, açığıyla bütün ev temizlenirdi. Bu sırada örümceğe de dokunulmaz, bulunduğu yerde kalmasına, yoluna devam etmek istiyorsa yoluna devam etmesine izin verilirdi. Sanırım bu örümcek, “Dikkat! Misafir geliyor! -ihtimali var hemen evini temizle”, örümceğiydi. Ya birlikte yaşadığım kadınlar örümcekten değil misafirden ürküyorlar ya da ben bahar temizliğini örümcek ile ilişkilendirmişim.
Bu anım gözümün önüne geldiğinde ilkin Google arkadaşa sordum; bana, farklı sandalye modelleri, Spiderman filmleri ve gifleri, evde örümcek bakma konuları ile ilgili bilgilerle karşılık verdi, peşinden arkadaşlarıma sordum; böyle bir deyişten haberi olan çıkmadı, sonra anne tarafından kuzenime -şansa bu akşam Skype’ta buluştuk- sordum; o da sadece demin hava akıntısı olarak değindiğim “örümcek öldürülmez” konusunu hatırladı; müslüman batılı bu da; vakti zamanında örümcekler Hz. Muhammet’i kaldığı mağarayı, mağaranın girişine ağ yaparak korumuşlar, bu sebeple de örümcek ağına dokunulmazmış. Anneannemlerden ziyade babaannemlerle ilgili bir batılmış gibi hafızam koku salıyordu ama hemen peşinden annemi aradım, -anneannemin evinin etrafına yapılan apartmanlardan ötürü evde cep telefonu çekmiyor- ulaşamadım.
İşin aslı benim evde fazlaca, türlü türlü örümcekler var. Hiçbiri de iğne başlı gövdeli değil; fındık gövdeli ya da mercimek gövdeli. Fazlaca dediğim de, çok çok fazla değil; irili ufaklı toplam on taneyi geçmiyorlar. Aralarında günü birlik ziyarete gelenler de oluyor. Gün içinde evin içinde gezinseler de günün belli saatlerinde hepsinin takıldığı kendilerine ait alanları var. Hiçbiri diğerinin bölgesine müdahale etmiyor. Aynı şekilde ben de onlara müdahale etmiyorum, onlar da pek benimle ilgilenmiyorlar zaten. Arada, çok sık değil, elektrikli süpürge ile alanlarına yakın bir yerde temizlik yapmaya çalıştığımda tedirgin oluyorlar, baktığınızda elektrikli süpürge sesinden Gelgel de çok tedirgin oluyor; çalıştıran ben değilsem ben de tedirgin oluyorum.
Bir keresinde Anne Örümcek olarak andığım bir tanesi ile Saliha Hanım, etkileşimde bulundular -hatırlayacaktır; çünkü akşamında en örümcekli Harry Potter bölümünü izledik-, aldığı duşun hemen ardından duşun dışına astığı havluyla saçını kurularken. O Anne Örümcek artık yok, yaşasın yeni Anne! Sonrasında bir arkadaşım, banyoya girdiğinde karşılaşmış Anne Örümcekle, duş alırken örümceğin rahatsızlık hissetmesinden ürkmüş olsa gerek, su ile kaçırmaya çalışmış; elinde duşluğu tutarak bana dönüp, örümceklerin suda boğulacaklarını tahmin etmediğini söyledi. Bence doğru söylüyordu. Ruhuna el-Fatiha Anne Örümcek.
Örümcek görülünce misafir gelseydi; benim evde, her gün illa bir çay buluşması, bir parti, bir uzun oturmalı kalabalık akşam yemeği, bir dans akşamı, bir okuma günü, illa bir toplaşma olurdu. Ama yok. Örümcekler ve ben her gün başbaşayız.
En sonunda dayanamayıp -bir taraftan da bu örümcek meselesi aklıma geldiğinden beri Haydarpaşa’daki babanemlerin yaşadığı lojman dairesi aklıma geliyor- babama sordum; babaannem dermiş. Aklıma sonradan gelen, cep telefonu olmayan telefon yöntemiyle anneme ulaştım. O da biliyormuş; derler, dedi. Büyük ihtimalle Muhammed’in ziyaretçilerine ithafen olduğunu da ekledi. Bu batılın “Dikkat! Misafir!” yazılı bir pankart taşıdığına gerçekten inanmaya başladım.
“Niye sordun”, sorusunu da eksik etmedi annem; “öyle merak ettim”, dedim; “haa bir şey de kullanacaksın”, dedi; “evet, bir şeyde kullanacağım”, dedim.