
JBB: An Artblog!
Sade Olutola

No title available

Discoholic 🪩
cherry valley forever

Andulka
todays bird
No title available
Three Goblin Art
trying on a metaphor

祝日 / Permanent Vacation
he wasn't even looking at me and he found me
tumblr dot com
🪼
Monterey Bay Aquarium
YOU ARE THE REASON

@theartofmadeline
ojovivo
Sweet Seals For You, Always
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
seen from United States

seen from Türkiye

seen from United States
seen from Germany
seen from India

seen from United States
seen from India

seen from Germany

seen from Brazil
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Australia

seen from United States
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from United States
seen from Pakistan
seen from Pakistan

seen from Pakistan
seen from Pakistan
@edanazaltay
Hiç sevilmemiş bir kadına sevilmeyi nasıl anlatırsın? Anlatamazsın! Sevilmemiş kadınların lügatı sizinki kadar geniş değildir. Koca lügatlarındaki tek kelime " Yara'dır." Yara kadar anlamlı bir kelime var mıdır? Söyleyin şimdi babası tarafından ötekileştirilmiş, aşağılanmış, babası tarafından bile saçları bir kez okşanmamış, gözlerinin yaşını hep kendi silmiş bir kadına, anlatabilir misiniz sevilmeyi?! Anlatamazsınız. Çünkü bilmediği tek dil o'dur. Sevilmemişlikli tüm dilleri konuşur. Hiç sevilmeyen kadınlar tanıdım. Onları biliyorum çünkü ben oralıyım. Hiç sevilmemiş kadınlar krallığı kuruyorum kırık kalplerden. Hiç dokunmayacağınız saçların arasına kuracağım kraliyetimi. Öyle ya kadınların bacak araları göğüsleri varken kim isterki saçlarının kokusunu içine çekmeyi, kim dokunur ki göz yaşlarına... Hiç sevilmemiş bir kadına gidiyorum diyiver hadi... Sevmedim seni. Anlaşamıyorum de. Hatta nefret et ondan. Babası tarafından sevilmemiş bir kadına, seni sevmiyorum de, alışık nasıl olsa...Hiç sevilmemiş bir kadına sevilmeyi nasıl anlatırsın? Anlatamazsın! Ki onların imtihanı sevilmemek. Sevilmeyince çirkinleşecek değiller ama sevilmedikçe ruhları çürüyerek güzelleşecek. Küflü kalplerine, yarım kalpli adamlar sığıştırıp sevecekler. Sonra her biri kendi saçlarına kalemden topuzlar inşaa edecek. Bir dakikalığına da olsa sevilmeyecekleri bir yatakta ölecekler. Biliyorum çünkü ben denedim bu intiharın ilk gelişi güzelliğini...Anlat hadi bana bir kadının gelişi güzel sevilişini...Anlatamazsın !
Biz seninle denk değiliz , ben şefkat gördüğüm yüreği incitmem.
Sevgili kasım.. Mucizeler olmasa da olur , lütfen beni üzme.
Zincire vurulmuş küfürlerim var benim, kilitleriyle oynuyorlar.
Birde fiziksel olmayan intihar var ki cenazen mezarlıkta değil, kafanın içinde.
Sanki bir kaç saniye sonra yırtılacakmış gibi acıttığınız ciğerlerin hesabını hiç bir zaman veremeyeceksiniz.
“Görünüşüme bakma, içim öldü artık.”
Meğerse hiçbir şeye hakkım yokmuş benim. Konuşmaya, kırılmaya, anlatmaya, ağlamaya, düşmeye, sevmeye ve sevilmeye. Hayatımdaki herkes bana bir parça yaslanırmış ama benim yorulmam bile suçmuş.
“Ne içimdeki sokaklara sığabildim. Ne de dışardaki dünyaya.”
Ölürsem , hatırlayın..
Rüzgar değse düşecek gibisin. Ama herkes seni iki dağ aşabilir gibi görüyor.
Ben öldükten sonra mezarıma çiçek bırakmanızla ilgilenmiyorum. Ben yaşarken bahçelerimi yaktınız.
Bir gün vedasızca terk edersem bu dünyayı , bilinsin ki herkese çok kırgınım.
Aylar sonra ilk kez girebildim odamıza.
Yatak dağınık. Bitmemiş kahvelerimiz kurumuş fincanlarda. Baş ucunda duran kitabın seksen beşinci sayfasında kalmışsın. Altını çizdiğin cümleleri okudum tek tek. En çokta ‘her zaman bir umut vardır, hayatta kalın, hayatla kalın’ cümlesini.
Sonra kapının yanında duran şövale çarptı gözüme. Yarım bıraktığın yağlı boya tablon kurşun gibi saplandı ciğerime. Yaklaştım usulca. Tuvalde koca bir yarım kalmışlık vardı.
Bitirmeye yeltendim. Bitirmeliydim. Fırçaları seçtim özenle.
Boyalara baktım. Önce kocaman bir deniz yapmak istedim. Ama mavi yoktu. Giderken mavileri de götürmüşsün. Gökyüzümü, denizlerimi…
Loş bir oda çizdim; yarısı erimiş bir mum, iki şarap kadehi ve piyanodan yükselen eksik melodiler… Giderken en sevdiğim notalarımı da götürmüşsün. Yaşamımın en güzel tınısını…
Çöpleri eşeleyen bir sokak köpeği çizdim. Aç, yaralı. Başını okşayacak bir insanı yok. Giderken merhametimi de götürmüşsün. Barınakta bekleyen tüm köpeklerin umutlarını da.
Bir otobüs yolculuğu çizdim sonra… Pencere kenarı boş.
Şömine karşısında bir koltuk çizdim. Koltukta bir adam. Adamın sol yanı boş.
Yağmurda ıslanmış bir adam çizdim. “Yağmur yağacak şemsiyeni al” diye uyaranı olmayan bir adam! Sonra renksiz bir gökkuşağı çizdim sokağın baş ucundan yükselen.
Bir sandık çizdim. İçinde mahrem şiirler… Sana yazılmış, her satırı sen kokan. Kimseye okutmaya kıyamadığım, aşkla bezenmiş şiirler.
Bir hüzün çizdim. İçinde saçların… Yatağa dökülen tellerini tek tek toplayıp kendime anahtarlık yaptığım saçların.
Yalnız bir adam çizmek istedim. Beceremedim.
Öyle bir gittin ki yalnızlığı bile bulamaz oldum.
Bir ben varım odanın içinde, bir de tüm yanımı saran yokluğun!
Artık yalnız kalabilmek ne mümkün!
Şimdi biraz sensizlik sürmek istiyorum tuvale. Sahi rengi neydi sensizliğin?
Kırmızının hangi tonunda saklıydı geri gelişin?
En sevdiğin şarkıları çizsem yine yanı başımda mırıldanır mıydın nakaratlarını?
Ve yağlı boya tabloları tutar mıydı benim gibi yokluğunun yasını?
Sen biliyor muydun gitmenin koca bir boşluktan ibaret olduğunu?
Neden söylemedin bana bir taraf gidince yarım kalanlar tamamlanmazmış diye?
Şiirler, şarkılar, kokular, hayaller, resimler hep yarım kalacak diye?
Ben bir enkazım insanlar tarafından darmadağın edildim..