COPYTASTE

Andulka
AnasAbdin

Kiana Khansmith

PR's Tumblrdome
almost home

titsay
🪼
dirt enthusiast

Love Begins

祝日 / Permanent Vacation
wallacepolsom

oozey mess
we're not kids anymore.
No title available
TVSTRANGERTHINGS
styofa doing anything
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
h
cherry valley forever
YOU ARE THE REASON

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from Mexico
@kuti
COPYTASTE
backtothefuturerobertzemeckis
reachouti'llbetherethefourtops
ne kalır bizden geriye
Birbirimizin hayatlarının içindeyiz. Bundan hiç haberdar olmasak da... İstesek de istemesek de.
Hediye Sekreter kız, “Bülbül Mahallesi’nden Yaşar Bey ve arkadaşı bekliyor. Sizinle görüşeceklermiş” deyince, bir an duraladım. Bülbül Mahallesi, Dolapdere’nin altında, Taksim’e çıkan bir mahalle. Hatırlayamadım Yaşar Bey’i. Olsun ama. “Gelsinler kızım”. Az sonra odama, üzerlerinde yıpranmış siyah takım elbiseleriyle bir ayağı aksak, kısa boylu, orta yaşın üzerinde bir adamla, yanında iri yarı, ablak yüzlü gençten birisi girdi. Yaşar Bey ve arkadaşı. Kısa boylu olan yüzünde şükran dolu bir ifadeyle konuşmaya başladı: “Nasılsınız doktor bey? Ben Yaşar, Bülbül’den. Hatırladınız değil mi? Bu da arkadaşım Kamil.” Tabii ki hatırlamamıştım ve tabii ki “Hatırladım Yaşar Bey, buyurun” dedim. “Kız iyi şimdi… Geçen pazar, sağ olun çok ilgilendi arkadaşlar. Siz de arayıp tembihlemişsiniz. Para konusunda. Ateşi de düştü. Tahlillerini tekrarladık, temiz çıktı. Kamil’le iki gündür düşünüyoruz, doktor beye ne yapalım diye. Klarnet sevdiğinizi duyduk. Biz de en sonunda buna karar verdik.” Yaşar, daha sonra kendisini sessizce dinleyen genç irisi adama dönüp: “Hadi Kamil” dedi. Kamil, koltuğunun altındaki kutuyu açıp içinden bir klarnet çıkardı. Yavaşça parçalarını birleştirdi. Kamışı ıslattı. Bir iki üfledi. Sonra ince bir taksime başladı. Yanımda olan biteni şaşkınlıkla izleyen diş hekimi arkadaşım kalktı, odanın kapısını iyice kapattı. Az sonra hastanenin içinde hüzünlü bir klarnet sesi dalga dalga yayılıyor, bekleme salonundaki hastalar sesin geldiği yeri anlamaya çalışıyorlardı. Bir süre sonra Yaşar, Kamil’e yavaşça dokundu. Müzik bitti. Klarnet, kutusuna itinayla yerleştirildi. Yaşar, “Doktor bey, senin hakkını ödeyemeyiz, bizler sanatçı insanlarız, hediyemiz ancak böyle olur. Başka bir şeyimiz de yok. Bunu kabul et lütfen” dedi. Sessizce gittiler, hiç gelmemişler gibi. Birbirimizin hayatlarının içindeyiz. İstesek de istemesek de. Nasıl kaçabilirsiniz, evine kentsel dönüşüm nedeniyle yıkım emri gelmiş, karaciğer yetmezliği olan bir Erzincanlı emeklinin hikâyesinden. Ya da bir gün önce işten çıkartılmış Alucralı işçinin, spora pek hevesli genç futbolcu oğlunun, bacağında çıkan kitlenin iyi huylu olup olmadığı meselesi. Hiç ilgilendirmez mi sizi. İki oğlundan birini uzun açlık grevlerinin birinde kaybetmiş, diğeri halen cezaevinde olan Tuncelili anneyi, muayene ettikten sonra sadece romatizma ilaçlarını yazıp gönderir misiniz evine. Başka bir şey sormaz mısınız. ‘Diğerkam’ olmak nasıl bir şeydir o zaman. Tel kadayıf İzmir.. 1980 darbesinin bütün ağırlığıyla tepemize çöktüğü günler. Tıp fakültesinden çok sevdiğim bir arkadaşımı gözaltına almışlar, haber alamıyoruz. Eniştesi bana geldi, akıl soruyor: “Ne yapacağız. Beş gündür haber yok, nerde olabilir?” Ben zaten kendi gölgemden korkar hale gelmişim. Yine de bir yol arıyorum. Ertesi gün enişte, Konak’taki emniyet binasının meşhur siyasi şubesinde arkadaşın izini bulmuş. Okulun kantinine gelmiş, “Beraber gidelim” diyor. Başıma gelecekleri üç aşağı beş yukarı tahmin ettiğim halde enişteyle tıpış tıpış gittik siyasi şubeye. Arkadaşı soruyoruz. “Burada mı, iyi mi?” Bizdeki akla bak. Kurda kuzu soruyoruz. Enişteyi biraz tekmeleyip gönderdiler, beni de gökte ararken yerde bulmuş gibi içeri aldılar. Otuz kişi on metrekare karanlık bir hücredeyiz. Başımıza gelecekleri beklemeye başladık. Oda sürekli karanlık olduğu için bir süre sonra zaman mefhumunu kaybediyorsun. Kapının altından verilen tabldotlar günün hangi saatinde olduğunuzu söylüyor. Çorbaysa sabah olmuş, kurufasulye veya pilav ise akşam vakitleri. Başıma geleni çok takmıyordum doğrusu. Şimdi olsa yıkım gibi yaşanacak şeyler, nedense o zamanlar çok sıradan kabul edilirdi. Ne güzelmiş meğer o günler. Neyse. Benim aklımda hâlâ arkadaşım. Belli ki o da yan hücrelerin birinde. “Ne yapıyor? İyi mi? İşkence yapmışlar mıdır? Morali nasıl?” Onları düşünüyorum. Beşinci gündü galiba. O gün yemeğin yanında pelte gibi bir tel kadayıf verdiler. Tel kadayıf. İnanılmaz bir şey. Bizim arkadaşın en sevdiği tatlı. Biliyorum, hastasıdır tel kadayıfın. Benim için o an bitti sanki siyasi şube, 12 Eylül, faşizm vs. Değil mi ki arkadaşım şu anda tel kadayıf yiyor, gerisi boş. Her şey güzel artık. Birbirimizin hayatlarının içindeyiz. Bundan hiç haberdar olmasak da… Açlık, tokluk Anne tarafından dedem kasaptır. Rahmetli dedemi hep, nefis güveçlerle, kendi imalatı kuş gönü pastırmalarla ve çarşıda gazoz dağıtırken beni çağırıp, yanında taşıdığı geniş mendilinden çıkarıp ağzıma sokuşturduğu etli ekmeklerle hatırlarım. Öğle saatlerinde abilerimin bir anlık boşluğunu kollayıp gazozhaneden çarşıya kaçtığımda görürdüm onu. Caminin yanındaki bankların birinde, bastonuna yaslanmış dalgınca otururken. Beni görünce gözleri ışıldar, hemen yanına çağırırdı: “Aç mısın guzum?” Bütün kalbiyle aç olmamı istediğini anlardım sesinden. Tok da olsam “açım” derdim. Bilirim ki az sonra serin bir kaya altı kilerinde, küçük bakır tasların içinde nefis pilavlar, tavandan sallanan sucuklar ya da tel dolabın içinden çıkan mis kokulu tereyağı beni bekliyor. Ben yerken dedem de karşıma geçer beni seyrederdi. Dedemden öğrendiğim, ‘insan olmak’ kendi mutlu olduğun şeyleri yanındakilere de iletmektir. İnsan, kendinde olmasını istediği herhangi bir şeyi bir başkası için de aynı şiddette isteyebiliyorsa “insanım” diyebiliyor. Birbirimizin hayatlarının içindeyiz ve insan olmak galiba ‘diğerkam’ olmaktan geçiyor. Çocukluğumda sofraya lezzetli ve özel bir yiyecek geldiğinde annem hemen başlardı konuşmaya: “Aman bundan bi dilim Fetiye halana götürün”. Ya da “Bitirmeyin bunu, Muharrem dayınıza bırakın.” Rahmetli babamın ince alaylarına rağmen devam eder giderdi bu cümleler: “Karoğlan bunu pek sever, bi tabak ayırın ona. Butun birini Memiş amcana koydum, soğumadan götür”. Çok sevdiğiniz bir şeyi ağzınıza götürdüğünüzde aklınıza gelen şey, sizin aslında ‘kim olduğunuzu’ da söylüyor, farkında mısınız. Parkinson Babam parkinsonun son evresinde ve artık yatağa bağımlıydı. Annem, babamın yanında namazını kılarken bir ara babamın sesinin çıkmadığını fark eder: “Selam verdim.. Mevlüt, Mevlüt dedim. Cevap vermedi. Yanına vardım. Ellerini tuttum, soğuktu. Olsun dedim, her zaman soğuk olur zaten… Ama ağzını yummuş. Nefes de yok. O zaman anladım. Sonra senin mantı yediğin aklıma geldi. Bakıcı kızı çağırdım kapıdan. Abine haber verme dedim. Mantısını yesin, sonra söylersiniz. O baba delisidir, koşar gelir, yemeği yarım kalır.” Oğlu, sevdiği yemeğini bitirsin diye, ölüsünün yanında sessizce bekleyen annenin hikâyesini anlattığınızda bir arkadaşınıza, onun hiç tepki vermeden ağladığını görmüşseniz ya da bu günlerde, ağzınıza götürdüğünüz her lokma boğazınızdan bir türlü geçmiyor ve yutkunuyorsanız sürekli ve oğullarını birer birer toprağa veren annelerin ülkesinde, kendi oğlunuzu koklamaktan hicap duymaya başlamışsanız eğer, birbirinizin hayatlarını da fark etmeye başlamışsınız demektir. Bu da iyi bir şeydir. Şimdilik...
Ercan Kesal
photo by christopherpatrickernst
yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum
joe bousquet
beautyofmathematicsYannPineill&NicolasLefaucheux
"Mathematics, rightly viewed, possesses not only truth, but supreme beauty — a beauty cold and austere, without the gorgeous trappings of painting or music." —Bertrand Russell
türkiye'nin adresi
-i- tavsayan bir rüzgârdaki hadilik sudaki buğulanıma direniş gece indi miydi ot güne upuzuyor geceye daha yıl var peki ne bu hırsız merdiveni bir de oturasılık tutturdun tam giderayak —inim inim gözleri— yahu silme ısırgan buralar, azıcık çömel peki güze doğru istanbul’da bir kuş öter yazları kuş ne, yaz niye, istanbul nere a deli `burası önce türkiye, sonra pompei’nin son günleri` ./.. -ii- pıyrım pıyrım bir deniz hırpani bir gökyüzü nereden bulup döşerler salıncakta bebeler çünkü’lerin, ya da’ların savsağında hani’celer, belki’celer, ama’calar gözleri güme gidiyor ilk, gitsin mi sen oğlusun sonra bir bacağı yitiyor, ellerini alakoyuyorlar dişleri hiç mi hiç, dişleri de olsa mıydı ciğerine takıyor bir sabanı, üç evlek öteye çekeliyor bir yayan yulaf sepeliyor yarısı kendi barsağı köpürmüş tezeklere dalağı dökülüyor, kelliği bir kentiçi kavşağında buluyoruz son ne yüreği ne şahdamarı ne kirpiği onu sap, sen oğlusun -iii- et kılçık yoğrumları bu ya daha da inceltemezsin zarganaları su dinik ama safranlar sapsarıya kendinden incecikliği bu kabaca elenmiş bir çiçeğin süt tütüşlü, ciciberber tarazlı bir köpeği... bey atıntısı ruganlar köstekler ışıdıkça itin sırnaşık gölgesi poturuna vuruyor düşmüş peşine havalandırıyor herif, kumrular niye ürküyor ki üçüncü mü ne bir kundaktası var bu yiğidin yalvaç’ta gazeteler bile yazdı ya, kediler yiyor; bu burda köpek güdüyor, hadi ./.. -iv- çiğ çamurdan sökülüp kana dehlenen sülük emzirir önce kendi kurdunu yer anaç gövdeyi bir tüy sarmaşık bok besler gül o hür döngüsünde hiç kılı kıpırdamadan bizim boyna sıkıştırdığımızı gevşetir semirikler yani hırsızlama bir cin-çolak ak tiftiğimizi diden yanı sıra böbürü çaprazlığın ve ikircikli seviler öyleyse aşna bir kuş dümdüz uçadurur göğün habire çalkantısında tıpış tıpış ve daldaşak bunca yol yorgununa bir uzanımlık yer bile yok ama nice yunus’ların mezarı kaç dağda birden -v- liken bezeli bir yörük taş kumlaşır da hiçlenmez o doğa yağmasında kavrulur sapsarı ayazında temmuzun ve kumların yine taş kesilmesi yavaşça köşeyi döndün müydü kesmece bir karpuz soracaksın hartadaki çekirdeği gösterip gülü-gülüverecekler sapı iğdiş topatanlarm kıçı çürüklüğünde şu sırtındaki yüke kaç yumurta verelim diyecekler şile işi ve çağ üstüne çağdaş benekli o ceketi omuzlayıp gidecekler kahkaha çiçeği bir rozet sokuşturur yakana yoncasını da sen ekle orospu bir oğlan ne tekirdağ’sı ne kırkağaç’ı ne ve de ekstra ekstra elektra’lar -vi- usulcacık suyun balığı insanlamasında ilk ürkünün gözkapaksızlığı o daralır kum saatının lokman süzgüsü ölür sinekler etlene etlene güzün ancak şu fitil tutuşunca havuzun dibi ışır dediler oysa ne kıvılcım ne fitil ne de havuzun dibi bir ölü şölen ışıltısını sultan mahmut'un camına benzettiler dal içeri yüzüne fesleğenler çarpa çarpa dolaş bir yanık tencere kokusunu paçanda tekir kediler ve ıpıslak çırayı çok üfledim diye örseleme kendini döngeri ettiğinde kapısı örtünük bir ulu denizi tıkla bön bön toyluğuna sığınıp bir yalancıktan sokakları eşikle sor o zom köşkü akşamleyin söylesin çengelli iğneciler -dilini koparırlar adamın billah yemen'de olsa- ve bir avuç çimi çayırlayan sözde yeniçeriler `yani türkiye’yi bulmak kolay, türkiye avucunun içi` ama gerçek yerini kimselere belletmeyeceksin adama gülerler valla
metin eloğlu
Äta sova dö / eat sleep and die
aprilsowingclareleighton
Cesaret, dünyanın özgürlüğü için, insanı yaşam kaygısından özgürleştirir
Hannah Arendt
crucifyyourmindrodriguez
15 Haziran 2013, 20.00 Gezi Parkı müdahelesi / Police Intervention in Istanbul
----
translated version is below
la version traduite est en bas
----
Arkadaşlar; şimdi anlatacağım 15 Haziran 2013 akşamı 20.15 civarında gezi parkına yapılan polis müdahelesindeki tecrübemin kendimce tasviridir. Olayın neden, niçinlerine; haklı veya haksızlığına dair hiçbir yargı barındırmamaktır. Yaptığınız çıkarımlar sizlere aittir.
Eğer şu an yaşıyorsam -şok hali devam etmekte- bu tamamen rastlantı eseridir. Daha önce de müdaheleler yaşadık fakat dün gördüğümüz başka bir şeydi.
Park içerisinde, hiç bir örgütle bağlantısı olmayan tamamen barışçıl, arkadaşlarım ile vakit geçirirken ‘boşaltın’ anonsu yapıldı ve hazırlıksız (maskesiz, kasksız) yakalananlar önden, diğerleri arkadan parkı olaysız, barışçıl bir şekilde terk ettik. Divan Otelin önüne değin geldik. Gezi Parkı boşaltıldığında müdahelenin sonlanacağını tahmin ediyorduk. Yine de niyetimiz sırtımızı Taksim meydana ve Gezi Parkına verip, Halasgargazi caddesi üzerinde önce Osmanbey metro istasyonuna varıp ordan Mecidiyeköy metrobüs durağına geçmek idi. Bu rota boyunca hayatımın en uzun kilometrelerini yürüdüm.
İlerliyorduk. Bir vakit sık aralıklarla bomba seslerini duymaya başladık, durup geride neler olduğuna bakıyorduk. Fakat bir ara polis nasıl bir hızla geldi hatırlamıyorum; biz yürüyüş halindeyken arkamızda koca bir grup müdaheleden kaçıp ilerlemeye başladı. Artık biz de aralarındaydık. Gezi parkından çıkan hazırlıklı, hazırlıksız herkes birlikteydi.
İnsanlar birbirlerini ezmemek için ‘Sakin!’ uyarılerı altında hızlarını giderek arttırdılar. Fakat bu herkes için mümkün değildi. Panik dediğimiz giderek yükselen ve sizi yakaladığında geri dönüşü zor olan bir duyguymuş.
Gazın kokusu gelmişti, yanmaya ve terlemeye başlamıştım. Gözlerim sulandı görme kapasitem çok sınırlı idi. Nefes almakta çok zorlanıyordum. Kalabalık içerisinde bazı maskeli arkadaşların solüsyon desteği sürmekteydi fakat katkısı çok sınırlı idi.
Biz 5 kişiydik; 3 kız 2 erkek. Şunu anladım ki en büyük sıkıntıyı vicdan veriyor. Birilerini geride bırakmak kadar zor birşey yok. Ne kadar fiziksel acı çeksenizde geriye dönüp arkadaşınızı yakalayıp, telkin edip onunla ilerlemek zorundasınız. Aksi takdirde öne bir adım atmak yaralı bir bacakla bile daha kolaydır. Eğer dönmezseniz ikinci adımda vicdanınız ile beraber kaldırıma kendinizi bırakmanız çok olası. Bir yandan yanıyosun, ağlıyorsun diğer yandan gözün artık son raddede, yanındakini kolluyor. Ama aynı şeyi onun da yaptığını görüyorsun kimi zaman; ve o anlar, o tozduman içinde yanında elini tuttuğun, omuz omuza yürüdüğün arkadaşların olması kadar güzel birşey yok.
Geriye baktıkça arkada tomaları kalabalığın içine doğru ilerlerken görüyorduk; gruptaki panik giderek artıyordu: Düşenler, ezilenler, geride kalanlar... En kötüsü de çocuklarını arayan annelerdi... Suratlarının tarifi için benim bildiğim bir kelime yok.
Polis artık neredeyse içimizde idi. Müdahele sırasında atılan gaz kapsülleri kafamızı sıyırıp ayaklarımızın dibine düşüyorlardı. Kafamıza düşmemesi tamamen rastlantı eseridir. Üstlerine basıp ilerliyorduk. Her bomba sesinden sonra kafamı mı korumalıyım, yoksa duman içerisinde önüme arkama mı bakmalıyım karar veremiyordum. Artık patlama seslerinin sonu gelmiyordu. Vücudum ateşler içinde, her yanımdan terliyordum, sırılsıklam olmuştum. Bir ara göz, burun, kulak hiçbirşey hissetmiyordum. Bilincim ciddi anlamda gidip geliyordu. Bazı vakitler nerde kiminle olduğum algısını yitiriyordum. Kalabalığın içinde kendimi kaybetmiş etrafımdakileri izliyordum. Arada kendi kendime, şurada biyere uzanıyım ne olcaksa olsun seviyesine geliyodum -birçok insan gibi- fakat sonra neler olabileceğini düşününce daha da hızlanıyordum.
Nasıl bir oran ise bunu hiç bozmayarak, uzun bir müddet bu şartlarda kovaladı polis. Kelimenin tam anlamıyla ‘hayatımdan bir ömür gitti’. Yolun sağ tarafındaydık, sığınacak, kaçacak birtek yere rastlamadık. İlerlemekten başka yolumuz yoktu. Tanıdığım en cehennemvari ortamda, savunmasız, çaresiz 2 km. yol yürüdüm.
Varılan nokta da Osmanbey metro istasyonuna sığındık. Dediğim gibi niyetimiz binip gitmekti. Şok içindeydik. Metroya binilen yere gidene değin yapılan ‘İstasyonumuz tahliye ediliyor lütfen boşaltın!’ anonsunu duymadık. Güvenlik istasyondan çıkmamızı istedi fakat tekrar o ortama dönüp, polisle karşılaşmak istemiyorduk. Bi süre bekledik. Sonra hengamenin yatıştığını hissedip bir müddet de metrobüse ulaşmak için Mecidiyeköy’e değin yürüdük. Biraz daha sakindi. Yürürken kız arkadışımın saçlarında tam anlamıyla ‘dışkı’ kıvamında yeşil renkli bir maddeye rastladık, yapış yapıştı ve eriyordu. Birşeylerin parçası olabileceğini düşündük. Daha sonra yıkadığında saçlarından turuncu bir su akacaktı. Aynı zamanda sırtındaki ağrıdan bahsediyordu, sonradan öğrenecekti sırtına isabet eden bir darbe sonucu morardığını. Kıyafetlerimiz sararmıştı, suratlarımız kıpkırmızı. Yaklaşık 3 saattir bu ortam içinde yaşıyorduk.
Mecidiyeköy meydanına vardığımızda yine bir gerginlik vardı. Hızla geçtik ve durağa geldik. Metrobüs durağında, E-5 yolunun ortasında artık güvendeyiz, binip gideceğiz dediğimiz yerde, gazlar atıldı. Gazlar yükselip durağa değin geldi. Biz metrobüse biniyorduk. Arkadan kalabalık bir grup yine müdaheleden kaçıp metrobüse sığındı. Kaçmak isteyen insanlar metrobüste sıkıştı. Biz girmiştik fakat gazı hissetmeye devam ediyorduk. Kimse dışarıda kalmak istemiyor, ama herkes de içeri sığamıyordu. İçerde, dışarda insanlar bağrış çağrış halinde kendini kurtarmak istiyordu. Etrafımda bu insanlar kimdi? Kimden kaçıyorduk? Niye bu derece bir şiddet uygulanıyordu? Ne amaçlanıyordu? Nasıl bir zamanı ve mekanı paylaşıyorduk? Belki de mahşerin zirvesini tam da kurtulduk dediğimiz anda bu sıkışıklık içinde yaşadık. Hareket etmenin mümkün olmadığı biryerde içinde bulunduğun aracın ilerlemesini beklemekten başka hiçbir çaremiz yoktu.
Metrobüs kapılarını kapatamadan ilerlemek zorunda kaldı. Bir sonraki durakta inenler oldu. Fakat ikinci durağa giderken metrobüs içindeki insanlar arasında yüksek tansiyonlu bir tartışma çıktı. Herkes gergindi. Gece boyunca birçok şey ürkünçtü ama insanların aralarında kavga etmesi kadar hayal kırıcı birşey yok. Dayanamadık ve indik. Arkadan gelen başka bir metrobüse bindik, aynı tansiyon orada da vardı. İnsanlar o sıkışıklık, kalabalık içinde birbirlerine bağırıyorlar, zarar vermek için yelteniyorlardı.
Fonda hayal kırıcı bu vaziyet, zihinsel ve fiziksel olarak tükenmiş bir vaziyette İstanbulun betonarme görüntüsü içerisinde ilerliyorduk. ‘Boşaltın’ anonsundan bu yana, yaklaşık 4 saat sonra ancak uzaklaşabiliyorduk...
kuti
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
15th of June 2013, 20.15, Police Intervention in Gezi Park - Taksim - İstanbul
Friends, what I will tell now its my interpretation of the things that I lived during the police intervention in Gezi Park – Taksim – İstanbul at 15th of June 2013, 20.15. We have already seen many interventions but this was different. If I am still living it is only by coincidence.
I was in the Gezi Park with my autonomous, pacifist friends when Police made the announcement to ‘Get off the park!’ First it was the ones who are not prepared (without masks and helmet) left the park. Than others also left in a peaceful way. We were guessing that after taking the Park police intervention would stop. But anyway we were headed along the road through the metro station and than to bus. It was the longest kilometers that I walked.
We kept going far from Gezi Park slowly and without panic. Suddenly we started to hear bangs. I don’t know how it happened but a group of people started to run through us. And we were all together, the prepared and unprepared ones, everyone who was in Gezi Park in 15 min. ago.
To not crush others, people were warning each other by shouting ‘Calm!’ But everyone started to move faster. But it wasn’t possible for all. Panic, I think, is a progressive feeling without return.
I was feeling the tear gas, and started to burn and sweat. It was very difficult to see and to breathe. Some people were helping to combat this gas with some solutions (talcid + water) against this gas but it wasn’t helping that much.
We were a group of 5 persons (3 girls, 2 boys). What I understood first was that your inner conscience is your heaviest burden. There is nothing more difficult than leaving someone behind. Even you suffer physically, you have to return and catch your friend and advance with her/him. If not, at the second step you know that you will fall on that pavement with this burden. On the one side you cry, you burn on the other you are searching your friend with a very limited view. But in a moment, when you see your friend doing the same thing in that burnout, holding your hand, shoulder to shoulder; that is something that you can’t change for anything else.
When you look backward you see police intervention tanks heading through the crowd. Panic increases: The ones who fall, who are crushed, who are left behind... The worst is to see a mom searching for his lost child. I don’t know any word to describe her face.
Police were almost on us. During the intervention, the teargas cartridges that they were throwing were falling around our legs. If it didn’t fall to my head it is only by chance. We were continuing by walking on these cartridges, amid tear-gases. After every bang I was hesitating between covering my head or running. These bangs never finished. My body felt like it was on fire, I was sweating everywhere, and I was all wet. Suddenly I couldn’t really feeling my eyes, my nose or ears, anything... I was nearly unconscious. I wasn’t aware where I was or with whom. There were times when I told myself to give up and let it go but when I thought what could happen if they arrested me, I started to run faster.
It continued like this for a long while. There wasn’t any place to run out or to take cover, to harbor. There wasn’t any choice than to continue along the road. I was walking at the most hellish atmosphere that I have experienced, behind me police was chasing.
When we arrived at metro station (Osmanbey) we heard that they were closing it. We were inside of it and we didn’t want to go outside but securities were urging us to leave. We waited a little for this burnout to decrease. We sorted and continued to walk to bus station. It was calmer. I saw a sticky green substance in my girlfriends’ hair, it looked like shit, and it was melting. Later, while she was showering she has seen water turning into orange. She also said that she had a back pain. But we couldn’t check at the time because of rush. But again later, she learned that it became bruised after a hit by something that we guess as one of these cartridges.
When we arrived at Mecidiyekoy Square to take the bus, the tension was really high. We wanted to take the bus and leave but it was full. We waited for the other, and the moment that the bus arrived, police attacked again with teargas, there was a rush through the station and inside of the bus was really the hell. We were inside. The gas was coming in. Everybody wanted to enter but it was swamped. We were pressed against each other. Anybody couldn’t leave the bus nobody could come in either. The bus started driving with the doors open. Who were all those people? From what we were running from? Why there was so much brutality? Which time and what space we were sharing? We may have experienced the greatest hell at those moments... We couldn’t do anything else than wait.
Some people left the bus at the next station. But while we headed for the second station, a really tense fight broke out between people. Everybody was nervous. Everything was horrible during the night but there wasn’t anything more disappointing than seeing people in this fight. We got out of the bus at the next station. We waited for another bus. But unfortunately, it was always the same tension in the next bus. People were shouting amongst themselves. This headed to somewhere else...
This disappointing situation at the background, physically and mentally exhausted, we kept going through the building site like Istanbul. After the ‘Get off the park!’ announcement, we barely started to move away...
kuti
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
15ème Juin 2013, 20.15, L'intervention de la Police au Parc Gezi - Taksim - İstanbul
Amis, tout ce que je vous raconte ici est une description de mon expérience pendant l'intervention de la police au Parc Gezi le 15 Juin 2013 à 20.15 à Istanbul. Ce texte ne contient aucun jugement sur les raisons de l’événement, ni sur le fait qu’il soit juste ou injuste. Les déductions faites appartiennent au lecteur.
Si je suis toujours en vie –je suis toujours sous l’effet de choc –, cela n’est dû qu’au hasard. Cette intervention était complètement différente de celles d’avant.
Quand l’annonce « Evacuez le parc ! » s’était faite, moi et mes amis étions dans le parc, dépourvu de toute organisation et d’une façon absolument pacifiste. Sur cette annonce, nous avons tous quitté le parc sans aucune résistance à la police. Nous sommes arrivés devant l’Hôtel Divan. Nous avions pensé que l’intervention serait terminée une fois le parc vidé. Notre but était de marcher de Taksim vers la station de métro située à Osmanbey par l’Avenue Halaskargazi pour pouvoir prendre le métrobus à Mecidiyeköy. Ce trajet a été les plus longs kilomètres de ma vie.
Nous étions en train d’avancer. A un moment, les bruits fréquents d’un bombardement ont commencé. Nous nous arrêtions de temps en temps pour regarder ce qui se passait derrière nous. Tout d’un coup, la police a attaqué les gens qui étaient derrière nous et eux, ils ont commencé à courir vers nous. Ils étaient parmi nous en quelques instants. Tous ceux qui étaient au Parc, et ceux venus préparés (masques, lotions…) et ceux sans aucune protection contre les attaques de la police, étaient un grand groupe mélangé maintenant.
Malgré les cris « Du calme ! », les gens ont commencé à se bousculer. Malheureusement, se calmer n’était pas une option. Là-bas, j’ai appris que quand la panique est présente, elle ne fait qu’une seule chose : elle en apporte davantage.
On pouvait sentir l’odeur du gaz. J’avais commencé à transpirer et sentir une brûlure. A cause des larmes, ma vision avait diminué. J’avais beaucoup de mal à respirer. Parmi la foule, il y avait des gens qui avaient préparé des solutions contre les effets du gaz mais cela n’aidait pas assez.
Moi et mes amis étions cinq: 2 garçons et 3 filles. J’ai compris ce soir-là que le plus grand ennui provient de la conscience : la plus grande difficulté est de laisser les autres derrière. Peu importe la douleur physique, on doit toujours revenir en arrière, trouver son ami et le calmer. Avancer avec une jambe flinguée reste beaucoup plus simple et facile comparé à laisser les gens derrière. Si on ne le fait pas, il est très probable de se laisser sur le trottoir, juste à côté de sa conscience. On brûle, on pleure mais on continue de surveiller ceux à ses côtés. On remarque qu’eux, ils font exactement pareil. Et à ce moment-là, la plus belle chose de la vie est de tenir les mains de ses amis sous cet air poussiéreux.
Au fur et à mesure que nous avancions, regardant derrière nous, nous pouvions voir clairement que les véhicules de maintien de l’ordre de la police avançaient dans la foule et la panique augmentait… Les gens tombaient par terre, s’écrasaient… Le pire, c’était de voir les mères qui cherchaient leurs enfants… Je suis à perte de mots pour décrire leurs visages.
La police était presque dans notre groupe. Les bombes lacrymogènes qu’ils nous tiraient dessus passaient à quelques centimètres de nos têtes. C’est une pure coïncidence que nous n’avons reçu aucune sur nos têtes. Nous avancions en marchant sur les bombes. Il m’était très difficile de décider si je devais protéger ma tête à chaque bruit ou regarder ce qui se passait autour de moi. Les bruits de bombe étaient sans cesse. Mon corps était en feu, je transpirais de partout et j’étais complètement trempé. Je ne pouvais sentir ni mes yeux, ni mon nez, ni mes oreilles. J’étais à peine conscient. Parfois, je n’avais plus la perception d’avec qui j’étais, d’où j’étais… J’étais perdu au milieu de la foule, j’étais en train d’observer les autres. J’étais tellement fatigué que j’essayais de me convaincre de m’asseoir pour me reposer un peu sans prendre en compte ce qui se passait et je réalisais soudain les choses qui pourraient m’arriver si la police m’arrête –comme les autres d’ailleurs – et accélérait davantage.
La police nous a poursuivi par une force vaguement mesurée. Nous étions du côté droit de la rue, nous avancions sans percevoir aucun abri. Pendant 2 kilomètres, nous avons marché sous les conditions les plus infernales que nous n’avons jamais connues…
Finalement, nous nous sommes trouvés à l’arrêt de métro Osmanbey pour nous abriter. Sous l’effet de choc, nous avons gagné le quai sans faire attention aux annonces de fermeture de l’arrêt. Les agents de sécurité nous ont demandé de quitter mais personne ne voulait confronter la police. Nous avons attendu un peu et puis nous avons repris le chemin afin de prendre le métrobus à Mecidiyeköy. A la sortie de métro, les événements s’étaient un peu calmés. Nous avons remarqué une substance verte ayant une consistance de « merde » dans les cheveux de ma copine. Quand elle a pris sa douche, la substance deviendrait orange. Elle avait très mal au dos. Nous avons remarqué après qu’elle avait été touchée par une des bombes et qu’elle avait un bleu sur le dos. Nos vêtements avaient jauni, nos figures étaient devenues toutes rouges. Cela faisait trois heures que nous étions dans cet état.
Quand nous étions arrivés à l’arrêt de métrobus de Mecidiyeköy, c’était assez tendu. Sans attendre, nous sommes allés sur le quai. Nous croyions que c’était fini et que nous pouvions rentrer chez nous tranquillement. Et à cet instant, la police a effectué une nouvelle intervention avec du gaz lacrymogène. La foule a dû prendre le métrobus qui venait d’arriver. Tout le monde voudrait prendre le métrobus mais c'était pas possible. Personne ne laissait, tout le monde poussaient, on était pressé. On pouvait sentir l’odeur du gaz dans le véhicule. Tout le monde criaient, pleuraient. Et moi, je me demandais : « Qui sont ces gens autour de moi ? », « Nous nous échappons de qui et quoi ? », « Pourquoi cette violence ? », « Quel est leur but ? », « C’est quoi cet espace-temps que nous partageons ? ». Je pense que nous avons atteint le sommet de l’Apocalypse à ce moment où tout le monde croyait qu’on était sauvés. Dans un environnement où le mouvement n’est possible, nous n’avions autre choix que d’attendre le chauffeur.
Le métrobus a dû avancer sans fermer ses portes. Il y en a eu plein qui sont descendus au prochain arrêt. Tout le monde était sous tension. Tout d'un coup les gens ont commencé se disputer entre eux. Je n’avais expérimenté que des choses horribles tout au long de la nuit et ces disputes étaient tout aussi décevantes. Nous n’avons pas pu supporter cela et nous sommes descendus pour prendre le prochain et c’était pareil. Les gens hurlaient et essayaient de se taper.
Physiquement et mentalement épuisés, nous avancions dans le paysage du béton armé d’Istanbul, la déception au fond... Quatre heures après « Evacuez le parc ! ».
kuti
ağaç örgütlenmektir!
rahatı kaçan ağaç
Tanıdığım bir ağaç var Etlik bağlarına yakın Saadetin adını bile duymamış Tanrının işine bakın. Geceyi gündüzü biliyor Dört mevsim, rüzgârı, karı Ay ışığına bayılıyor Ama kötülemiyor karanlığı. Ona bir kitap vereceğim Rahatını kaçırmak için Bir öğrenegörsün aşkı Ağacı o vakit seyredin.
melih cevdet anday
bengeldimgidiyorummetinakdemir
havva
Benim saçlarım yumuşak. Havva'nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye, ama uzamadı, kısa kaldı. Burnu da öyle biçimsiz ki! Yamyassı. Tıpkı okul kitaplarımızdaki maymunun burnuna benziyor burnu. Hiç sevmiyorum onu. Pis, hırsız. Annem, bu gün onu bir temiz dövdü. Tabii döver. Misafir odamızdaki güzelim halımızı kesmiş. Deli mi ne? Annem: "Kız niye kestin halıyı?" dedi. O. "Kuş var halının içinde", dedi "Beyaz kuş. Onu çıkartacaktım." Gördün işte kuşu. Bir "Tövbe tövbe ana" bellemiş, onu söyler. Bari bir işe yarasa. Ne olacak görmemiş ki! Sen onu bırak, öteyi karıştırsın, beriyi karıştırsın sade. Miskin. Üstüne bir de ağır. Sekiz saatte bir bulaşığın içinden çıkamaz. Sonra da doymak bilmez. İyi vallahi! Geçen gün de ne oldu. Annem misafirliğe gitmişti de. Evde yalnız kaldık bununla. Bizim komşu imamın oğlu Recep evimizin önünden geçti. Döndü gene geçti. Ondan sonra da oturdu karşı kaldırıma, şarkı söylemeğe başladı. Nasıl da bağırıyor pis pis. Bu da oturuyordu sedirde. Bir fırladı durup dururken yanımdan. Korktum. Sonra merak ettim, ne oldu buna diye. Gidip baktım arkasından. Mutfağa girmiş, pencereyi açmış el sallıyor utanmaz. Anneme söyleyeceğim ama. Görür gününü o. Lekeli entarimi sakladığım yerden çıkarıp anneme göstermesini biliyor ama. Ne yapayım. Dut lekesi işte. Çıkmadı. O kadar uğraştım. İnşallah başına bir bela gelir de kurtuluruz. Allahım şunu öldür. Nasıl çıktı dediğim. Oh olsun! Kütük gibi şişti bacağı. Geceleyin asmadan üzüm koparmağa çıkmış, düşmüş, doğru idare lambasının üstüne. Cam kırıkları yağına girmiş hep. Aptal. Babam da çok merhametli. Kalktı bu çirkin kızı İstanbul'a götürdü. Yalnız kaldık. Annem gizli gizli ağladı. Bir aydır rahatız. Keşke hiç gelmese bu Havva. Geldi ama. İyi olmuş. Annem dün dedi ki: "On baş soğan koysam bu kızın önüne yiyebilir mi acaba?" "Koyalım anne, bakalım yiyebilecek mi?" dedim. Koyduk. Vallahi bitirdi hepsini. Şaştık kaldık. Gözlerinden zırıl zırıl yaş akıyordu da gene yiyordu. Sonra annem: "Kız sigara da içer misin?" dedi. "İçerim", dedi. "Al şunu iç hadi." Meğer sigaranın içine tuz koymamış mı annem! Çatır çatır sesler çıkmaya başlayınca korkusundan sigarayı atıp öyle bir kaçtı. Katıldık gülmekten. Sütçü Hacı bunun için bıçak çekmiş güya Recep'e. Bir de bu çıktı. Geçen gün annemin yanında da söylemez mi! Öyle kızdı annem. "Kız nasıl söz o öyle", dedi. "Duymayım bir daha bak. Yoksa öldürürüm seni." Annem öyle dedi, ama o gene bana: "Vallahi bıçak çekti kız", diyor. Annem bir yere gittik mi onu eve kilitler. Yoksa alır başını gider. Bir gün az daha ölüyordu. Annem çamaşırlığa kilitlemişti de. Maltızda kömür varmış. Akılsız pencereyi açıversene. Neler çektik. Sarımsaklı yoğurt yedirdik. İçim bulanıyor. Altına etmişti. Fatma hanım diyor ki: "Bu kız kedi canlı, gebermez." Haklı. Domuz gibi yiyor. Ama ne versen. İki tanecik misafir şekerini anneme söylemeden aldım diye, on değnek yedim avcuma. Onun yüzünden. Nereden de görmüş fesat. Annem de tuhaf ama. Başını dizlerime koyuyor, öyle yatıyor. Bazan da dizime daha çok bastırıyor gibi geliyor bana. Dizim çok ağrıyor ama çekemiyorum. Yüzüme öyle tuhaf tuhaf bakıyor ki! Sonra bir gün kapıdan dinledim. Babam anneme: "Aç ağzını tüküreceğim", diyordu. Annem de: "A! Bey olur mu öyle şey", diyordu. Sonra babam kalın kalın güldü: "Denedim seni be!" dedi. "Sen ağzını aç bakalım bir kere, tükürecek miyim?" Şaştım kaldım. Neden böyle konuştular? Kaç kere anneme sorayım dedim, sonra vazgeçtim. Kapıdan dinlediğimi anlarlar diye. Zaten annemden ödüm kopar. Vururken sesini çıkarmayacaksın. Hele bağır. Ben bağırmıyorum ama ağlıyorum. O deli hiç ağlamaz. Avazı çıktığı kadar bağırır sade. Babam kaç kere: "Bu kız adam olmayacak, gönderiverelim köyüne gitsin." dedi. Gitse de kurtulsak ya. Annem: "Acıyorum kıza", dedi. "Kimsesi yok. Hem kuvvetli. İşime yarıyor. Nasıl olsa lazım biri." Bari o kadar iyilik ediyoruz, o da uslu uslu otursa ya. Bir de tutturmuş karnım ağrıyor diye. Ağzı öyle fena kokuyor ki! Sonra iki de bir, solucan bulup beni korkutuyor. Bu yüzden iştahım kesildi. Anneme de söyleyemedim. Söylesem o da sürahimizi benim kırdığımı söyleyecek anneme. Halbuki Mestan kırdı sıçrarken. O kırmadı ama ben öyle dedim anneme. Ne yapayım ucunda sopa var sonra! Havva üç gündür hasta. Evin içi leş gibi kokuyor. Ne yaptıksa kar etmedi. Alttan üstten gidiyor. Kimi sürgün dedi, kimi humma. Doktor da adını unuttum bir şey dedi. Allah korusun hepimiz ölürmüşüz. Sonra değil, dedi. Bereket ben okula gidiyorum. Kokudan durulmuyor yoksa. Neyse onu kömürlüğün yanındaki odaya koydular. Babam evi badana ettirdi. Annem de günlük yaktı. Benim odamın duvarları yeşil. Ben bazan aşağıya inip penceresinden odasına bakıyorum. Çarpınıp duruyor. Kazık kadar kız ufalıvermiş. Ne oldu buna? Ama o ölmez ki. Gene iyileşir. Bacağını keseceklermiş İstanbul'da. Keşke kesselerdi. Otururdu bir köşede hiç olmazsa. Hep pis boğazı yüzünden başına bu belalar geliyor. Şimdi pişman olmuş kaç para eder. Annem sıkıştırdı da söylemiş. Çöplüğe attığımız yağ tenekesinin dibini sıyırmış, yemiş de ondan böyle olmuş. Komşular paslı tenekeden zehirlendi diyorlar. Annem: "Bir de okutsak mı acaba" diyor. Annem bu gün ağlıyordu. Zavallı annem. Beni çok döver ama onu çok severim. Kaç bayram kendi güzel elbiselerini bozdu da bana dikti. "Niye ağlıyorsun?" dedim. "Havva ölecek galiba kızım", dedi. "Ona ağlıyorum." Birden benim de içim doldu. Ben de ağlamaya başladım". "Havva ölecek ha! Ölmesin anne!" "Belli olmaz kızım. Her şey Allahtan. Hadi git ağlama." Annem öyle dedi, ama ben ağladım. Sonra inip odasına penceresinden baktım. İki tarafına çarpınıp duruyordu. "Allahım ne olursun ölmesin", dedim. Allahım öldürme onu! O gene çarpınıp duruyordu. Birden karnıma bir ağrı girdi. Bağırayım dedim, sesim çıkmazı. Ortalık da kararıyor. Olduğum yerde kalakaldım öyle. Neyse ki köpeğimiz geldi yanıma. Kuyruğunu sallayarak. Kafasını okşadım köpeğimizin. Sonra onunla merdiven başına kadar geldik. Karnımın ağrısı geçti. Az sonra, annem, babam, doktor geldiler. Ben de kapı aralığından baktım. Doktor, Havva'nın koluna iğne yaptı. Havva bağırmadı. Üçü de durup beklediler. Babam çenesindeki sivilceyle oynuyordu. Sonra annem babamın yüzüne baktı. Babam eğilip doktorun kulağına bir şey söyledi. Doktor başını salladı. Sonra Havva'nın gözleri açıldı. Annem Havva'nın yanına gitti, yatağına diz çöktü. "Kızım Havva iyi misin evladım?" dedi. "Bak iyileştin artık. Canın bir şey istiyor mu? Ne pişireyim sana?" Havva baştan bir şey demedi. Sonra gözünü iri iri açtı: "Baklava", dedi. Sonra da öldü.
vüs'at o bener