S-S
Saygısızlığın kokusu da sarımsak kokusu gibi…
Eğer bünyede varsa mutlaka hissediliyor :/

Kaledo Art
RMH
TVSTRANGERTHINGS
Three Goblin Art
dirt enthusiast

Origami Around
Acquired Stardust

★
tumblr dot com

shark vs the universe
NASA

ellievsbear
No title available

#extradirty
I'd rather be in outer space 🛸
Monterey Bay Aquarium

@theartofmadeline
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
Sweet Seals For You, Always

roma★

seen from Singapore
seen from Australia

seen from United States

seen from United States

seen from Peru
seen from United Arab Emirates

seen from United Kingdom
seen from South Africa
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from Australia
@minereports
S-S
Saygısızlığın kokusu da sarımsak kokusu gibi…
Eğer bünyede varsa mutlaka hissediliyor :/
MuCEM
Bazı müzeler maalesef vakit ve nakit kaybıdır. (Örneğin Nice’deki Chagall Müzesi) Böyle müzeleri gezip, kapısından çıkarken, gıcık olduğunuz ve başınızdan atmak istediğiniz kişilere bu müzeyi ballandıra ballandıra anlatarak önermeyi hayal edersiniz. Ancak ‘vicdan' denilen şey, insana bunu yapmaya izin vermez.
Bazı müzeler de gerçek kazançlardır, örneğin Marsilya’daki MuCem. (http://www.mucem.org.) Avrupa ve Akdeniz uygarlıklarını tanıtan ve onurlandıran, oldukça yeni bir müze. 2007’de açılmış.
MuCEM, limanın girişindeki Saint-Jean Kalesi’nin içinde yer alıyor. Ucuz bir müze değil, hatta öğrenciye-öğretmene bedava falan da yok! Bahçeleri, açık alanları ücretsiz, dahası bu bölümler havadar ve esintili, ve panaromik manzaraları oldukça çarpıcı. Kalenin içindeki sergi mekanlarına ilaveten yapılan yeni müze binası denizin, yani Akdeniz’in içinde özellikle cephesiyle ve teraslarıyla belirginleşen modern mimari diliyle yüzercesine konumlandırılmış. Kale ile müzenin terasına uzanan bağlantı köprüleri “eski” ile “yeni”yi güzelce birleştirmişler. (Mimar olan oğlum “paraya kıymışlar” dedi.)
Kalenin bahçeleri ve teraslarını gezdikten sonra vaktiniz kalırsa müzenin salonlarının da gezilmesini öneririm: Sabit koleksiyonların yanısıra çok sayıda süreli sergiler var. Bizim ziyaret ettiğimiz dönemde “Panorama” konulu sergide, pek çok Avrupa şehrinin yanında İstanbul’un daha önce hiç rastlamadığımız biçimiyle ve çok sayıda panoramik görsellerini inceleme fırsatı yakaladık.
Müzede bizden ve Akdeniz’de kıyısı bulunan uzak-yakın diğer Akdenizli kültürlerden güzel-şirin şeyler olduğu gibi giyotin gibi buz kadar soğuk ama ilginç şeyler de var! (Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde darağacı görmüştüm, ama giyotini ilk defa MuCEM’de gördüm.)
Müzeden, özellikle Akdeniz kültürünü daha iyi anlamama yardımcı olması açısından, oldukça iyi intibalarla ayrıldım, daha doğrusu kapanış saati yüzünden zorla çıkarıldım! Çıkışta gün batımında yanınızda manzarayı değerlendirmek için limanın bir köşesinde oturup içecek bir şeyler getirmeyi unutmayın.
Dile Benden Ne Dilersen
Birkaç yıl önceydi; aklıma bir anda içten bir dilek geldi ve çocuklarımla paylaşmak istedim:
Olur ya, bir gün dileğimi gerçekleştirebilecek biri bana “Dile benden ne dilersen!” derse, isteyeceğim ilk şeyi buldum.
Çocuklarım aynı anda bana bakıp, “Ne o?” dediler.
Tour’da (Fransa Bisiklet Turu), tercihen bir dağlık etapta yarışı, bir günlüğüne bile olsa bir takım arabasından ya da helikopterden yakın yakın izlemek istiyorum. Zaten diğer alternatif olan motorla takip işini kotarabileceğimi hiç sanmıyorum, dağın eteğine bile varamadan muhtemelen motordan düşerim.
Oğullarım dileğimi sessizlikle cevapladı. Çünkü bisiklet sporu hakkında bir damla bilgisi olan herkes dileğimin para ile satın alınabilecek bir bileti olmadığını ve gerçekleşmesinin de tümüyle sportif ve insani ilişkilere bağlı olduğunu bilir. Bugün Eurosport’ta La Vuelta’yı (İspanya Bisiklet Turu) canlı yayında izlerken, Sarper Günsal, Berkem Ceylan’a Türkiye Cumhurbaşkanlığı Turu’nda Torkuspor’un takım arabasına bindiğindeki izlenimlerini anlattırdı. Bir bisiklet yorumcusu bile bu deneyimi henüz yaşamamışsa, benim gibi sade bir bisikletseverin yüzüne bu şans nasıl ve ne zaman güler bilmiyorum. Ama bu benim yaşarken yapmak istediğim bir şey, olur ya belki bir gün…
Cantuta
Cusco’daki Güneş Tapınağı Koricancha’nın bakımlı bahçesinde şu güzel ağacı bizim küpe çiçeği zannettik. “Aaa, küpe çiçeği burada ağaç olmuş” dedik. Böyle düşünmemiz çok doğal çünkü Güney Amerika’da bitki örtüsünün çeşitliliği ve görkemi başka bir boyutta: Mesela 4000 çeşit patates, 55 çeşit mısır var.
Oysa yanılmışız: Bu çiçekli ağaç, küpe çiçeği değilmiş. Peru’nun ve aynı zamanda Bolivya’nın ulusal simgelerinden ve İnca’ların kutsal kabul ettiği “Cantuta” çiçeğiymiş.
Cantuta çiçeği törenlerde ve kutlamalarda saygıyı irdelemek, evlerde misafirperverliğin temsili, cesur ve savaşçı gençleri onurlandırmak gibi pek çok güzel amaçla törenlerde kullanılan pek değerli bir çiçekmiş.
Ağacının ince dalları sepet yapmak için, yaprakları da sarı boya kaynağı olarak kullanılmaktaymış. Hatta söylenene göre kök yaprakları ishale, öksürük, sarılık ve göz iltihaplarına iyi gelirmiş. (İyi ki bunları bilmiyormuşuz, yoksa tüm Türklüğümüzle çiçeği kel tavuğa çevirirdik!)
Güneş Tapınağı-Cusco
Beni Fransız Eczanelerine Teslim Edin
Fransa’da eczaneler güzellik-bakım ürünlerinin meraklıları için cennetten bir köşe gibi. Raflar bizim eczanelere gelmeyen çeşit çeşit ve makul fiyatta ürünlerle dolu. İçeri girince üzerinize atlayıp, size illa ki bir markanın ürününü satmadan yakanızdan düşmeyen satıcılar da yok. Bir şey istediğinizde yardım ediyorlar (Elbette sıranızı beklemek koşuluyla! Sıranı beklemezsen değil ilaç selam bile alamazsın).
Bu yazımda kendi beğendiğim ve kullandığım birkaç üründen bahsedeceğim. Ancak benim aşağıdaki bahsedeceğim ürünlerin çoğunu raflarda göremezsiniz, çünkü ilaçlar bizdeki gibi tezgahın arka tarafındaki bölümde bulunuyor. Aslında, bu ürünlere ulaşabilmek için eczanedeki beyaz önlüklü çalışana söylemeniz yeterli olmalı ama istediğiniz kadar aksanınıza çalışın- söyleyeceğinize hazırlanın, anlamamış gibi yapma olasılıkları %100’e oldukça yakın. Bu küçük(!) şeylerin alışverişimin tadını kaçırmaması için, ben istediğim ürünleri mutlaka yazılı veya fotoğraflı bir şekilde gösteriyorum. Pek rahat oluyor.
Fransız güzelliği ve bakımı ile ilgilenen hemen her derginin, her internet sitesinin, her bloğun kendine ait bir popüler ürün listesi vardır. Bunların bir bölümü bizim eczanelerimizde de zaten mevcut. Ben Fransız eczanelerinde bulunan (ancak ülkemize şimdilik ithal edilmeyen) ve hakkında bir çok kez olumlu düşünceler okuduğum bazı ürünleri alışveriş listeme ekledim ve satın aldım. Gözüme kestirdiğim başka ürünler de var; artık kısmet sonraki Fransa gezilerine…
Bu ürünlerin bazı ortak özellikleri var:
1. Reçetesiz satın alınabiliyorlar. 2. Aslında ilaç ya da ilaç sayılabilecek olmalarına rağmen Fransız kadınlar bunların güzelliklerine faydası olacak taraflarını keşfetmişler; bir güzel de kullanıyorlar. 3. Kremler biraz “kalın” yani kozmetik kremler gibi sürdükten sonra üstüne başka bir ürün sürmeye veya makyaj yapmaya pek uygun değil. Bilginize.. 4. En az miktarda olanı bile (elbette göz damlası dışında) 100gr. Yani pek bereketliler.. 5. Alışveriş fişini atmışım; fiyatlarını da maalesef hatırlamıyorum. Ama “Çok ucuzmuş bunlar!” dediğimi hatırlıyorum, çünkü internette yazılan fiyatları eczanedekinden misliyle fazlaydı.
Gouttes Bleues (yani Mavi Damla) göz damlası, adına yakışır şekilde, gerçekten çok “mavi”. Bir tık sonrası zaten mürekkep olur. Bir iki kere damlattım, yüzüm gözüm masmavi oldu. Övüldüğü kadar gözlerimde rahatlatıcı, parlak veya ışıl ışıl bir durum da göremedim. Bunu geçelim; bir daha almaya değmez!
Biafine emülsiyon aslında radyoterapi sırasında gelişen cilt kızarıklıkları, enfekte olmayan birinci ve ikinci derece yanıklar için geliştirilmiş bir ilaç. Diğer bir yandan gerçekten çok iyi bir nemlendirici. Hakkında yazılan bütün övgüleri sonuna kadar hakkettiğini söyleyebilirim. Bir sonraki Fransa gezimde Biafine’in çok kuru ciltler için tasarlanan vücut losyonu kardeşi Cicabiafine’i de aldım. Hassas ciltler için de ayrı bir serisi var.
Homeoplasmine pomad Vaselin gibi çok yağlı ve zorlukla sürülüyor. Bu pomadı güneş yanıklarımda denedim: Rahatlatıcı etkilerinden faydalandığımı söyleyebilirim. Küçük sıyrıklar, pişik, nezlede hırpalanmış burunlar ve soğukta çatlamış dudaklar için de etkili olduğu söyleniyor. Dudak balmı olarak kullananlar da varmış.
İaluset kozmetikle ilgilenen çoğu kişinin iyi bildiği ağırlığının 1000 katı su tutan Hyalüronik asit içeriyor; hem de saf halinde ve 100gr. Zaten koyu bir krem olan İaluset’in 2-3mm kalınlıkta sürülmesi öneriliyor, dolayısıyla bu ancak evde maske gibi yapılabilir. Bu kremle karşılaştırıldığında arada anlamlı bir fiyat farkı olsa da Hyalüronik asit denince benim tercihim La Roche Posay’ın Hydraphase Intense Serum’udur. Not: Bizim eczanelerimizde bu da bulunmuyor…
Embryolisse efsanevi bir krem! Çok amaçlı kullanılabiliyor: Makyaj temizleyicisi, nemlendirici, maske, gece kremi, makyaj altı kremi bu kullanımlardan sadece birkaçı. Hangi niyetle isterseniz öyle kullanabilirsiniz. Benimki ise neredeyse bitti.
A313 pomadı sentetik Vitamin A olarak nitelendirebiliriz. Satın alıp henüz denemediğim tek ürün. Bir ara bakıcaz artık..
Verimli verimsiz birçok ürünüyle Fransız eczanelerinden asla vazgeçmem.
Şili mi? Çile mi?
İspanyolca’da ülke ismi olan “Şili”yi “çile” olarak, e’yi de biraz uzatarak telaffuz ediyorlar. Şili’deki tur rehberimize onların telaffuz ettiği haliyle (yani “çile”) Türkçede ne anlama geldiğini biliyor mu diye sordum. Bilmiyormuş, (ama televizyondaki Türk dizilerini severek izlemeyi,Türkiye’yi ile ilgili sorular sormayı biliyorlar) neyse biz de öğrettik. Hemen arkasından da bütün otobüs hep birlikte, kısa bir süre önce bir üzüm bağında gerçekleştirdiğimiz cömert bir Şili şarap tadımının olumlu etkisiyle, “Çile bülbülüm çile” şarkısını keyifle söyledik. Şilili rehber ve şöförümüz bu duruma oldukça şaşırdılar. O sırada, bizim Türk rehberimiz kahkahasını patlattı: “Herhalde dünyanın öbür ucundaki bir ülkede kendileri için şarkı bestelendiğini düşünüyorlar…” :)))
Şili’de Tsunamiden Kaçarken
Şili’ye girerken pasaport polisi şu aşağıdaki broşürü pasaportumun içine koyuverdi.
Muhtemelen her yabancı misafire verdikleri bu broşüre şöyle bir göz atınca “Aman Allahım! Biz nasıl bir yere gelmişiz!“ dedim kendi kendime. Turdaki bir arkadaşımız ise “İyi ki bana vermemişler, görsem gerisin geri dönerdim…” dedi.
Bu nasıl bir şey? Sel, volkan, orman yangını, deprem hepsinden kurtulursan sırada tsunami var. Yok yok yani! Doğal afetlerin toplu gösterimi! Ama en önemlisi; acil durumlarda yabancılar durumlarını kendi (!) ülkelerinin büyükelçiliklerine bildirmeli!
Santiago’da otelimize vardığımızda, otelin iki katlı küçük bir ev olduğunu görünce haliyle biraz sevindim, gece rahat uyudum.
Şili’nin çok büyük ve yıkıcı depremleri olmuş, hatta dünyadaki kayıtlara geçmiş en büyük deprem 1960’da Santiago’nun güneyinde Valdivia’da yaşanmış ve bunun aletsel büyüklüğü tam 9.5 olarak ölçülmüş.
Sabah Santiago’yu gezerken, Şili’nin başkentinin aynı zamanda ülkenin ekonomi merkezi olduğunu da gözlemledik. Deprem-meprem demeyip haşmetli bir dolu gökdeleni dikmişler. Hatta Güney Amerika’nın bugün için en yüksek binası da Santiago’da. “Gran Torre Santiago” 2013’de tamamlanmış, 300m. yüksekliğe sahip, altı katlı bazasının üzerine, 65 katı ile göğe yükseliyor. Otobüsün penceresinden göründüğü kadarıyla işte bu:
Şili’de denize yakın yerleşim bölgelerinde tsunamiden güvenli bölgeye doğru kaçış rota ve yönünü gösteren tabelaları sıklıkla görebilirsiniz.
Bu tabelalar tsunami için güvenli bölgeye varana kadar, rota boyunca devam ediyor. Arkanızdan gelen bir tsunami varsa, aşağıdaki tabelayı gördüğünüzde artık nefeslenebilirsiniz: Tsunami için güvenli bölgedesiniz demek.
Şili’ye gitmeden önce kimse bu konulardan bahsetmemişti. Uyarıldığımız tek konu başlığı (ki bu da oldukça faydalı bir tavsiye imiş, gidince gördük): Şili’ye girerken, yanınızda kuru ve/veya yaş hiç bir şekilde meyve/sebze bulunmasın, gümrükte sıkıntı çıkar denmişti. Şahit oldum gerçekten sıkıntı oluyor. Gümrüğe gelmeden yanınızdaki bütün yiyeceklerinizi yiyin, için, yanınızdakilere ikram edin, bir şekilde bitirin. Hiç merak etmeyin Şili’de yenecek içilecek güzel şeyler var, aç kalmazsınız :-)
And Kondoru -Vultur Gryphus
And kondoru,(http://animals.nationalgeographic.com/animals/birds/andean-condor) yani bizim dildeki adıyla akbaba, İnka kültüründe daha farklı ve daha kutsal görevleri olan bir canlı olarak yer tutuyor. Haliyle İnka kültüründe saygın bir yeri var; öyle böyle değil, adına tapınaklar yapılacak kadar.
Maçi Piçu’da Akbaba tapınağı:
Peru’da Kuzko şehrinin yakınındaki Q’enqo kalıntıları, İnkaların cenaze ve kurban törenlerinin yapıldığı düşünülen bir bölge. Burada ölen kişilerin (Herkesin mi yoksa hak edenlerin mi, orası belirsiz) akbabaların yardımıyla doğaya dönüşünü daha hızlı halledecek ortamın ve düzeneğin hazırlandığı, labirentten geçilerek varılan bir bölüm var : (Not: Q’enqo Keçua dilinde, zigzag demek.) İşte burası:
Peru’nun başkenti Lima’da 17.yy’da yapılmış San Fransisko Manastırı kolonyal dönemde ölü gömme gelenekleri için güzel bir örnek.
Bu kilise ve manastır kompleksi en çok bodrum katlarında 1943 yılında keşfedilmiş katakombları ile ünlü. Resim çekmek yasak olduğu için çekemedim (zaten internette bolca var). 25000 ölüye ait bolca kemik ve kemik parçaları biraz kardeş kardeş, biraz da karışık kuruşuk uzanmış yatıyorlar. Rehberimizin anlattığına göre 1804 yılında katakomblara inen merdiven ve geçitler bilinmeyen(!) nedenlerle kapatılmış. Ölen kişiler beş yıl kadar büyük çukurlarda bekletildikten sonra, daha küçük boyuttaki mezar boşluklarına geçiriliyorlarmış.
O devirde yaşasaydım ne o katakombda çalışmak, ne de orada ölü olarak da olsa bulunmak istemezdim. Bu yüzden akbaba uygulaması gözüme daha bir ‘verimli’ göründü. Kendime Pisac’ta geleneksel pazardan üzeri bölgeye ait taş ve kabuklarla süslenmiş bir akbaba kolye ucu aldım.
Bu t-shirtü de sevdim, onu da aldım:
Şili’nin Duvar Resimleri
Brezilya, Arjantin, Şili ve Peru’yu içeren alan bir Güney Amerika gezisinden yeni döndüm. Hakkında en az anlatılacak, konuşulacak ülkenin nedense Şili olduğunu düşünüyorum. Onun için, Şili ile başlamaya karar verdim.
Güney Amerika’da gittiğimiz diğer ülkelerde de duvar boyama sanatı oldukça yaygın. Ancak Şili’dekiler bir başka: şehirler kocaman birer tuval gibi. Sıkça rastladığımız hepsi birer sanat eseri olan duvarlar, kapılar, merdivenler, kolonlar, dere yatakları… İstisnasız her yere yapılan resimleri anlatmaya gerek yok!
Buyrun
Santiago’da resim yapacak bir duvar buldukları için mutlu görünen genç ressamlar
Hiç Neruda’sız olur mu...
Hiç boş durmamışlar
Şirinler ama ,
Periskop Çocuk
“Periskop Çocuk”u fotoğraflayamadım çünkü olay pek hızlı gelişti: Ankara - İstanbul Yüksek Hızlı Tren’den son istasyon Pendik’te (bu arada Pendik, İstanbul’a çok uzak!) ineceğimiz sırada anne kızını belinden tutarak yukarı kaldırdı. Küçük kız koltuk üstü dolaba baktı ve “Tamam" dedi annesine ve inerken “Köşeyi iyi göremedim” dedi sonra. Annesi buz patencileri gibi kızını hoooop, bir daha yukarı kaldırdı, küçük kız dolabın içine sorumluluk dolu bir bakış attı ve “Hiçbir şey kalmamış, indirebilirsin anne” dedi.
Çok tatlılardı! (Maalesef onları çizerken hakettikleri sevimliliği veremedim) Birbirimize gülümserken anne-kız desteğininin ne kadar kuvvetli, ne kadar değerli olduğunu bir kez daha onayladık.
Bagguys- Emanetçi
Nice’de (Fransa) eski şehir merkezinde kaldığımız AirBnb evinden fazlasıyla memnun kaldık. Doğal olarak böyle bir evin bizden sonra da misafirleri olması beklenirdi. Evi istenen saatte (11:00) boşalttıktan sonra, ev sahibimize bavullarımızın birkaç saat daha evde kalmasının mümkün olup olamayacağını sorduğumuzda, kibarca evin bir sonraki misafirleri için temizlenmesi gerektiğinden bunun uygun olamayacağını söyledi. Hemen arkasından, bir yan sokakta valizlerimizi güvenle bırakabileceğimiz bir yer önerdi: Bagguys
Tren garlarında, havalimanlarında bagajların emanete bırakılabileceği yerleri zaten biliriz ve gerektiğinde kullanırız. Ama şehir içinde böyle emanet hizmeti veren bir işletmeyi ilk defa gördüm. Parça başına 8 Euro talep ediyor. Ücretin pahalı veya ucuz olduğu, bakış açısına göre değişir elbette. (Bu arada benim görece küçük çantama ücret almadı:)) Nice gibi güzel bir şehirde birkaç saatimizi daha değerlendirmek istiyorduk ve elimizdeki, sırtımızdaki çanta ve çekçek valizden kurtulunca bu zaman aralığı daha bir keyifli geçti.
Mine Reports bugün 1 yaşına bastı!
Anti-kramp Sabun
El yapımı doğal sabunlara bayılırım. Marsilya benim gibi sabun sevdalıları için cennet gibi bir yer! Şehrin hemen hemen her sokağında, her köşesinde bir “savonnerie” (sabuncu) bulmak mümkün. Hemen hemen hepsinde de benzer ürünler var. Nereden mi biliyorum? Ben bir şey kaçırmayayım diye bütün sabunculara baktım, ne var ne yok inceledim, oradan biliyorum.
Marsilya’da en çok gözüme giren sabuncu, “La Savonnerie Marseillaise” [http://savonnerie-marseillaise.com] oldu: Bir kaç tane mağazası var, biz sabun stoğumuzun büyük bölümünü Canebiere’deki şubesinden oluşturduk. Üstüne de biraz “Maison Empereur” [http://www.empereur.frl] adlı ünlü bir hırdavatçıdan takviye, sonra Marsilya’da konakladığımız yerin yakınındaki sabuncudan biraz daha, son gün de biraz da “Lafayette” [http://www.galerieslafayette.coml] adlı ünlü alışveriş merkezi zincirinden… Hepsi güzelce kurutulmuş, doğal kokuları üstünde. Mmm, mis gibi… Suyla ilk tanıştığı gün darma duman olup, lavaboyu tıkayan fabrikasyon sabunlardan değiller.
Şimdi esas mevzuya gelelim. Aşağıdaki küçük, kullanılmış da incelmiş gibi duran sabunun ilginç bir özelliği var: Anti-kramp etkisi.
Nasıl mı?
Şöyle: Gece rahat yatağınızda mışıl mışıl uyurken (nedense hep sabaha karşı olur) baldır kaslarınıza kramp girdiğinde, kaslarınızda keskin bir bıçak saplanmış gibi ağrı hissedersiniz. Uyku sersemi, kaslardaki kasılmayı açmak biraz zaman alır. O acı haliyle insanın moralini epey bozar. İyi biliyorum çünkü hamileliklerim sırasında başıma defalarca geldi. Kadınlar maalesef ilerleyen yaşlarında bu can sıkıcı durumla tekrar karşılaşabiliyorlar. Bu sabunu özellikle annem için aldım. “La Savonnerie Marseillaise”deki genç satış elemanının anlattığına göre, bu ince sabunu yatakta bacakların bulunduğu alana konduğu zaman (çarşafın altına olabilirmiş) vücut ısısı ile sabundaki minerallerin salınımın sağlanacağı, bunların da krampları engellediğini söyledi. Para tuzağı mı? İşe yarıyor mu? Deneyip göreceğiz… ( Fiyatı 2 Euro )
Islak Mendil
Kolonyalı ıslak mendilleri bizim yeme-içme mekanlarımızda kolayca buluruz veya isteriz, ancak Fransa’da durum farklı. Nedendir bilmiyorum restoranlarda ıslak mendiller sadece deniz ürünleri yediğiniz zaman, o da kişi başına bir adet olarak geliyor.
Ellerinizi kirli mi hissettiniz lavaboya gidip yıkayabilirsiniz ama böyle değişik şekilli sabunlara rastlama olasılığı da yüksek. Laf aramızda, insanın içinden bunları pek kullanası da gelmiyor.
Yıllar önce Paris’te Cafe de Flore’de(https://tr.foursquare.com/v/café-de-flore/) bu sabunu tuvalette ilk defa gördüğümde, Amerikalı bir turistle sabuna bakıp bakıp epeyce gülmüştük. Kafenin orijinalliğini bozmamak için sabunluğu değiştirmediklerini düşünmüştüm. Görünen o ki yanılmışım: Geçen hafta Marsilya’da sabuncularda bu sabunların da, sabunlukların da hala üretildiğini gördüm. Fransızların bunlardan vazgeçmeye niyetleri yok besbelli! Biz başımızın çaresine bakalım: yanımızda ıslak mendil, kağıt sabun falan taşımaya devam edelim.
Marsilya’da Pizzayı Nerede Yiyelim?
Hakkkında olumlu şeyler okuduk, iyidir diye iki kere “Chez Etienne” (http://www.yelp.com.tr/biz/chez-étienne-marseille-2) adlı küçük bir pizzacıya gittik. İki seferde de kapısından aç döndük! İlkinde saat 14:25 idi, “Çok geç, kapatıyoruz” dediler. (Tamam bu bizim hatamız, “geç kaldık” dedik. Fransızların restoranlarını öğle yemeğinden sonra tatile sokma adeti vardır.) İkincisinde ise sebepsiz yere kapalıydı. Bir daha gitmem! Ayrıca yolu da çok yokuşlu :(
Marsilya’da pizza yemek isteyenlere 1943’ten beri aynı yerde hizmet veren “Chez Saveur”u (http://www.yelp.fr/biz/sauveur-marseille) öneriyorum.
Bu kadar Routard (http://www.routard.com) desteğini boşa almamış!
Şefler burada yiyorsa elbette bir sebebi var!
Çünkü yemekler taze ve lezzetli, ortam sıcak:)
Kim sevmez ki seni :)
Mozarthaus
Bu kış da Ankara, “Ankara Soğuğu” diye anılan mevsim normallerini gördü ve buz gibi hava yerine yerleşti. Biz, Ankara’lılar bu soğuk havanın maalesef birkaç ay boyunca yakamızdan düşmeyeceğini çok iyi biliriz.
Bu yüzden de havanın düzelmesini beklemek yerine, katmer katmer (lahana usulü) giyinip hiçbir şeyden eksik kalmamaya gayret ederiz. Bu durumun bir örneği olarak, kısa bir süre önce, birkaç arkadaşımla birlikte ters dubleks bir apartman dairesinden konser evine dönüştürülmüş Mozarthaus’a (http://www.mozart-haus.com.) gittik.
Bu konser evinin pek bilindiğini zannetmiyorum çünkü performans salonu sadece 35 dinleyici alıyor. Konser evi “underground” diyebileceğimiz şekilde gizli saklı, buna karşın mekanın isminden de anlaşılacağı gibi sunduğu müzik “underground” bir mekandan beklenmeyeceği şekilde klasik. Aylık programları sitelerinde yayınlanıyor.
Salondaki dinleyicilerin çoğunluğunu tahminimce Türkiye’de yaşayan yabancı müzikseverlerin oluşturduğunu görünce biraz canım sıkıldı. Şu küçük salonu bile bir solukta dolduramıyoruz. Ayrıca yabancılar iyi şeyleri bulmakta nedense hiç zorlanmıyorlar. Bu mekan bize göre “underground” yani!
Büyük konser salonlarında insanın yemek üstüne bazen içi geçer hani, gözlere hafif bir ‘dinlendirme’ yapma ihtiyacı oluşur; bu fikri bu salonda unutun. Burada müziğin tam ortasında var oluyorsunuz. Öyle ki, bir sopranonun ne kadar güçlü, kontrollü ve keyif veren bir ses kaynağı olduğunu bire bir hissediyorsunuz. Sanatçılarla iç içesiniz. Güzel bir şey bu.
Konser sonrasında çay ve kurabiye servisi var. Bu ikrama klasik müziğin üstüne bir Türk dokunuşu mu desek, bilemiyorum. Ama tebrik-teşekkür, foto-selfie sürecinde pek makbule geçti doğrusu. Malum hava da dışarda soğuk!