35x45 oil on canvas #egedesign #myart
taylor price
trying on a metaphor
Not today Justin
YOU ARE THE REASON
$LAYYYTER
we're not kids anymore.
todays bird
🩵 avery cochrane 🩵
almost home
One Nice Bug Per Day
NASA
Cosimo Galluzzi

izzy's playlists!

No title available
Mike Driver
🪼

#extradirty

Kiana Khansmith
official daine visual archive
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
seen from Uruguay
seen from Syria
seen from Saudi Arabia
seen from Chile
seen from India

seen from France

seen from Switzerland

seen from United States

seen from Venezuela
seen from Türkiye
seen from France

seen from United States

seen from South Africa

seen from United States

seen from Türkiye

seen from United States

seen from Mexico

seen from Chile

seen from Chile
seen from United States
@ruhjsuz
35x45 oil on canvas #egedesign #myart
35x50 oil on canvas #tree #ruhjsuz #art #paint
http://pinterest.com/pin/443675000761904320/
Handmade #homedecor #tree #style
http://pinterest.com/pin/443675000761904405/
Biz yaptik
Gulse Birsel’i okuyunca aklima geldi. Hani bir seferinde oy kullanimini (ne icindi harirlamiyorum) tatile denk getirmislerdi de lutfedip beklemeyenler, vatandaslik vazifesini yapmayanlar olmustu. Hatta benim 1 oyumla ne olacak diyenler olmustu. Maksadim gecmis bir seyi sorgulamak degil, olaydan ders cikarabilmek, hatirlatmak. Zihin cabuk unutuyor, bir daha ayni hatalari yapmamak lazim. Her zaman soyluyorum butun bu olaylarda suclu biziz arkadaslar, goz gore gore, bile bile cahil ve kandirilmaya musait teyzelere, amcalara, halka dogruyu ogretmedik. Kadincagiz ‘Kicindaki kili olurum’ diyorsa burada suc bizde. Asil kendimizle dalga gecmemiz, kendimizi asagilamamiz lazim. Cunku bu kisi Islamiyeti bile bilmeyecek kadar cahil demek ki! Islamiyette Allahtan baskasina biat edilmeyecegini, bunun gunah oldugunu bilmiyor demek ki! Ataturk’un en sevdigim cumlesi ‘Koylu memleketin Efendisidir!’ Bunu bosuna soylememis. 10-15 senedir anlatmaya calisiyorum. Her secim soyluyorum. Halka, koyluye inmeden hicbir sey olmaz. Bolca oz elestiri ve birazcik empati herkese sart! Sinirlenmeden, mantikli ve akilci dusunebilmek lazim. Igneyi once kendimize batirmak lazim. Herseyin guzel olacagina inancim gencler sayesinde tam! Demokrasi ve adalet simdi oturmaya basladi.
Dun oturdum netten tek tek kesip kopyaladim. Hz. Omer adaleti malum. Unutanlar, bilmeyenler varsa hatirlatmasi bizden olsun...
Ara kisimlari atin; 1) gercekten demokrasi level atladi 2) gencler muhtesem bir sey yapti 3) mutlaka oy verin!
MEMLEKET İSTERİM Memleket isterim Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun; Kuşların çiçeklerin diyarı olsun. Memleket isterim Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun; Kardeş kavgasına bir nihayet olsun. Memleket isterim Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun. Memleket isterim Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; Olursa bir şikâyet ölümden olsun.
Cahit Sıtkı Tarancı (via irencbiherif)
Basın işini yapmasın! Kim yapacak meraktayım?
Tüylerim diken diken oldu! Muhteşem!!!
Sanırım Necati konuşma metnini İngilizce yazıp googletranslate çevirtti. Tabi nazar da değmiş olabilir.
Açıp CNN, MSNBC, NYTimes, Telegraph, The Guardian ve Reuters sayfalarından gündemi takip ediyorum. Garip geldi. O haberler bizim ajanslardan da gitmiş olabilirdi. Medya yüzyılın olayını (ya da reklamını, telif hakkını mı desem) kaçırdığını fark etse ne olurdu meraktayım.
GERÇEK
İnancımı kaybetmiştim. Aslında inanç değil, umudumu yitirmiştim. Umut bir noktada sevgi gibiymiş. Birden gelip, birden gidebiliyormuş. İnternetten kontrol ettim, 2011 senesiymiş. Kandırılmışlıklara, okumayanlara, cahil cahil her söylenene inanlara, çıkarları uğruna kendilerini satanlara, rüzgarlara kapılanlara, korkup susanlara, umarsamayanlara kızarken nükleer enerji tartışması başlamıştı. Herkes hatırlar. Harika bir benzetme vardı. Tüp-nükleer enerji…
İnsan en iyi kendi branşını bilir. Kimyacıyım. Lal oldum.
15 sene falan önce üniversitedeyim. Gördüğüm olay çok netti. Sınıfta edebiyat tartışması varken öğretmen(!) bize kelime ile edebi metin aynı şeydir diyordu. Ya da şöyle söyliyeyim yazarım diyen herkes Dostoyevskidir diyordu. Sustum. O anda aklımdan sadece 2 şey geçti;
1. Gerçekten cahil biri ile konuşuyorduk. Üniversite düzeyindeki bilgimizle ilkokul çocuğu mantığındaki öğretmenimizle edebi tartışma içerisindeydik. Benim artık söyleyecek sözüm yoktu. EYVAH!
2. Öğretmen gerçeği çok net biliyor ama öyle söylemesi planlanmıştı. Gerekeni söyleyip benim anlamadığım, beni aşan bir şey yapıyordu. Arkada bir niyet vardı. Üstelik art gözüküyordu. EYVAH EYVAH!!
O gün kendimi sanata verdim. Boyamak stres attırıyordu. Öngörümü kaybettim. Hayatımda garip bir boşluk oluştu. 3 dakikada mücadele gücümü kaybettim. Umut bitmişti. Bugün var mı, gerçekten bilmiyorum. Ama çok yakın bir arkadaşımla sohbet ederken az önce güzel bir şey söyledi. ‘Biz hiç hak aramamışız. Hep hazıra konmuşuz. Belki de kendi Fransız İhtilalimizi şimdi yaşıyoruz. Belki de demokrasi ne, laiklik ne şimdi öğreniyoruz.’
Demokrasi: Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki, demokratlık. (TDK Büyük Sözlük)
Halk kim? Oy verenler mi?
Eşitlik: Kanunlar yönünden insanların arasında ayrım olmaması durumu. (TDK Büyük Sözlük)
Kanunlar nötr mü?
Laiklik: Devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olması durumu. (TDK Büyük Sözlük)
Yansız bir yöneticimiz oldu mu?
Sosyal Devlet: Ekonomik ve sosyal alanlarda bireylere sosyal güvenlik ve adalet sağlayıcı politikalar üreten devlet modeli. (TDK Büyük Sözlük)
Söyleyecek söz kalmıyor.
Adalet: 1. Yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması, türe. 2. Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme (TDK Büyük Sözlük)
Herkes kim?
Arkadaşımın Fransız İhtilali cümlesi çok önemli bir şeyi hatırlattı. Emil Zola-GERÇEK. 10 sene önce okuyup çok etkilenmiştim. Aklımdan çıkıvermiş. Acil tavsiye ederim okuyun. Umudum geri geldi. Kısaca Emil Zola şunu söylüyor, Halka gerçeği göstermek gerekir!!!
Romana dair inceleme http://www.edebiyatdergisi.hacettepe.edu.tr/2002191gultekaybaysan.pdf
Günlerdir düşünüyorum çok şey yazacaktım. Son 1 haftada akrabalarımın nasıl ikiye bölündüğünü mesela… Sonra fark ettim ki ben senelerce önce Gerçek’te hepsini okumuştum! Şimdi demokrasiyi, hakkı, hukuku, eşitliği, anlayışı, adaleti, laikliği, sosyal devlet olmayı ve herşeyden önemlisi saygıyı öğrenme vaktidir. Bunu yaparsak biz, hepimiz kazanırız.
Aslı
İstanbul, bilhassa 19. yüzyılda göçmen İtalyanlarla doluydu. Beyoğlu’nun bir çok binası İtalyan ustaların ve onların yetiştirdiği Rum ustaların eseridir. Şehirde bu maddi kalıntılar dışında bir çok dil ve adet kalıntısı da vardır. Gemicilik terimleri dışında, İstanbul ve İzmir argosu da İtalyanca deyimlerle doludur; ‘mantenuta’ (kapatma-metres) karşılığı olarak ‘montinata’ veya ‘manita’ diye geçer. ‘Alırım façanı aşağı’ diyen adamların bu kelimenin ‘faccia’dan geldiğini bildiklerini sanmayız. ‘Bu işin raconu böyledir’ diyenlerin, ‘racon’ kelimesinin İtalyan ‘raggione’ den geldiğini belki bilmezler. Zaten argoda kaynağı bilmek diye bir sorun yoktur.
İlber Ortaylı (via dilinekurban)
Exlibris Aslı
Bir iki senedir olayın peşindeyim. Okuyor, görüyorum. İnsanoğlu var oldu olalı bu tekniği denemiş. Varlık kadar eski. Neredeyse bütün büyük ressamlar yapmış. Ben de nasıl yapılıyor merak ediyorum. Kitaplardan, sergilerden okumak, görmek yetmiyor. Görsel ve kinestetik zihnim illa ki yapılışını, usulünü de göreyim istiyor. Malzemeleri, bıçakları, merdaneleri, baskı makinelerini görmek… Mümkünse tatbik etmek ki böylece gerçekten öğrenebileyim, nasıl olduğunu idrak edebileyim. Okuyarak öğrendiklerimin bir adım ötesine geçeyim.
Gravürden bahsediyorum. Ressamların kataloglarda, sanat kitaplarında gravürleri var. Dürer işin en meşhuru tabi. Onun dışında Claude, Rubens, Rembrandt ve Munch aklıma gelen ilk isimler. Diğer ressamların da bir çok eseri var. Gravürlerde mutlaka açıklama yazıyor, taş baskı, ahşap baskı, linol baskı, ipek baskı…vs Her bir baskının ayrı bir adı var, ayrı yöntemleri var, birçok terim aklımda bile kalmıyor. O neydi diye düşünüyorum. Kısacası seçenek ve çeşit o kadar çok.
Çevremde ne kadar grafikçi, ressam arkadaşım varsa baskı soruyorum. Öğretmeye niyetleniyorlar vakit olmuyor, bir türlü yapamıyoruz derken, Hasip Pektaş‘ı ziyaret edeceklerini öğreniyorum. Sen de gel diyorlar. O an nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Gitmeden önce Pınar, Hasip Hoca’nın Exlibris kitabını veriyor. Exlibris neydi diye bakınırken neden gravürü bu kadar merak ettiğimi anlıyorum. Kitap,yazı ile resmi, edebiyat ile sanatı hiçbir şey exlibris kadar birleştiremez. Bunu görüyorum. Bir yandan da bu yaşa kadar öğrenmemiş olmama hayıflanıyorum. Kitabı 1-2 saatte yutup heyecanlanıyorum. Gene Dürer’in, Munch’ün baskıları çıkıyor karşıma. Asıl heyecanım Klimt, Klee ve Picasso gibi isimlerle artıyor. Ünlü yazar, gazeteci ve müzikçiler için yapılan exlibrisler heyecanlandırıyor. Çeşitleri, türleri, kullanımı, içinde barındırdığı espri ve kitaba verilen değeri gösteren yazılar eğlenceli geliyor. Kitaplarıma mutlaka bir exlibris tasarlamam gerektiğini anlıyorum. Kebikeçin kulaklarını çınlatıyorum.
Hasip Pektaş Türkiye’ye exlibrisi getiren ilk kişi çalışmaları ve ödülleri sitesinde var. Bütün gece oturup eserlerini inceliyorum. Ertesi gün onunla buluşacağız. İşin doğrusu heyecanlanıyorum. Öğlen şuan çalışmakta olduğu Işık Üniversitesinde bizzat karşılıyor bizi. Yemek yeyip çay kahve içtikten sonra, 2 saatlik bir turla okuldaki bütün atölyeleri ve çalışmaları o kadar işine rağmen bizzat gösteriyor. Gerçek sanatçılarda gördüğüm birkaç özellik hemen onda da dikkatimi çekiyor. Üreten insan her şeyden önce öz güvenli, hayatla barışık, mütevazi ve esprili oluyor bunların dışında geldiği toplumu ve kültürü çok iyi biliyor. Kaldı ki bence bu özelliklerin hepsi aslında büyük bir zekanın ve ancak bilginin göstergesi. Bir gece önce internetten gördüğüm baskılarının ertesi gün odasında gerçeğini görüyorum. Bu bana büyük bir sevinç veriyor. Bize üniversitenin ve çeşitli yarışmaların exlibris kataloglarını hediye ediyor. Gittikçe sanat konusunda da zenginleşen kütüphaneme artık exlibris şart oluyor.
Aradan geçen birkaç haftada nasıl olsa IMOGA’ya da gideceğiz. Hatta giderken Hasip Hoca’ya da haber vereceğiz, bütün deneyimleri beraber yazarım diye düşündüm. Fakat işin doğrusu geçen sürede baskı baskı diye sayıklamalarım azalacağına arttı. Gözlemleme yapmak kinestetik karakterimi öne çıkarttı. Bir an önce uygulama yapmak istedim. Geçen hafta sohbet dolu muhteşem bir gece saat olmuş 11-12 Haleciğim dayanamadı. Çocuklar için olan eva baskıları bu saatte ancak bu yapılır diye Egemenle önümüze çıkarttı. Eva denilen kağıt incecik polimerden köpük gibi bir şey. Kesip parçaları elimize aldık. Hale yaptı, bize gösterdi. Bizde peşinden şekildi, boyaydı, ruloydu derken çocuklar gibi eğlendik. En kısa zamanda kendimize bütün malzemeleri alıp pratik kazanıp sonra güzel bir desen çıkartmaya ve kitaplarımız için gerçek exlibrislerimizi yapmaya karar verdik.
Araştırıken Öğrendiklerim:
1) Exlibris Aslı = ‘Aslı’nın Kütüphanesinden’ demektir.
2) Kebikeç: Eskiden Kebikeç’in böceklerin padişahı olduğu düşünülürdü. El yazısı kitapları kurtlardan korumak için kitaba ‘Ya Kebikeç’ yazılırdı. Böylece kurtlar Kebikeç’ten korkup kitaba yaklaşmazdı.
3) Exlibris, Ex libris, Ekslibris gibi çeşitli şekillerde ve dillerde yazılmaktadır.
Koltuğa oturduğumda huzurluydum. Sırtımı yaslayabilmenin rahatlığı mı yoksa yanımdaki sıcacık elin verdiği güven duygusu ve aşk mı buna sebep, hiç bilmiyorum ama sanki gözümden çok zihnimden kalın bir perde kalkmış ve her şeyi sadece olduğu gibi net değil aynı zamanda ötesini berisini hatta görünmeyen yanlarını bile duyumsayabilecek yetide olduğumu hissediyorum. Baharın yeni kavuştuğumuz sıcak ve parlak güneşi mi yoksa içimde yanan heyecanın ateşi mi hiç bilemiyorum, kalbim gerçekten ışıldıyor. Gözlerine baktığımda ya da hatta bakmadığım zamanlarda bile bize yansıyan planlar artık sadece bizden değil, tanrılardan gelen nimet kadar avuçlarımızda, biliyorum. Hayal kurmak denilen şeyin aslında ne kadar yavan ve basit kaldığını biliyorum. İnsanların hayallerinin benimkilerin, bizimkilerin yanında ne kadar basit olduğunu, planlardan ne kadar korktuklarını biliyorum. Önlerinde ki güzelliklerin, yemyeşil bir çimenin, sapsarı ışıkların ve ne doğan günün ne de batan gecenin, doğadaki değişimlerin, güzelliklerin, nefes almanın, kafasını koyduğu sıcacık bir omzun, kondurduğu ufacık bir busenin kıymetini bilemeyecek kadar, hayatın tadını bilemeyecek kadar yaşamadıklarını bilmek, senin yanında, senin varlığınla yaşamı çok daha anlamlı, çok daha değerli kılıyor. İnanç ve güvenin verdiği tefekkür ile sadece kalbimin değil tüm hücrelerimin hatta ruhumun varlığını istemesi, ruhlarımızın varlıklarımızı bilmesi, sadece ortak bir denize, ortak bir gölgeye, ağaca değil, beraber bir geleceğe bakabilmek, beraber gülmek, beraber öğrenip bereber çizdiğimiz hayat yolumuzu yürüdüğümüzü bilmek noksan yanımı tamamlıyor. Benim noksanımın herkesin aradığı gibi aslında kayıp yarım değil, daima bir olan benim diğer birini bulmak, seninle çoğalmak, seninle çoklaşmak olduğunu anlıyorum.
Çocukken hayal olanların bugün plan olduğunu kavramak, artık iki olduğumu bilmek gönlümü rahatlatıyor. Bütün o arzuların, isteklerin seninle kesişmesi, değil şimdiyi seneler sonrayı kurgulatması hayatımda ilk defa geleceği ve umudu yaşatıyor. Ruhumdaki yaşam enerjisi seninle ikiye, üçe, beşe katlanıyor. Seninle daha da renkleniyor, şenleniyor. Varlığınla artık kaybolmuş ve birbirine karışıp sonsuzlaşmış zaman düzleminde, sadece bu evrende değil, bütün evrenlerde senin elini, kalbini, ruhunu yakaladığımı biliyorum. Nefesin ve nefesim birbirine karışmış vücudumda hissettiğim ahenk gözümü seninle kapatıp seninle açmanın huzurunu buluyor. Aslında ne az hayal kurduğumu, senin de benim kadar az hayal kurup sadece varlığını, varlığımı, varlığımızı yaşadığını bilmek, yaşadığına dokunmak, yaşadığıma dokunman katlanan mutluluğumuzu her geçen gün daha vazgeçilmez, daha da anlamlı kılıyor.
Basit bir alemde aslında bütün saflığımızla sonsuza döndüğümüzü, ruhlarımızın birbirine karışıp sonsuz döngüde sarmal olduğunu ve tüm bunları ikimizin de bildiğini bilerekten seninle şimdi hayallerde kuruyorum. Gözlerimi kapadığım anda sadece görmekle yetinmediğim, duyumsadığımı da bildiğim kocaman bir evrende, tüm yıldızlar gözlerimizi kamaştırırken en güzel köşesinde dizdize oturduğumuz, gözgöze baktığımız bir yıldızda, tam da çocukken çizdiğimiz kadar net bir yıldızda ayaklarımızı sonsuz boşluğa sallandırıp hemen altımızda sakince dönen masmavi bir dünyaya yanak yanağa beraber bakıyoruz. Küçülmesine izin vermediğim, dünyanın anlamsız dertleriyle kirletmediğim hayallerimde seninle el ele gerçekleştirdiğimiz planlarımıza bakıp yıldızlarda salınıyoruz.
Henüz ilk günlerimizden beri seninle kendim olabilmek, benimle kendin olabilmen en büyük sevincim, en büyük mutluluğumken anlıyorum, yanında ki koltuğa ilk oturduğum andan beri huzurluyum.
İçimdeki Karga ile Benim Hakkımda Yalan Yanlış Bütün Bilgiler / Börtü Böcek Hikâyeleri II
‘Klavuzumu buldum’ diye bağırdı Kaptan. Elindeki ki kıvrak dümeni bükerken çoktan başka denizlere açılmış olmanın verdiği rahatlıkla ‘Evreka, evraka’ diyecek kadar korsanlık günlerine uzaktı artık. Muhtemelen köşküne gelmeden önce soluğu bir hamamda almış ve ona bir ömürlük gibi gelen abaküs yerine parmakla bile sayılan sefer kirlerini bir göbek taşında bırakıp yeni hayatına demir alıyordu. Belki kendi bile henüz bunun farkında değildi.
‘Hilfsverb’ diye seslendiği yardımcı kaptan ondaki bu değişimi görebilecek bir dürbüne henüz sahip olmadığı için ‘Bir yanlışınız var sir’ diye seslendi. ‘Klavuz değil, kılavuz olacak. Bu Türkçe bir kelime’. Kaptan ‘Ulan ‘sir’ diyen adam bana akıl veriyor, fesüphanallah’ diye homurdandıktan sonra biraz saf ama en çok ironik bir ses tonuyla ‘Nasıl olur, biz hâla ‘ı’ ları kullanıyor muyuz?’ diye sordu. Aslında hafif sinirlenmişti çünkü Hilfsverb’in zihninde biraz otoritesinin kaybı söz konusu idi ve o bunu anlamıştı. Ona söz hakkı tanımamak için hemen cümlesine devam etti: ‘Neyse, ben kendisine danışırım. Sen zaten bana iyice uzaklaşmaya başladın Aux! Büyüdükçe sana bir haller oldu, çırakken böyle değildin!’ Sinirlendiğinde yardımcısına Hilfsverb yerine hep ‘Aux’ demeyi tercih ederdi. Adam susması gerektiğini kavrayıp sessizce köşkü terk etti. Dümenle kaptanı yalnız bırakması daha iyi olacaktı. Ne de olsa Kaptanın gemisiydi.
Güvertede her zaman yaptığı gibi nabız yoklamak ve aslında hiç inanmadığı, ona göre işçi sınıfı olan tayfanın yanına gidip ileride ne kadar iyi bir kaptan olacağını gösterebilmek için hoş beş ediyordu ki zihnini toplayamadığını fark etti. ‘Bu kılavuzda nereden çıktı?’ diye düşünmeden edemiyordu. Ne gerek vardı onca seneden ve onca senelik saadetten sonra. Dersaadeti elinden gidiyordu, hissetmişti. Ömrü hayatının en güzel, en büyük maceralarını Kaptanla beraber yaşamış, çok eğlenmiş, yeni yerler keşfetmiş ve Karundan fazla hazineler bulmuşken yeni biri, üstelik kaptandan da üstün bir kılavuz gemideki bütün düzeni bozacaktı, onun devri ve şımarıklığı bitmek üzereydi. Bunu anlamıştı. Bu duruma bir çomak sokmalıyım ama nasıl diye hin hin düşünürken limandan pek bir asil görünen, kabarık elbiseli bir kadının ‘Oğlum koşma, terlersin, tabakaneye bok mu yetiştiriyorsun? İskele kaçmıyor, baba gibi orada’ sözleri ile kendine geldi. İyi fikirdi. En kötü ihtimal izi kalır, mürettebatın yüreğine zehir tohumları saçarım, her yere kuşku serpmiş olurum diye için için gülmekle kalmadı, alenen sesli kişnedi. Bunu da feysbuğuna hemen bildirdi.
Aşçının yemek vaktini gösteren zil sesiyle neşesi iyice arttı. Genellikle havas bulduğu için Kaptanla beraber yemeği tercih etsede, geminin kömür dairesindekiler dahil herkesi görmek için yemek salonundan daha iyi bir mekan ve şuandan daha iyi bir zaman olamazdı. Yemekhaneye doğru giderken hemen yanında duran en iri tayfanın zehirleme için iyi bir başlangıç olacağını düşündü. Adam o kadar güçlüydü ki istese tek başına koca gemiyi değil karıştırmak, alobora bile ederdi. ‘Biliyor musun, kılavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmazmış, dedem hep öyle derdi’ deyiverdi. Tayfanın kol kasları kadar beynide gelişmiş olsaydı ve midesinde ki yoğun asit miktarı kalan azıcık hücrelerine oksijen pompalamak için kullanılmıyor olsaydı ne dediğini belki anlayabilirdi. Suratına şapşal şapşal bakıp ‘İyi de bunun yemek ziliyle ne alası var?’ diye sormasaydı Hilfsverb, yaptığı işle, en çok da zekasıyla gurur duyacaktı. Puflayarak yemek salonuna doğru ilerlerken Mole’u görünce gözlerinden çıkan kıvılcım bir anda güneşi bile kıskandırdı. Yanına tilki kadar sinsice yaklaşıp hiç çekinmeden ‘Mole bilirim, sen bu gemide ki en boş boğaz tayfasın ve hiç şu atasözünü duydun mu?…’ diye bir girizgahtan sonra, aşçıdan önce bütün baklaları birbir çıkarttı. Sohbetten sonra 15 saniye gibi rekor bir sürede bütün emesenler çekilmiş, tekst mesajları yerine atılmış, tivitler yazılmış ve meiller değil şehri dünyanın dört bir yanını dolaşmıştı bile. Mayalardan sonra kurulan en büyük sosyal örgütlenmenin meyveleri çok çabuk sonuç veriyordu. Hatta Kaptanın Düş Defterine gizli gizli bakıp saldıracakları yerleri önceden o bölgedeki yerlilere ve diğer gemi kaptanlarına haber veren, bu şekilde rekâbeti artırıp, kendi de bir kaç toplu konut alacak kadar nemalanan Mole bile bu duruma şaşırdı. Evet, anlayacağınız üzere o aslında bir ajandı ve genellikle geceleri çalışırdı ama bu sefer haber ayağına gelmişti. Genellikle Mole sayesinde kendilerini korumaya alan aborjinler bile artık rahat bir nefes almış, Kaptan korkuları geçmişti. Çünkü kılavuzu kargaydı.
Herşeyden habersiz gözüken Kaptan, köşkünde aşçı yamağının bizzat içine düşüp sonra içsin diye getirdiği hoşafı kaşıklarken bir türlü kapatamadığı delikten fırlayan fareyi gördü. Fare telaşla Kaptana ‘İstersen benimle gelebilirsin, ben son haberden sonra kaçıyorum’ dedi ve bavulunu alıp bir anda toz oldu. Kaptan farenin arkasından ‘Gördüğüm en oportünist mahlukatsın, bir daha geri dönme!’ diye kükredi. Tam o sırada yemek müziği olarak taş plaktan ‘Arkanı dön ve çık, istenmiyorsun artık…’ diye bir ezgi dönüyordu ki kaptan bunun bir tesadüf olmadığını, hatta hayatta tesadüf diye bir şey olmadığını bilecek kadar büyük dalgalarla savaşmıştı. Farenin arkasından sadece kıs kıs güldü geçti. Bu yaptığına halk arasında dalga geçmek diyorlardı ki pek az kimse bilse de Kaptanımızın tam da göbek adı buydu. ‘Dalgacı’ ve kişiliğini çok iyi tanımlıyordu. Kaptan her kıs kıs güldüğünde yaptığı gibi sol pazusundaki Hindistanda alizarinden yaptırdığı dalga dövmesini tuttu. Bu aslında onda bir tik olmuştu.
Köşkte durum bu iken, Hilfsverb’in yemek salonu diyerek sözde asilleştirdiği yemekhanede cılız ve 15 yaşında olmasına rağmen 9 yaşında gibi ufak tefek gözüken aşçı yamağının koca hoşaf kazanına nasıl düştüğünü öğrenen tayfa, kargayı da kılavuzu da çoktan unutmuş, aşçıyla günlük nafaka kavgasına tutuşmuşlardı. En çok gürültüyü tabi ki de Pavlov’un köpeği gibi yemek ziline endeksli en kaslı tayfa çıkarıyordu ki İngilizlerin dediği gibi içi boş bir tenekeydi. Ondan biraz daha zeki olan diğerleri, şişman aşçının nasıl olup da bu kadar semirdiğini tartışıp onu pişirmenin aslında gemi için ne kadar ekonomik ve akıllıca olacağını, hem 1 aylık erzaklarını garantiye alacaklarını hem de aşçıyı 1 ayda yeseler kafadan 2 ay kâr edeceklerini hesaplamaya çalışıyorlardı. Kaptan köşkten megafonuyla ‘Irkçılık ve ayrımcılık yapmayalım. Aşçının bir suçu yok. Yemeğinizi yiyin.’ diye bağırdığında herkes garipliği fark etti ama sanki gökyüzünden gelmiş gibi algıladıkları sese biat etmeyi daha uygun bulup hiçbir şey olmamış gibi yemeklerine geri döndüler.
Hilfsverb olan biteni göremeyecek kadar sinirlenmişti. Yaptığı bütün kötülükleri ilk başta kavrayamayan buyüzden de sevinemeyen bütün film karakterleri gibi özellikle başını olmak üzere bütün bedenini bir karamsarlık kaplamış, sinirden gözleri yaşarmıştı. Ağlarken avucunun içine almaya çalıştığı tayfaya görünmemek ve madara olmamak için soluğu güvertede aldı. Açık hava ve artık batmakta olan gün ışığı ona iyi geldi. Ayın aylık bir periyot olarak o gece de kabak gibi -batı değil, o kaptan adayı iyi bir denizciydi ve bunun bir göz yanılması olduğunu biliyordu- doğması ve biraz ürperti veren hafif meltem nihai hedefini bir anlığına unutturmuş, bütün sıkıntısını geçirmişti. Manzaranın tadına varırken fitne için fesatların asla boş durmaması gerektiğini hatırlayan Hilfsverb eline fısıltı gazetesini aldı. Kör fener ışığında pek görmese de hafif esinti haberleri kulağına kadar getiriyordu. 5. sayfada duyamadığı ve zar zor okunacak puntolarla yazılmış bir ilan gördü. Nedense birden heyecanlandı. Koşarak Kaptanın hemen yanındaki onunkinden daha küçük olmasını hâla kabullenemediği kamerasına gitti. Çalışma masasında duran büyüteci eline alıp elinden fırlatması en fazla 2-3 saniye sürdü. Artık ne büyük bir iş yaptığını biliyordu ve bir yandan bunun için sevinirken bir yandan da aynı iş yüzünden canının tehlikeye girdiğinden korkmaya başlamıştı. Bu şaşkınlıkla siması şekilden şekile girip önce sırıtan bir surata hemen sonrasında ise küçük dilini yutmuş gibi bir hâle bürünüyordu. O an onu fotoğraflayan biri olsa resimler peşpeşe eklenip oynatıldığında film karesi gibi bütün hayatının gözlerinin önünden geçtiği anlaşılacaktı. Ama maalesef bu ‘Oscar goes to Hilfsverb’ ödüllük sahne hiç var olmadı. Ürkekçe büyüteci tekrar eline alıp nefesini tuttu ve yazıyı tekrar tekrar okudu:
‘Hilfsverb! Ne düşündüğünü biliyorum!!!’ KARGA
Bir anlık tereddütten sonra koşarak kaptan köşküne gitti. Kaptan hoşafın son yudumunu tam ağzına dayadığı kaseden içmek üzereyken ‘Sakın’ diye bağırdı. ‘Yamak o hoşafa düşmüş!’ Kaptan sakin sakin soğuk hoşafı mideye indirdikten sonra ‘Biliyorum, kazan çok büyük karıştırırken hep düşüyor’ dedi. Hilfsverb bir an için afalladı, ‘Nasıl? Hep mi düşüyor’ ‘Evet, buraya aslında 8 yaşındayken ama 4 yaşında gibi görünürken ilk kez geldiği günü hatırlıyor musun? İşte ilk kez o gün düştü ve aşçı oluncaya kadar hep düşecek. Zaten ben şimdiki aşçıyı yamaklığından tanırım, o da düşerdi.’ dedi. Hilfsverb iyice allak bullak olmuştu. ‘İyi de sen köşkünden bile çıkmıyorsun ki bunu nereden bilebilirsin?’ diye tam söylediği anlaşılmayan bir serzenişte bulundu. Kaptan babacan bir sesle ‘Ahh, Hilfsverb, ahh, işte bu yüzden ben kaptanım. Sen ise bir yardımcı. İşte sen bunu hiç anlayamadın zaten’ dedi.
Hilfsverb bu cümleye çok bozulmuştu ama nihai hedefi için belli etmemeye çalıştı. Gururuna hakim olup sakin bir sesle, ‘Kaptan ben aslında şey için gelmiştim, sen şu Kılavuzdan emin misin? Bak ben sağda solda şöyle şeyler duydum… Bu Karga kötü olmasın Kaptan’ deyiverdi bir çırpıda. Kaptan ‘hımmm, mmmm, öyle mi?’ tarzında inanmış gibi düşünceli sesler çıkardığında Hilfsverb’de bu sefer Kaptanın düşüncelerinden emin, zafer kazandığını erken düşünen acemilerin talihsizliğine uğradığını göremedi. ‘Evet, Kaptan!’ diyerek balık gibi zıpladı. ‘Bak şimdiden tehditler savurmaya başlamış bile, bu adam kötü, niyeti gemiyi ele geçirmek, seni beni saf dışı bırakmak’ derken iç cebine üçe beşe katlayarak yerleştirdiği fısıltı gazetesini ve büyüteci uzattı. Kaptan gazeteye baktıktan sonra kafasını kaldırıp Hilfsverb’in pişkin yüzüne baktı, sonra tekrar gazeteye bakıp, tekrar Hilfsverb’e baktı. Bu hareketi o kadar çok ve sık aralıklarla yapmıştı ki karnında çalkalanan hoşafında etkisiyle en sonunda Hilfsverb’in çirkef yüzü ve gazetedeki o küçücük yazı midesini bulandırmıştı. Tiksintiyle Hilfsverb’e bakıp ‘Oynama benimle Aux! Ben seni çok iyi biliyorum. Sen yeterince kaptan oldun artık, hadi kendi denizine yelken aç’ diye kükredi. Sinirlenince hakikaten gür çıkan sesi, dört bir yanı dağlarla kaplı şehirde yankılanıp Hilfsverb’in kulağına, oradan da beynindeki algı merkezine ulaştığında çoktan çekmecesinden çıkarttığı Hilfsverb adına düzenlenmiş ‘Kaptanlık Nişanı’nı yakasına takmıştı bile. ‘Hadi sağlıcakla kal evlat, şu köşeyi dön sen kendine yeni bir gemi bulursun, çoktan bulmadıysan eğer’ sözleri Hilfsverb’in birebir yüzüne karşı söylenmiş son nasihatı oldu. Söylentiye göre gemideki en kaslı tayfa bile cümledeki dalgayı anlamıştı artık.
Hilfsverb gerçekten dumura uğramıştı. Sevinse mi, üzülse mi bilemedi. Kaptanın son iyiliği, nişanesi yakasındaydı ama sudan çıkmış balığa dönmüştü. İşin doğrusu bunu daha önceden gecelerce düşünmüş, hatta kendine yedek bir gemi -üstelik filikalı- bulmuştu bile. Kısacası herşey çoktan hazırdı. O her zaman dört ayak üstüne düşmeyi bilirdi ama ne de olsa senelerce gemiyi sondan bir önce terk edeceğini düşünmüştü ve aslında sıkıntısı bundan da büyüktü, kendi gemisinde nasıl fitne ve fücur yapacaktı ki? İnsan yediği ekmeğe tükürür müydü? Bu duygularla karanlık sokaklara daldı gitti.
Hilfsverb henüz limandan bile çıkmadan Fare elinde bavulla kafasını köşke uzattı, ‘Kralmışsın Hacı kaptan, ver elini öpeyim’ dedi. Kaptan düş defterine dalmış oralı bile olmadan ‘Geç, geç oportünist, gitmene hiç izin vermemeliydim, böyle kro lafları güverteme getirmezdin’ diye mırıldandı. Düş defterini saatlerce dolduran Kaptan, defterin güvenliğinden emin olup(!) senelerdir ilk defa derin bir uyku çekti. Ertesi sabah ilk iş Mole’u yanına çağırdı. ‘Yazdıklarımı yaydın mı ona?’ diye sordu. Mole sanki ne dediğini anlamıyormuş gibi saf saf kör taklidi yapmaya kalktı. Kaptan ‘Al şu gözlüğü gündüz de görürsün böylece. Şimdi cevap ver bakalım’ diyerek elindeki gözlüğü uzattı. Mole ıkına sıkına başıyla onay verdi. Kaptan bunun üzerine keyiflenip ‘O zaman ver bakayım şu 2000 altını, bini sende kalsın. Fareyi de alıp Hilfsverb’e taşının.’ diye emrini verdi.
Hilfsverb elleri titreyerek 3 metrelik notu açtığında heyecandan düşüp bayılmak üzereydi. Gece şehrin ücra köşelerinde ne yapacağını düşünerek dolanırken Mole’un yaptığı açık arttırmayı duymuş. Bu kıymetli parşomeni 3000 altına almış, bu kadar ucuza kaptığı için sevinçten ne yapacağını bilememişti. Şimdi ise bir anda kafasından aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Yazıyı görünce gözlerine inanamadı, gene gazetedeki gibi okunmayacak kadar küçük yazılardı, büyütecini eline aldı:
‘Sevgili Hilfsverb! Ben yıllarımı alan düşlerim sonucu kılavuzumu buldum. Meğer ben hep karga, o da hep benmiş. Bu limana demir atalı çok oldu. Kaptanlığı bıraktım, uzun süredir kılavuzluk yapıyorum. Hiçbir şey göründüğü gibi olmayabilir. Bu da son nasihatim olsun. Sana iyi seyirler…’ Dalgacı Karga
Not:
1)Herhangi bir İngilizce Sözlük; aborigine= yerli halk
2) Türkiye Türkçesi Ağızlar Sözlüğü; seyir=düş
3)Herhangi bir Almanca Sözlük; Hilfsverb= Yardımcı fiil
4)Herhangi bir İngilizce Sözlük; Auxiliary, auxiliary verb= Yardımcı fiil
5) Herhangi bir İngilizce Sözlük; Mole= Köstebek, mol
Haddini Bilmez Karga ile Benim Hakkımda Yalan Yanlış Bütün Bilgiler / Börtü Böcek Hikâyeleri I
Ben seni kandırmışım güya. Herkes öyle biliyor. Neden susuyorsun? Neden gerçekleri söylemiyorsun? Annen sana hiç söylemedi mi? Bugüne kadar öğrenemedin mi? Kimse kimseyi kandıramaz. Saf numarası yapma şimdi. Neymiş efendim ben hinmişim, ben cinmişim, kurnaz tilki diyorlarmış adıma, sense güya aptal karga. Külahıma anlat sen benim. Herkesi kandırırsında beni kandıramazsın asla. Hayatımda karga görmesem inanacağım, aptal görmesem zaten kanacağım. Yok, öyle bir şey, kimse kimseyi kandıramaz.
Tamam, ağlayıp durma. Zorla mı aldım sanki peynirini? Açmasaydın ağzını, koca gaganla haahaahaa… Duymuyor muydun sanki? Bilmiyor muydun o çirkin, gak sesini? Benimle alakası yok, anlasana. Sen inanmak istedin, sen sadece kendini kandırdın, zaten kafanda olana da inandın aslında. Sevdim sandın beni, aldatmam, vazgeçmem, sen bunu kendine hak saydın, sen hayata tepeden bakıyorsun benim ise ayaklarım yere basıyor diye sen beni saf sandın, alt ederim sandın, üstünlük tasladın ama onu bile yapamadın.
Hiç düşünmeden açtın ağzını, yumdun gözünü. Senin gözün gerçi hep kör, çenen ise hep çok düşüktü. Çok konuşan boş konuşur derler ya kendin gibi bilip benim de boş konuştuğumu sandın. Hedefsiz yola çıkar mıyım ben hiç, senin gibi rastgele o daldan bu dala konar mıyım ben hiç? Budala!
O ağacın tepesinde sen kendi kalıbını, ufacık fıçını, kuş beynini unuttun. Turşucuk! Olmadığın bir şey olmaya kalkınca böyle oldu işte. Ne o övündüğün zekana(!) sığdın ne de muhteşem(!) dünyana. La Fontaine güzel anlatmışta işin özünü kavramak akıl değil mantık işi. Frege’ye hatta Aristotales’e kadar gitmek gerek, ona göre.
O bembeyaz pamuk gibi peyniri ben kaptım ya sen git şimdi yerdeki at kestanelerini kovala! Haahaahaaa…
Hamiş:
1. Yazmadan önce karga ile ilgili ön okuma yaparken bu yazıya denk geldim. Harika.
2. Bu kötü kaliteli fotoğrafları çekebilmek için 20 dakika karga ile cebelleştim. Ne zaman tuşa basacak olsam cevizi ya ağzından bıraktı ya da bana arkasını döndü. Ah ahh, orjinal halin güzelliğini anlatamam.