medium’da ya da substack’te okuyun.
Sandalyeme sırtımı yaslarken oturduğum yerde biraz daha küçülmüş gibi hissettim, içime kapanmışım gibi. "Sonra hem içime hatta dışıma kapandım." Aklıma gelen dizeyle kendi kendime gülümsedim.
"Çok düşünüyorsun."
Gözlerimi denizin karanlık sularından çekip ona baktım. Termosunun kapağını kapatıp sandalyesinin kolundaki cebe koydu.
"Kendi kendine halledemezsin."
Derin bir iç çekip "Sen de halledemezsin ki Nalan." dedim bir anda, hiç düşünmeden. Düşünmeden konuşmak pek adetim değildi. Onu kırıp kırmadığımın ikilemindeyken ayaklarını kumla buluşturup sandalyesinin yönünü bana doğru çevirdi. Otururken yüzünde bir gülümse vardı, bozmadan baktı.
"Ama dinlerim."
Güzel gülümsüyordu ama ne yazık ki gülümsemesi de cümlesi de içimde hiçbir yere dokunmamıştı. Taş kestiğimi düşündüm bir an. Volkan henüz patlamamıştı ama Pompei katılığı hakimdi.
"Bıkmadın mı iç sesini duymaktan? Biraz da ben duyayım sesini."
Bu sesi duyarak yaşamaya alışmıştım, bıkmak hiç mümkün gelmiyordu. Yine de başkasına anlatma fikri denenmemişti. Ağzımı açsam ağlar mıydım acaba? Açmadan bilemezdim. Derin bir nefes aldım, verirken "hah" gibi bir ses çıktı. Güya bir şeylerden kurtuluyordum.
"Ne anlatabileceğimi bilmiyorum."
Bir tür ön hazırlıktı. Ağlamadığımı görmüştüm.
"Bir hikayeye sürüklendim. Mutlu sona meyilli bir hikaye. Henüz girişinde olunca pek heyecanlanmak istemedim, kendimi uzunca bir süre kontrol ettim."
Ağlamadım ama bir burukluk hissettim.
"Kontrol ettiğimi sanmışım, şimdi şimdi anlıyorum. Öyle büyük bir beklenti yetiştirmişim ki gizliden gizliye, bir fidan olsa meyveye dururmuş. Benim çiçeğim çürüdü."
Gözlerine baktım, benim burukluğuma karşılık onda ne olduğunu merak ettim. Korktuğum hiçbir şey yoktu. Göremediklerim için gizli bir sevinç duydum.
"Mutlu sonları sevdiğimi biliyorsun, bundan oldu bence." diyerek devam ettim. Kafasını salladı aşağı yukarı.
"Acele ettirdi galiba." dedi yavaşça. Ana uygun davranmaya mı çalışıyordu yoksa hız beni konuşmaktan alıkoyar diye mi düşünüyordu, hiçbir zaman bilemedim ama ben de kafamı salladım onaylarcasına.
"Mutlu olmaya duyduğum o heyecan beni bir şeylerin hemen olması gerektiğine ikna etti. Ama hikaye akmadı Nalan. Hiçbir şey olmadı."
Hiçlik beni hâlâ etkiliyordu. Yıl bile değişmişti ama gerçekten de hiçbir şey olmamıştı. Bunu hatırlamak hâlâ geçen ayların içinde yaşıyormuşum gibi hissettiriyordu.
"Olumsuz da mı?"
Tekrar salladım kafamı. Uzakta ay ışığı dalgalarla kıpırdaşıyordu.
"Arka planda oldu bir şeyler, sezdim, gördüm ama bana yansıtılmadı. Belki hikayeden ayrıldılar, belki zaman tanıdılar... En çok da bu sıkıyor canımı. Beni orada kendi başıma bıraktılar."
Oturduğum yerde doğruldum hafif, küçülmemi azalttım. Sanki yalnızlığımı azalttım.
"Hâlâ orada mısın?"
Sorusu beni hazırlıksız yakalamıştı. Gözlerim şaşkınlıktan açılırken bu soruya ağlamayı bekledim. Uzunca bir süredir ağlayamıyordum. Rahatlayamayayım diye ağlayamıyordum sanki.
"Sence?"
"Gitmeye niyetin var ama zorlanıyorsun sadece."
Doğruydu. Kendimi kurtarmak istiyordum ama çok sıkı tutunuyordum sanki. Beni tutan hiçbir şey yoktu ama tutunuyordum. Bu gerçek o an çok ağrıma gitti.
"Bir tür ayrılık gibi düşün bunu."
Gözlerimin dolduğunu hissediyordum. Tekrar konuşursam ağlarım diye korktum ama yenilmedim korkuma.
"Ama bu asla bir ayrılık olmayacak."
Gözleri açıldı, şaşırmıştı. Sandalyesinde öne kaydı.
"Neden olmasın Seval?"
Gözlerini yüzümde dolaştırıp gözlerimde sabit kıldı.
"Senin veda ettiğin kendi heyecanın."
Bir şey tık etti içimde ya da çıt. Sandalyemin cebindeki şişeyi açıp su içtim hemen. Haklıydı. Orada yalnızım diye bu hikayeye veda edemem sanıyordum. Biri gelmeli, hareket kazanmalı ve son yazmalı sanıyordum.
"Acını doğru yaşa. Doğru yaşa ki dinsin."
Heyecan da acı da... Hep kendi kendime. Ne acı. Gerisin geri yaslanıp küçüldüm sandalyede. Su şişesi bir elimde kapağı bir elimde kaldı.
Hiç üzülmediğim kadar üzüldüm orada. Üzülüp kaldım. Elime bir damla düşünce ağlayıp ağlamadığımı anlamaya çalıştım. Ay ışığına baktım, ince bir yağmur başlamıştı. Yağmurdan aldığım cesaretle "Nalan" dedim, "Sanki içimdeki fay kırıldı."
Gülümseyip hafif neşeli bir sesle "Ne güzel, yeni kıtaların oluşacak." dedi.
Cevabına karşı ben de gülümsemek istedim ama yeni kıta fikri mi yoksa neşeli sesi mi sinirimi bozdu, birden ağlamaya başladım. Yağmur kadar ince değil, fırtına kadar gürültülü.
Ayağa kalkıp yanıma geldi, saçlarımı okşarken "Ağla." dedi, "Ağla, zehir akar."











