Da ya na mı yo rum İnan.
seen from Australia
seen from Nepal
seen from Bangladesh
seen from Italy
seen from Netherlands
seen from United States

seen from Poland
seen from United States

seen from United States
seen from China
seen from China
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from United States

seen from France

seen from Poland
seen from China

seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States
Da ya na mı yo rum İnan.
Un Ufak Hayat
Alışılanın ötesinde bir tehdit / tahakküm döngüsü içerisinde hayat un ufak ediliyor. Bariz açık ve aleniyette var edilmiş bir kısır döngü içerisinde hayat mefhumunun çürümesine en kestirmeden ataklar güncelleniyor. Ne insani norm, kimsenin umurunda, ne bundan sonra her ne getirir kimseler kestirmekte, her şey bir şimdi içerisinde olabildiğince yalın bir hale esir edilmekte. Erkanı muktedirin gücü yettiğince var edebildiği her fecaat / tehdit / terör ve benzerleriyle birlikte ol cerahat kültü yinelemekte. Kimsenin bir başkasının / ötekisi ol sanılanın yarasını görmediği önemsemediği bir zeminde hayatiyet mefhumu / meselesini ne anlatır. Bedene / zihne / eylem ve fikriyata doğrudan müdahalelerin çağında her şey ol muktedir elinden çıkagelirken yol / yön nereye tekabül eder ki? Her şey yalın bir katran karanlığına çıkartılırken, dur durak bilmeden ilerlenen istikamette kotarılmış olagelen her şey bitimsiz bir tükenişi imlerken un ufak edilenin farkına kim ne zaman / sahiden nasıl varacaktır?
Neredeyse son yirmi bir yıldır benzeş bir hattan daima ilerleme, sürekli yenilenme, hemen hiç kesintisiz bir biçimde atılım ve benzeri onlarca lafla çıkagelirken muktedir bizatihi var ettiği yegane şey o tehdit / tahakküm döngüsünü yinelemektir. Kimi zaman demokrasinin adı çokça anıldığı vakit zorbalık / istibdat göklere çekilir. Kimi yerde haktan hukuktan bir bahis açılırken darbeci bir anayasanın dahi ezilip geçildiği bir güncellik hasıl olur. Ne hali haldir memleketin, ne gidişatı gidişat. Muktedirin tahakkümünün var ettiği açmazları belli bir biçimde yol / yönelim / istikamet olarak bildirirken hayatın ehveni alıkonulur. Sürekli bir halde yinelenen her eylemle, bir dolu tezatla, aralıksız denetim, gözetim ve tahakkümü yineleyerek hürriyeti men etmekten çekinmez. Çoklu katmanlarıyla, her güne içkin kılına gelen her hamleyle birlikte çitlenen, kuşatılan bir hayattan geriye her ne kalacaktır ki sahi ama sahiden? Un ufak edile gelen hayat isteminin yıkımına devamlılıkla bir tek iyi gün var edilebilir mi? Bütünüyle bunca açık bir halde, doğrudan bir yönelim / sürekli kılınan her hamleyle, devinimi sağlama alınan o çitleme hali içerisinde hayat berhava ediliyor en kestirmeden, yalın, çok acı!
Evrensel Gazetesinden aktaralım: “Ankara’nın CHP'li Mamak Belediye Başkan adayı Veli Gündüz Şahin, sokakta karşılaştığı göçmen çocuklara ayrımcı ifadeler kullandı. Çocukları işaret ederek "Gönderirim ben bunları memleketine. Bunlar büyünce memlekete büyük sorun olacak” dedi. Şahin'in ifadelerine tepki yağdı. Tepkilerin ardından "özür" açıklaması yayımlayan CHP'nin Mamak adayı Veli Gündüz Şahin, "amacını aşan ifadeler" dedi, tepki gösterenleri "Partimizi yıpratmaya çalışan fırsatçılar" diye suçladı.
Sosyal medyada yayımlanan görüntüde Veli Gündüz Şahin'in sokakta gördüğü çocuklar üzerine yanındakilere, "Bunlar Iraklı değil mi?” diye sorduğu görüldü. "Iraklı başkanım…” yanıtını aldıktan sonra Şahin, ayrımcı ve ırkçı ifadeler kullandı: "Bunlar büyüyünce memleketine gitmesi gerekir. Onun için, bana oy vermeyen insanlar bunu duysun. Gönderirim ben bunları memleketine. Oy da vermesin… Anladın mı; kimse oy vermesin. Bunun için benim adaylığımı çekseler, bu çocuklar yarın büyüdüğü zaman bizim memleketimize büyük sorun olacak.” Şahin’in yanındakilerin ayrımcı sözleri alkışladığı "Helal olsun başkanım” dediği görüldü.
Görüntülerin sosyal medyada paylaşılması üzerine Şahin’in ifadelerine tepkiler yükseldi.
EMEP’in Mamak Adayı Işık’tan Şahin’e Tepki
EMEP’in Mamak Belediye Başkan adayı İlke Işık, Evrensel'e yaptığı değerlendirmede bir belediye başkanının halka eşit hizmet sunmakla yükümlü olduğunu vurgulayarak "En temel vaadinin de bu olması gereken bir belediye başkan adayının küçücük çocuklara unutamayacakları travmalar yaşatacak sözler sarf etmesi kabul edilebilir değil. Her çocuğun hiçbir ayrımcılığa uğramaksızın güvenli bir geleceği için yerel yönetimler çalışmalı ” dedi.
"Hakaret Ettiği O Çocuklar Uzun Süredir Mamak’ta Yaşıyorlar"
Mamak’ta çok fazla Iraklı Türkmen ailenin yaşadığını ifade eden Işık, göçmen nüfusun çok yoğun olduğu bir bölge olduğunu vurgulayan Işık, “Özellikle CHP adayının hakaret ettiği o çocukluklar, çok uzun süredir Mamak’ta yaşıyorlar. Burada hayatlarını sürdürüyorlar. Göçmen oldukları için yapılan bir saldırı var. Göçmenleri göndermeyi iddia eden, bunu belediye başkanlığı görevi biçen ve gayet hakaretvari şekilde söyleyebilen bir yönetim anlayışı kabul edilebilir değil” diye konuştu.
"Ayrımsız Her Çocuk Güvenli ve Mutlu Bir Hayat Geçirmeli"
Yerel yönetimlerin görevinin partiye verilen oylara göre hizmet sunmak olmadığını belirten Işık şöyle devam etti: "Bölgesindeki herkese hizmet sunmak, insanca koşullarda yaşayabilmesi için halka hizmet yürütmektir görevi. Eşit hizmet sunmakla yükümlüdür. En temel vaadinin bu olması gereken bir belediye başkan adayının küçücük çocuklara unutamayacakları travmalar yaşatacak sözler sarf etmesi kabul edilebilir değil. Uluslararası, ulusal sözleşmeler çocuğun üstün yararından söz eder. Çocuklar itilip katılıp ayrımcılık muamelesi yapılacak kişiler değillerdir. Korunması gereken bireylerdir. Biz bunu mücadelesini veriyoruz. Çocuklar açlar çünkü. Bir öğün ücretsiz yemek kampanyamız tam da böyle bir şeye denk düşüyor. Biz çocukların nereli olduklarına bakılmaksızın, dili, dini, hiçbir ayrım gözetmeksizin her çocuğun Mamak’ta güvenli, mutlu bir hayat geçirmesini istiyoruz. Belediyenin bir görevi varsa ancak bu olabilir. Belediye ayrımcılık yapamaz, hele ki küçük çocuklara bunu yapamaz. Asla kabul edilir bir şey değil. Her çocuğun hiçbir ayrımcılığa uğramaksızın güvenli bir geleceği için yerel yönetimler çalışmalı. Bunun için yıllardır Emek Partisi olarak çalışıyoruz. Seçim çalışmalarımıza da böyle devam ediyoruz.”
"Herkes İçin İnsanca Bir Yaşamı Savunmaya Devam Edeceğiz"
Emek Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan da sosyal medya hesabından Şahin'e tepkisini şu ifadelerle dile getirdi: "Savaşı ve yoksulluğu yaratan emperyalistlere karşı tek söz etmeden, mülteci çocuklar üzerinden geri gönderme tehdidi yaparak siyaset olmaz! Siyaset mülteci çocuklar ile yerli çocukların eşit bir biçimde yaşayabilmeleri için emperyalistlerden ve onların işbirlikçilerinden hesap sormak için yapılır. Herkes için insanca bir yaşamı savunmaya devam edeceğiz!"
CHP’li Vekil: Kabul Edilemez
CHP İzmir Milletvekili Yüksel Taşkın, sosyal medya hesabından Şahin'i eleştirdi, "Bu davranış partimizin değerleri ve en temel insani değerler bakımından da kabul edilemez. Yurt dışında ülkemiz insanlarına böyle davranıldığında nasıl yanlış buluyorsak burada da yanlış buluruz." dedi.
"Seçim Malzemesi Yapmaktan Vazgeçin"
Göçmen Sendikası Girişimi'nden yapılan açıklamada "Göçmen karşıtlığıyla oy toplamaya çalışan CHP Mamak adayını ve tüm siyasetçileri uyarıyoruz: Göçmenleri seçim malzemesi yapmaktan vazgeçin! Bizim memleketimize büyük sorun olacak şey bu nefret dilinin yönetime gelmesidir. Halkların bir arada yaşamasına engel sizsiniz" denildi.
Tepki Gösterenleri Fırsatçılıkla Suçladı
Gündüz tepkilerin ardından yazılı açıklama yaptı. İfadelerinin maksadını aştığını savunan Gündüz, kendisine yönelik tepkileri "fırsatçılıkla" itham etti. Gündüz şu ifadeleri kullandı: "İlçe Başkanlığı, milletvekili adaylığı ve belediye başkan adaylığı görevlerinde bulunarak hizmet ettiğim partimin göçmenlere değil göç yaratan politikalara karşı olduğu, hepinizin malumudur. Asla niyetim olmadığı halde, amacını aşan ifadelerim nedeniyle, başta oradaki evlatlarımız olmak üzere hassasiyet duyan herkese samimi özürlerimi iletiyorum. Beni yakından tanıyan herkesin, bu ifadelerin görüşlerim olmadığını bildiğine inanıyor, bu konu üzerinden, partimizi yıpratmaya çalışan fırsatçıları da kınıyorum"
Alışılanın (sanki alışılabilir bir seviye hiç kalmış gibi) ötesinde bir tehdit / tahakküm döngüsü içerisinde hayat un ufak ediliyor. CHP'nin Mamak Belediye Başkan adayı Veli Gündüz Şahin, sokak ortasında yakaladığı üç küçük çocuğa karşı bu tahakküm ve illa ki tehdit dilini kullanmaktan çekinmez. Siyasal kutuplara ayrılmış bir menzilde, bütünüyle Veli Gündüz Şahin’in söylemini onayan, tabi canım az bile yapılmış orada yakalanıp tüm ailenin birlikte anında deport edilmesini savunan insanlar arasında bir hayat imgesi ya da tahayyülü söz konusu olunabilir mi? Şahin’in kibirli tavrı bir yanda, daha kendilerine en yakın duran bir kimliği dahi öfkeyle def etmeye çalışmanın manası hayatı un ufak etmek değilse her nedir ki? Düzenli aralıklarla güncellenen bir ayrımcılık şablonunda sahiden de hayata dair hiçbir söz bırakılmayacak mıdır? Düzen partilerinin iktidarından, suç ortakları olagelen o hizipçi / ırkçı ekiplerine, muhalif görünümlü çete yapılarından, ırkçılığın iktidar kanadındaki sureti temsilin laciverdi olanlara bir dolusunun gün aşırı bir hedef hal ve istemini doğrudan var ettiği yerde o hayatı kim nasıl savunabilecektir ki!
Yerel bir yönetim için seçimde dahi ırkçılık / ayrımcılığa yol kestirilen bir menzilde hayat mefhumu dümdüz edilmiş değil midir? Bu kadar afaki bir biçimde nefreti Türk’ün Türk’e doğrudan var edilebildiği bir sahada, ötekilerin hakkını kimsenin korumayacağı afaki bir haldedir. Bunca sınama bir dolu tecrübeden sonra halen içinde yaşayan insanları ayrıştırıp bir potada birleştirme emellerinin yolunda yürüyen bir ana muhalefet, sahiden muhalefet midir? Sosyalist enternasyonal toplantısında vurgularını, sol, sosyalist, sosyal demokrat diye bildiren genel başkanlarının gözleri önünde bir tarafta mimli bir ırkçı olarak Bolu’da yaşayan Suriyeli mülteciler başta olmak üzere tüm göçmenlere despotluk yapan Tanju Özcan gibi bir figür varken misal hayat un ufak edilmiyor da ne oluyordur? Yahut da daha çok yakın zamanlardan Afrin’e atılan bombalardan birisinin üstüne ismini yazdırma hakkını kendisinde bulan Aydın belediye başkanı Özlem Çerçioğlu misal bir şeylerin her nasıl da aşıldığını aktarmıyor mudur? Bütünüyle hayata kastı, yere batasıca bir iktidar hali için sürekli yeniden imal etmenin sonucu nereye varacaktır ki bir başka cehennemden gayri!
İnsani normun paramparça edildiği, herkesin bir diğerini öteki / hedef / nefrete yem kıldığı bir zeminde bunca canı gönülden savunulanlarla hayat un ufak edilmez de ne olur ki! İktidarı, muhalefeti her hamlesiyle bir başka açmazı bina ediyor. Genişçe bir kesimin dilinde pelesenk olmuş olagelen iktidar bu, muhalefet şu isimler etrafından şekillendirilip yoluna devam edecek argümanının günbegün hakikate dönüştüğü bir zemin üstünde zorbalık mefhumu kendisine yeni yollar çiziyor, bu kesin bilgi. Tümden başkalaşmış bir yer imgesi karşımıza çıkartılırken, asırdır birbirinin tıpkısı tepkimeler, nefret söylemleri ve had bildirimlerinin doğrultusunda bir gıdım dahi olsa yol gidilmemiş olmasının utancı her ne yana düşer sahiden? Düzensiz değil, bir göçerler toplamından mürekkep bir yerin o geçmişi bir kalemde silip atması, yerine ikame ettiği yeni ülkede de biçimsiz bir halde hep tekrar, daimi bir inkarla yeni gelenlerin üstüne çöreklendiği, nefretini saçtığı, ayrıştırıp hedef kıldığı zeminde vatan nedir ki, kuru kuruya toprak parçasından gayrı. Bir tek gün olsun iyi günü var etmeyen bir menzilin istikameti her ne olur ki bu kadar ağır, bu kadar kesif kokuşmuş ırkçılığın vahasında bir çölden gayrı. Sahiden düşünür müsünüz...
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2024
Görsel: Clacton-On Sea’de Bir İtiraz – Banksy – New York Times
The artwork was painted in a British town where the anti-immigrant U.K. Independence Party hopes to win its first Parliament seat.
"Kalp virüsü olan aşk, aklıyla övünenlerin işi değildir.Gelince dönüştürür ve olunmaz,maruz kalınır.Ölüm gibi"
Kaç Yalan Bir Doğru Eder
Doğruluğun yerle yeksan edildiği pejmürde, eğrelti bir riya ve yalancılığın istikametinde yürümenin matah sayıldığı bir güncellik içerisindeyiz. Hakkaniyetin karşılığı alenen tüm bu sahada tahrif ediliyor. Hurafe olmayacak kadar afaki bir tahayyülle yaşam pratikleri, eğri ve yanlışın yoluna itiliyor duraksamadan. Toz duman içerisinde siyasetin gümbürtüsü ile madun siyaset çürümeyi pazarlıyor. Doğru yalan, yanlışa evrildikçe her atılan yalan bir hakikat imine dönüştürüldükçe cerahat koca ülkeyi yutuyor. Kapsayıcılık, eşitlik, adaletle hürriyet, şeffaflık ile hesap verebilirlik bir kenara terk ediliyor. Yirmi yıllık bir iktidar hal ve pratiğinin nihayetinde ehven ile olan yolu artık enkaz altında kalıyor.
Bir fasit döngü içinde debelenip duruyor memleket. Normalleşme bahsini yitirmiş, gerçek olanla bağlarını kaybetmiş, iktidar mefhumunun korunaklı yollarındaki o makam / mevki için kurulan beka ortaklıklarında hiç edilmeye mahkum kılınmış bir insanlık karşımızda var ediliyor artık. Yanlış ile yalanın birbirine eş kılındığı, doğrudan müdahale aracı haline getirildiği hemen her durumda bir ivme arttırıcı, hizada tutma çabasının çimentosu olarak ele alınan tahayyüllerle birlikte bir fasit döngü imal edilir. Yirmi yıllık iktidar pratiğinin hiç de yabana atılmayacak bir cerahati var ettiği ortadayken sadece üçüncü yılının içinde olduğumuz pandemi sürecinin belirsizliğini bir avantaj kılarak, biyopolitik değnek kılarak her durumda bir giyotin ile memleketin tasarlanması kesintisizleştirilir. Durum hiçbir an, zaman olmadığı kadar ağır bir çürümenin kılınırken, normalleşme yerini anormalliğin ta kendisine terk eder. Siyasetinden, sanatına, gündelik yaşam pratiklerinden, her anın tam anlamıyla kontrol altına alındığı bir denetim, gözetim, tükeniş toplumunun imaline doğru zayi edildikçe başkalaşmış bir katran karanlığı yekten imal edilir. Bariz bir düş kırıklığına rehin ülkenin hazin sureti bu bahisle çıkagelir.
Ruken Tuncel'in Bianet'teki haberidir: “Alevi örgütleri, geçtiğimiz hafta Ankara'da cemevlerine, önceki akşam ise Alevi Vakıfları Federasyonu İkinci Başkanı ve Kartal Cemevi Başkanı Selami Sarıtaş'a yönelik saldırıların ardından ortak açıklama yaptı.
“Alevi kurumlarını sindirmeye, korkutmaya yönelik bu tür saldırıları kınıyoruz” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:
"Muharremin ilk günü Ankara’da eş zamanlı olarak Cemevlerine yapılan saldırıdan sonra dün gece muharremin 7.günü Alevi Vakıfları Federasyonu 2. Başkanı ve Kartal Cemevi Başkanı Selami Sarıtaş canımız evinin önünde kimliği belirsiz motorlu, kasklı 2 kişi tarafından saldırıya uğramıştır.
"Karanlık dönemin farkındayız"
"Kurum başkanımıza yapılan bu saldırının faillerinin bir an evvel yakalanıp, yargıya teslim edilmesini bekliyoruz. Ülkemizin son zamanlarda içine çekilmeye çalışıldığı bu bulanık ve karanlık çağrıştırıcı dönemin farkındayız.
"Bu topraklarda tarih boyunca Aleviler hiçbir toplumun hiçbir kesimine karşı ön yargı taşımamış ve zalim olmamış ve dayanışma, birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularıyla eşit yurttaşlık temelinde ortak yaşam kurma için mücadele etmiştir.
"Saldırılar son bulsun"
"Kamuoyuna çağrımızdır; Türkiye’de farklı düşünenlere karşı geliştirilen linç girişimleri ve saldırıların takipçisi olup, bu saldırıların ve nefret suçlarının son bulması için çözüm üretelim! Bundan sonra herhangi bir cemevine veya yöneticilerimize karşı saldırılar son bulsun.
"Muharrem oruçlarının tutulduğu bugünlerde ülkemizin içine çekilmeye çalışıldığı bu kaosa karşı birlik beraberlik içinde her canımızla lokmalarımızı pay etmeye devam edeceğiz."
İmzacı kurumlar: Alevi Vakıfları Federasyonu, Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Karadeniz Platformu.
Ne olmuştu?
Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) İkinci Başkanı ve Kartal Cemevi Başkanı Selami Sarıtaş'a önceki akşam evinin önünde kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından saldırı düzenlendi.
Sarıtaş'ın sağlık durumunun iyi olduğu belirtildi. Geçtiğimiz hafta da Ankara'da Şah-ı Merdan Cemevi, Batıkent Serçeşme Cemevi, Tuzluçayır Ana Fatma Cemevi, Türkmen Alevi Bektaşi Vakfı ve Gökçebel Köy Derneği'ne saldırı düzenlenmişti.”
Aralıksız kılınmış olagelen nefret ediminin, türlü çeşit yalandan çoğaltılmış olagelen öte, ayrı görülen kimliklere karşıtlığın bir kere daha can yakıcı bir sureti tezgahta işlenir. En başta söylenmiş olagelen yalanın çok ötesine geçmiş olan asmalı, kesmeli, yermeli illa ki can yakmalı tahayyüllerin pratiğe dönüşümü bir kere daha kameralar kayıt altındayken ol Ankara Cemevlerine saldırılarda olduğu gibi devletin sakıncalı addettiğine karşıtlık açık şiddet pratiğiyle çıkagelir. Hakkın, hukukun bir normalmiş gibi yerle yeksan olunabildiği bir zeminde, böyle apaçık bir yıldırının o Alevi kimliğini bir kere daha yaralamak adına var edildiğini, tıpkı tüm diğer azınlık / ötekilerin paydaşıdır / bildiğidir. Kurumsallaşmış, toplumsal müşterek zeminde görünürlük bahsini çoktandır aşmış, kendini ispat etmiş ve var olmuş bir inancın peşine takılan kötülüğün öyle ya da böyle Alevi Sorununu daimi bir meseleye evirmesinin önündeki itirazı kim nasıl var edecektir, mesele budur? Maraş’tan, Madımak’a kadar süre gitmiş bir yok etme siyasetinin, Dersim’den Zilan’a uzanan katliamcılık geleneğinin devamlılığında, yersiz yurtsuz kılınmak istenenlerin adalet taleplerine sıra ne zaman gelecektir? Suçu, suçluları ve onları azmettiren tiplemlerin adalet mekanizması ile yüzleşmelerine daha çok var mıdır? Uzun uzadıya bir mesele, ne iki satırla, ne birkaç kelimeyle geçiştirilemeyecek ne de yalanlarla örtbas olunamayacak kadar afaki bir sınanış karşısında kim seslenişi duyacaktır, ne zaman?
Artı Gerçek’ten aktaralım: “Halkların Demokratik Partisi (HDP), Diyarbakır’ın ardından İstanbul’da "Çözüm Biz’de Savaşlara ve Sömürüye Hayır!" şiarıyla miting düzenliyor. HDP bayraklarıyla süslenen miting alanına, Türkçe ve Kürtçe miting sloganının yazılı olduğu pankart asıldı. Ayrıca üzerinde, "Aysel Tuğluk serbest bırakılsın" yazılı pankart asıldı.
Mitinge katılmak isteyenler, polisler tarafından kurulan 4 noktadan alana giriş yaptı. Polisler her noktada yurttaşları didik didik aramadan geçirdi. Polisler, 10 yaşındaki bir çocuğu, ulusal kıyafet giymesi nedeniyle alana almadı. Engellere rağmen binler Kartal Meydanı'nda aktı. Edirne, Bursa, Kocaeli ve İstanbul’un ilçelerinden binlerce kişi toplu taşıma araçları ve otobüslerle mitinge katıldı. Toplu taşıma araçlarında zılgıtlar ve şarkılar eşliğinde halaya duran yurttaşlar renkli görüntüler oluşturdu. Yine kadınların rengarenk elbiseleri dikkati çekti.
Tuğluk'a Özgürlük Talebi
Özgür Kadın Hareketi (TJA) üyesi yüzlerce kadın, tutuklu Kürt siyasetçi Aysel Tuğluk'un dev posteriyle alana giriş yaptı. Bankalar Caddesi'nden miting alanına kadar yürüyen kadınların zılgıt ve alkışları hiç eksik olmadı. Yürüyüş boyunca hasta tutuklulara özgürlük talep edildi. Kadınların ulusal kıyafetleri dikkat çekerken, yürüyüş sırasında “Bijî berxwedana zindanan”, “Aysel Tuğluk onurumuzdur” ve “Jin, jiyan, azadî” sloganları atıldı.
Adalet Nöbeti Mitingde!
HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, HDK Eşsözcüsü Cengiz Çiçek, Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Devrimci Parti, Halkevleri, Pir Sultan Abdal Derneği, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ilçe örgütleri, Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP), KÖZ, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Özgür Lise, Kaldıraç ve çok sayıda kadın ve sivil toplum örgütü temsilcileri de mitinge katıldı. Hasta ve infazı yakılan tutuklular için Adalet Nöbeti tutan aileler de mitingde yerlerini aldı.
Öcalan Sloganları
Miting alanı kısa bir süre doldu. Miting alanının dolmasıyla coşku da doruğa ulaştı. Miting alanını dolduran binlerce kişi sahneden çalınan ezgiler eşliğinde uzun bir süre halaya durdu. Sıcak havaya rağmen coşkularından ödün vermeyen kitle, sık sık "Bê Serok jiyan nabe", “Bijî berxwedana zindanan” ve “HDP halktır halk burada” sloganları attı.
Demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşuyla miting başladı. Miting Tertip Komitesi’nin, “Tabela partisi' diyenler kimin tabela partisi olduğunu görecekler" sözleri kitle tarafından alkışlandı.
Binler Çözümü Gösterdi
Sonrasında HDP İstanbul İl Eşbaşkanı Ferhat Encu konuştu. Yoğun katılımın partilerinin gücünü bir kez daha gösterdiğini vurgulayan Encu, hiçbir gücün HDP'yi kapatamayacağını ifade etti. HDP İstanbul İl Eşbaşkanı İlknur Birol ise, "Bu alandan bir fotoğraf çekelim de görsünler. İşçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, Aleviler, Sünniler, inançlarına özgürlük isteyenler, Kürt halkı, Türkler burada mı?" diye sordu. Binlerce kişi hep bir ağızdan “burada” yanıt verdi. Birol, savaş, sömürü, tecrit ve yalanlara karşı çözümün adresini binlere sordu. Binlerce kişi hep bir ağızdan “HDP” diye cevap verdi.”
Yalanların üstünden yükseltilen cerahatli yeni ülkenin yara vermeye çalıştığı, on milyon civarında insanın desteği, en son seçimde altı milyonun üstünde oyunu almış bulunan bir siyasi partinin var ettiği meseledir, itiraz hakkıdır biraz da görülmesi gereken. Aralıksız bir asrın heder edildiği Kürd Sorununa dair, çözümsüzlük yerine çözümü her nereden ve her ne şekilde var edilebileceğine dair de yetkin bir meram eylenir. Uzun uzadıya tecridin beraberinde çıkagelen Kürd siyasetçileri tutsak etmenin, siyasetçi ya da parti üyelerinin de aralarında bulunduğu kişilere yönelik saldırıların, Aysel Tuğluk gibi demans teşhisi konulmuş olan insanlara verilen ezanın karşısında hayatın neden savunulması gereken bir mesel olduğu ortaya konulur. Deniz Poyraz gibi parti üyelerinin katledildiği, Cizir’den ol Colemerg’e, Amed’den İstanbul’a, abluka günlerinden, şimdilerde uydur kaydır haberler, iddianamelere dahi gerek duyulmadan, muktedirin ve suç işleri bakanının taleplerine göre biçimlendirilen zulüm karşısında barışın ve çözümün elzemliliği bir kere daha kanıtlanır. Onca yalana, yafta ve iftiraya, bir dolu tehdit ve ötekileştirmeye rağmen eş genel başkan Pervin Buldan’ın meramına da bağlantı verelim, okumak isteyenleri olur diyerekten.
Cürüm yepyeni suçlara, yeni suçlar apayrı yaralara dönüştürülürken her yalan / her riya bu enkazı “sabit” kılmaya yetiyor. Yalanlar yepyeni yalanlarla örtbas edilirken, aslın, aslında olanın akıbeti sorun edilmiyor. Var edilmiş düzlemdeki boşluk laf ola beri gele hallerle, ekran şovlarıyla benzeşen şekillerle, algılarla oynanarak meçhul, muhayyile kılınıyor. Doğru ezilirken eski ama hiçbir türlü eskimeyen tahayyüller etrafında biçimlendirilen hallerle yer de yurt da hiç tanınmayacak bir kısır döngünün rehini kılınıyor. Doğrunun eksiltildiği, yerildiği, azaltıldığı yerde cerahatin yalanları, muktedir olanın savunduğu / sunduğu / yönlendirdiği hallerin yekununda bir fasit döngü karşımıza çıkıyor. Bütünüyle, mesele her ne olursa olsun, olacaksa bir yarın bu tahakküm döngüsü haline dönüşmüş fasit döngüyü aşabilme mücadelesi ile söz konusu olacaktır. Yarayı ve acıyı, ezayı ve zulmü, sözün özü yalanların var ettiği her türlü fecaati aşabilmenin belki de yegane koşulu doğruları mümkün olduğu kadar yüksek dillendirmektir.
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2022
Görsel: Fear Of Reason, 2015 – Yaşam ŞAŞMAZER v/ Glasstrees
İmdat!
Bir harala gürele haldir hala yolunda yürünüyor. Cerahat sahibi devletlinin hiç ama hiçbir biçimde fecaati engellemeyen / sorgulamayan, soruşturmaya, düşündürmeyen suretlerinin refakatinde bir gümbürtüdür hayatlarımızı kuşatıyor. Her dem, bir biçimde yorumlardan bir biçimde hakikatin ta kendisine dönüştürülen cerahat hal ve istencinin bir menzili yerle bir ettiği konuşulmasın isteniyor. Meclis denilen sahnedeki cerahatli hal, hemen her gün o baş amirden, baş faşiste, yönetim katının her insanının ortaya serdikleri bütün bu “kaotik” temsilin bir devamlılığını sağlıyor. Erk, muktedir, iktidar için hayatın bir ederi, bir anlamı söz konusu edilmiyor. Öyle bir şey tanımlanamıyor.
Sığlığın, cühela cüretinin, kapkaranlık bir menzilin binasına devam olunuyor. Her yer her an yeniden bir sınavın sahnesi kılınıyor. Her gün bir evvel olandan daha ağır yıldırının ta kendisine rehin olunuyor. Bütün bu gümbürtüde hayatın ederi de anlamı da tahayyülü de sıfırlanıyor. Bütün çürümenin kılınırken hayatın abecesi yağmalanıyor. Her gün yeniden, her an biteviye umudun çürümesinde bir eşik daha atlanıyor. Büyük ülke fabl / masalının altında yaradan artık gizlenemeyecek kati / bariz bir kötülüğün suretini muhteviyatında barındırıyor. Bir cerahat sarmalına ülke deniliyor artık. Bir cerahatler sarmalında varlığı her dönem biraz daha çürümeye tekabül ediyor artık. Bütün paramparça edilirken ol vatan imi yıkılırken, bu cerahat hali icraat kılınıyor.
Bütün bütün bir yurt tahayyülünün yıkımla hemhal sureti biçimlendiriliyor. Artık gam da kedere de yer bıraktırılmadan düpedüz yalın bir biçimde yurttaşın çürümeye terk edildiği bir zeminin binası güncelleniyor. Pandemi sürecinin yalanlara örülmüş dokuz aylık hali boyunca var edilmiş her şey bunun bir kanıtını bildiriyor. Kasa tam takır kuru bakır diye ortalarda dolaşan, ihtiyaç akçesini dahi tüketmiş bir zeminin yurttaşına el vermek bir yana onu hala sömürecek meta addetmesinin ibretlik vesikaları karşımıza çıkartılıyor. Kasaları boş kılınmış olan menzilde, hanedanlık pardon milli ve yerli ülke vur patlasın çal oynasın halini misal, Irak’tan gelen konuğa verilmiş davette göstere gelir. Saray’da harcanmış ola gelen milyonlarca liraya ek, bu görgüsüz şatafat ile biraz daha borçlandırılır insanlar ne gam, ne keder! Devleti alinin şeref, şeref diye bildirdiği, içişleri bakanının oh paralar oh şuraya gitmiyor o paralar, buraya gitmiyor diye çemkirdiğinin tekzibi yalın bir biçimde gizli açık bir kayıtta paylaşılır. Bir cerahatin ta kendisi çıkar diye pazarlanır. Ülke çoktan çöküşünü yaşarken, varsılların, varsıllığın gövde gösterisine devam olunur.
Bütünüyle ötekileştirilmiş bir avuç insanın bayramı olan Noel / Christmas ile yeni yıl hal ve istencini bir türlü birbirinden ayırmayan zevatın kafasını kuma gömdüğü bir bahsin ta içinde de bu cerahat hali görünür kılınır. Yeni yıl kısıtlamalar için bir öncelik kılınırken o devletin kültür ve turizm bakanına ait olan turizm şirketinden dört günlük paket programlı otel duyuruları çıkagelir. Kötürüm kılınmış, sağlıkçısı bir başına terk edilmiş, olduğu gibi pandeminin sürü bağışıklığı ile atlatılmasından, elinde kan bulunan sermayenin direktif ve taleplerine göre biçimlendirildiği bir yerde, bir avuç azgın azınlığın hayattan daha evla her şekilde hakkı gasp edilen sıradandan daha üstte tutulduğunun bir kanıtı daha var edilir. Böylesine afaki bir biçimde, bir gıdım yardımdan uzak, gelecek kaygısının pik yapıp durduğu bir menzilde, sıradanın haklarını telafi etmek şimdi bir kere daha göz ardı edilir. Bütün çürümenin kılınırken, aynı gemi masalları anlatılırken bir kez daha hayatın berhava edilebilir, zengin / varsıllar / para bırakacak kitleler için her türlü engelsizliği içinde barındıran bir metafor olduğu yalın bir biçimde sunulur. Böylesine bariz cerahatin istikametinde hayat her ne hale konulur, meselemizdir! Hep birlikte sorguladığımızdır.
Havva Gümüşkaya'nın BirGün Gazetesi'ndeki haberidir: “Derin Yoksulluk Ağı’ndan Hacer Foggo ile ülkedeki yoksulluğu ve pandeminin etkilerini konuştuk. Foggo, saha araştırmaları sırasında tanık olduğu yaşamları anlatırken bir yanda fırından bayat ekmek isteyen aileleri diğer tarafta ise bebeğine tane ile bez alan annelerden bahsediyor.
Foggo’ya öncelikle ‘derin yoksulluğun’ tanımı soruyoruz. Soruya açıklık getiren Foggo, “Sadece gelirin yetersizliği değil aynı zamanda ruhsal ve psikolojik olarak bir çökme, sosyal hizmetlere erişememe, düzenli bir gelirin olmaması, sosyal hayatın gerisinde olmak. Aslında bütün bunlar derin yoksulluk demektir. Ama en önemlisi de güvencesizlik ve geleceğe yatırım yapılamaması. Çocuklara miras bırakılan bir yoksulluk, derin yoksulluk demektir” diyor.
Yoksulluk ile ilgili yapılan açıklamalara geliyor konu. Foggo bu konuda tepkili. Zira yapılan açıklamaların yoksul mahallelerde tartışılmadığını düşünüyor: “Yapılan polemikler yoksulluğu değiştirmiyor. Orada olmadığınız sürece hiçbir şey değişmiyor. 10 yıl öncesi veya 5 yıl öncesi gibi değil. Bu derin yokluğu yaşayan insanlar artık birçok şeyin farkında. Bu derece yokluk, açlık noktasında bile olay çok anlaşılmış gibi değil. Geçen yıl da derin yoksulluk vardı ama bu şekilde bir açlık yoktu. Bir şekilde eve gıda giriyordu. Mart ayında veresiye yazan bakkal şimdi yazmıyor. Ödeyemiyor çünkü.”
Derin Yoksulluk Ağı’nın araştırmasında ısınamayan, evlerinde elektriği olmayan aileler de var. Kış aylarının çok zorlu olacağını söyleyen Foggo, önlem alınmazsa yoksulluğun korkunç düzeylere çıkacağını söylüyor.
“Isınma problemi var, gıdaya erişememe problemi var. Bizi ocak-şubatta bekleyen en önemli tehlike; evsizlik. Bir sürü aile ev değiştirmek zorunda kalacak. Ancak ev değiştirecek, başka yere taşınacak bütçe yok. Çok fazla elektrik ve su kesintisi olacağını düşünüyorum. Hatta şu anda onlarca yüzlerce evde elektrik kesilmiş durumda. Bu çağda mum ışığında oturmak ne demek?”
Araştırmanın çarpıcı bulgularından bir tanesi de çocuk işçilik. Okullar uzaktan eğitime geçtikten sonra çocukların yüzde 57’si dersleri takip edemediğini belirtiyor. Çocukların yüzde 60’ı için tablet, bilgisayar ya da televizyon olmaması derslere katılımda en büyük engel görünüyor.
“Çocukların okulla hiçbir bağımlılığı kalmadı” diyen Foggo, 103 ailenin yüzde altısını sadece çocukların geçindirdiğini vurguluyor.
Ziyaretleri sırasında tanık olduğu bir olayı anlatan Foggo: “Anne babası ayrı olan iki çocuk vardı. Biri 10 diğeri 12 yaşında. Kısıtlamalardan önce biri berberde çırak olarak çalışıyor diğeri de markette getir götür yapıyordu. Kısıtlama olunca mecbur evde kaldılar. Saat 1-4 arası ziyarete gitmiştim, anneye sordum ‘nerede’, diye. ‘Adama yalvarmaya gitti, ne olur sokağa çıkma iznim olduğu saatlerde çalışayım diye’ dedi. Sonra eve geldi. Bir şeyler almış eve gelirken, büyümüş yani çocuk öyle geliyor. Bu çocukların okulları terk etmesini izliyorlar. Yeni yoksullar bu çocuklar. Bugünün çocukları yarının kâğıt toplayıcıları. 1 milyon çocuk önümüzdeki yıl çalışmaya başlayacak umarım olmaz ama öyle görünüyor. Oturup izliyorlar.”
Konuşurken birden aklıma ‘ama salgın var’ düşüncesi geliyor. Bu insanlar salgınla nasıl mücadele ediyorlar, önlem alabiliyorlar mı diye soruyorum. Foggo, maske ve kolonyanın lüks olduğunu söylüyor: “Çocuğuna tane ile bez almaya çalışan bir insan eline geçenle maske almayı tercih eder mi? Zaten sokakta çalışıyor. Sokakta çalışmadığı zaman para kazanamıyor. İnanılmaz derece kırmızı o yerler. Benim tanıdığım evlerde koronavirüs geçirmeyen yok. Bir oda iki odalı evler, temiz su bile yok.”
Yoksulluğun bir an önce masaya yatırılması gerektiğini vurgulayan Foggo, hükümete ve yerel yönetimlere acil önlem alınması konusunda çağrıda bulundu.
■ Büyükşehir ve ilçe belediyelerin sosyal kart, gıda kartı vb. haklarından yararlananlara yatırdığı miktarlar yükseltilmelidir.
■ Sosyal hizmet mevzuatına uymayan, bürokrasiye takılan fakat aşırı yoksulluk ya da yeni yoksulluk kategorisinde yaşam koşullarına sahip her bireyin ve ailenin başvurusu yerinde incelenerek düzenli gıda desteği ulaştırılmalıdır.
■ Ekonomik sıkıntılar, yetersiz beslenme olan ailelere dağıtılan gıda kolileri, evdeki bireyin ihtiyacına göre hazırlanmalıdır.
■ Psikososyal destek ihtiyacı olan çocuklar ve yetişkinler için özel eğitim ve psikolojik destek uygulamaları uzaktan erişilebilir formatlarda uygulanmalıdır.
■ Evinde yemek yapamayan yaşlı, engelli veya özel ihtiyacı olan bireyler için aşevlerinden günde üç öğün sıcak yemek servisi yapılmalı veya uygun mahallelerde mahalle mutfakları açılarak sıcak yemek dağıtımı yapılmalıdır.
■ Aşırı yoksulluk içinde yaşayan mahallelerde günlük temizlik yapılmalıdır.”
Erk, muktedir, iktidar için hayatın bir ederi, bir anlamı söz konusu edilmiyor. Öyle bir şey tanımlanamıyor. Bütünüyle ortaya çıkmış olagelen yoksunluk karşısında tümden kulaklarını ve aklını nadasa terk etmiş olan muktedirin var ettikleri bir iftihar meselesini değil tam aksine bu yerin bir yurt olma halinin de köküne kibrit suyu dökülmesinin anlık güncellenen nişanesidir. Tam kadro madun siyasetin çekiştirip durduğu, üstüne edilmedik laflar, atılmadık söylev bırakmadığı yoksunluk artık gözle görülebilir elle tutulabilir bir hale bürünür. Derin Yoksulluk Ağı tarafından ortaya serilen portre Türkiye’nin yenisinin vardığı istikameti bildirendir. Şatafatın görmediği, milli ve yerli bulmadığı oysa her gün, her an biraz daha kapsamını genişleten bir yıkımın varlığı kesintisiz kılınır. Bu halle bir mücadele değil olduğu gibi karanlığa rehinelik söz konusu edilir. Vardığımız odağın her nasıl sıradana karşı olarak bina edildiği artık kesintisiz hakikatimizdir.
Yeni Yaşam Gazetesi’nden aktaralım: “Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) yayınladığı rapora göre, salgınla birlikte makinelerin ve otomasyonun yükselişi işçilere çifte darbe vuracak. Raporda, salgın yüzünden birçok işletmenin geçici olarak kapanması nedeniyle şirketlerin teknolojiye adaptasyonunun hızlanacağı ve 2025 yılına kadar dünyada 85 milyon insanın işini kaybedeceği belirtilerek, “Ancak otomasyon süreciyle birlikte bazı mesleklerin öne çıkmasıyla birlikte 97 milyon kişi de yeni işlerde çalışacak. Bu ise mevcutlara 12 milyon yeni çalışanın ekleneceği anlamına geliyor” denildi.
Kuruluşun 8 milyon kişiyi istihdam eden dünyanın en büyük 300 şirketi incelediği raporda işverenlerin yüzde 50’si şirketlerindeki bazı rollerde otomasyonun hızlanmasını beklediklerini söylerken, yüzde 43’ü ise teknolojinin istihdam kaybına yol açacağını düşündüklerini belirtti. Raporda ayrıca sağlık krizi şirketlerin ofislerini kapatmalarına neden olduğu için baharda ortaya çıkan uzaktan çalışmaya hızlı geçişin altı çizildi. İşverenlerin iş gücünün yüzde 44’ünü uzaktan çalışmak için yönlendirilebileceği vurgulanan raporda, patronların yüzde 78’inin ise bazı endüstrilere uyum sağlamaya çalışırken üretkenliğin olumsuz yönde etkilenmesini beklediği belirtildi.
Dünya Ekonomik Forumu’nun öngörüsüne göre, 2025 yılına kadar istihdam insanlar ve makineler arasında eşit olarak paylaşılacak. Raporda gelecek 5 yılda kaybolacak meslekler ise şöyle sıralandı: Veri girişi görevlileri, idari ve yönetici sekreterleri, muhasebe, defter tutma ve bordro memurları, muhasebeciler ve denetçiler, montaj ve fabrika işçileri. En çok gereksinim duyulacak meslekler ise şunlar: Veri analistleri ve bilim insanları, yapay zekâ ve makine öğrenimi uzmanları, büyük veri uzmanları, dijital pazarlama ve strateji uzmanları, proses otomasyonu uzmanları.
Dünya Ekonomik Forumu Direktörü Saadia Zahidi de salgın nedeniyle istihdam yaratma hızında bir yavaşlama olduğuna dikkat çekerek, “Birçok ülkede süren karantinalar ve ardından gelen durgunluk göz önüne alındığında bu bir sürpriz değil. Ancak aynı zamanda, insan kaynakları uzmanlarının tahminlerine bakarsak, genel olarak iş yaratma oranının işten çıkma oranını aşacağını söyleyebiliriz” dedi.”
Çürüten bir düzlemin dünyanın dört bir yanını kapsadığı gerçekliğine ulaşırız. Covid-19 pandemi sürecinin salt bir zaman aralığında değil artık tastamam aralıksız bir biçimde her an güncellenmesine tanıklık ederiz. Muktedirlerin dünyasında olmakta olan, kesintisizlik ile düzenlenen / güncellenen bir hayat hakkının çürütülmesi olduğu artık afakidir. Genel geçer değil kalıcı bir kırım ekseninin / yoksunlaştırma / eksiltme ve çürütme hallerinin bir toplama vardığı, salt raporlarda değil gündelik hayatı idame ettirme halinin de enikonu bir biçimde zora koşulduğu ülke / dünya / yer / saha gerçekliği kanıtlanır. İçinde kaldığımız şu kürenin artık muktedirler nezdinde biçimsizlikle hemhal, süreğen bir biçimde eksiltme cüret ve istencinde sıradan insanın yem edildiği, gelecek bahsinin tüketildiği bir karanlık kılınmasına devam olunur. Baş amir ve şürekasının on dokuzuncu yılındaki iktidarının da buna paralel bir izleği takip ettiği, bugünlerin bir fragman yarınların çok daha karanlıkla hemhal kılınacak bir yer olduğu gerçekliğinin kaydını düşmeliyiz. Böyle bir yerde hayatın ihtimali söz konusu edilebilir, sıradanın asgari müştereği muhafaza olunabilir mi, sahiden.
Etkin Haber Ajansı’ndan aktaralım: “Dünya genelinde yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgının etkisini artırmasından sonra birçok kişi evlerinden çalışmaya başlarken, tedbirler kapsamında restoran ve kafeler de paket siparişle çalışmalarını sürdürdü.
Yiyecek-içecek sektörünün yani sıra giyim ve teknoloji gibi sektörlerde de alışverişlerin büyük çoğunluğu internet üzerinden yapılmaya başlandı.
Salgın şartları birçok mesleğin yavaşlamasına ya da durmasına yol açarken, internet ve telefon üzerinden siparişle alışverişin bu yoğunluğu motosikletli kuryelerin mesaisini 14 saate kadar çıkardı.
Sokağa çıkma kısıtlamasının olduğu günler de dahil yoğun bir mesaiyle çalışan her sektörden motosikletli kuryeler, özellikle kış günlerinde yağmurlu ve soğuk havalarda zorlu şartlara rağmen işlerini yürütmeye çalışıyor. İş yükü artan kuryelerin en büyük şikayeti ise 5-10 dakika için müşterilerden aldıkları tepkiler oldu. Pandemi sürecinde saatlerce çalıştıklarını ve sosyal hayatlarının kalmadığını dile getiren Adana Motosikletli Kuryeler Derneği Başkanı Yalçın Parmak, koronavirüs salgının başlamasından itibaren yoğunluktan ve yorgunluktan dolayı 160'tan fazla motosikletli kuryenin çalışırken kaza sonucu hayatını kaybettiğini söyledi.
Koronavirüs salgını sonrası iş yoğunluklarının iki katına çıktığını kaydeden Parmak, bununla birlikte yorgunluğa ve hızlı çalışmaya bağlı kazaların da arttığını vurguladı. Bunun en büyük nedeninin anlayışsız müşteriler olduğunu söyleyen Parmak, "Online alışveriş hız kazanınca biz tamamen devreye girdik. Çalıştığım iş yerinde toplamda 5 motosikletli kurye var. Her birimiz bugün 40'ın üzerinde pakete çıktık. Hala da devam ediyor. Bu süreçte bir kesim değerimizi anlasa da bazı müşteriler hala anlayışsız davranıyor. Yağmur, çamur demeden götürdüğümüz bir siparişin karşılığında ‘Neden geç kaldın, iptal ediyorum' gibi tepkiler almak bizi çok üzüyor. Günlük 150 TL'ye saatlerce çalışan insanlarız. Müşterilerin bazıları telefonu kapatır kapatmaz siparişleri gelsin istiyor. Bizim sektörde anlayış diye birşey yok" dedi.”
Bir cerahatler sarmalında varlığı her dönem biraz daha çürümeye tekabül ediyor artık. Bütün paramparça edilirken ol vatan imi yıkılırken, bu cerahat hali icraat kılınıyor. Bir biçimde yaşamın değersizliğine yeni eşikler atlatılıyor. Kuryelerle çıkagelen anlatım ve tanıklık bu bahsin tezahürünü oluşturuyor. Genel geçer değil ekonomik darboğazın bir biçimde mevcudiyetinde yeni bir iş kolu olarak kurgulanmış sahadan yansıyanlar genel bir durumun resmini ortaya çıkartıyor. Ülkenin fecaat hali ile yolunun kesişmesinde her hangi seviyeye vardığının kanıtı ortaya seriliyor. Bu kadar afaki kılınmış olanın tam da karşısında hayatın sözünü savunabilecek midir insanlar meselemizdir. Büyük yıkımın o 1930’lara damgasını vuran buhranın bir paralelinde, yeniden var edilmesinde hayatın ekseni, ihtimali, yönelimi en azından sıradanın hak tahayyülleri ne olacaktır, sahiden!
Bir asra yaklaşmış olan devlet tahayyülünün hiçbir biçimde sıradana el vermediği bir sonuç karşımıza çıkıyor. Müştereklerimiz alaşağı olunurken, her yanda kuşatmanın bir anlık değil daimi bir sureti var ediliyor. Sonuç her durumda bir kaosu işaret ediyor artık. Bugün bu ahvalde, şu düzlemin ülke olma titrini yitirmesinin evreleri arşınlanıyor kesin ve kati bir biçimde. Dünden yarına devredilen, bugünden şimdiye taşırılan / taşınan her meselde bir kez daha sonsuz, sonuçsuz bir uçurum karşımıza çıkarılıyor. Uzun zaman önce değil daha yeni ne olacak bu ülkenin hali demiş bulunmuştuk. Bugün vardığımız hal ve eşik bütün bu sekmeler arasındaki geçişlerle birlikte bir mahvoluş temsilini ortaya çıkartıyor. Gücümüz yettiğince bu çürümeye karşı sesimiz / sessiz kelamımızla varlığın, o insana dair olanın meramını eylemeye devam edeceğiz. Su kokuşmuş, gemi su almış, her gün kapkaranlığın kılınmak isterken bize kalan imdat çağrılarımızı birleştirebilmek. Ötesi yok! İmdat!
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2020
Görsel İçin Kaynakça: Bianet
Emre Timur - Ötekiler
Merhaba; Bugün beğendiğim ve okuduğum bir kitabı paylaşmak istiyorum. Emre Timur'un Diğer Kitabı. Kitabı daha önce merak etmiş ve araştırmıştım, okumak istediğim bir kitaptı ve sonunda okudum. İkisini de okudum. Bunu çok sevdim. Zaten psikolojik kitaplara büyük ilgi duyuyorum. Ünlü düşünürlerin sözleri de dahil edilmiştir ve aynı zamanda çok güzeldir
⭐ Ünlü bir kişisel gelişim uzmanı Adem Bey birçok kitap sattı. Konuşması sırasında bayılır ve bayılır ve daha sonra felç geçirdiğini öğrenir. Adem Bey, 2 yıllık bir hayatı olduğunu öğrenir. Ayrıca, karısı boşanma davası açtı. Adam Bey için zor bir durum ve intihar etmek istiyor, ancak kendisi gibi intihar etmek isteyen eski bir fahişe olan mademoiselle ile tanışıyor. Adem Bey psikologdan yardım almaya karar verir ve Memduh Bey'de yaşadığı için intihar etmek üzere olan Memduh Bey'i görür. Sonra Şehla adında bir kıza katılır. Diğerleri grubu olarak adlandırdıkları grup, her geçen gün yeni insanların katılımıyla çoğalıyor. Psikolojik kitaplar okumayı seviyorsanız, kesinlikle Diğerlerini okumalısınız. Adem Bey'in 2 yıllık hayatına rağmen kaç kitap okuyabileceğini hesaplaması da iyi bir fikirdir. #quotation Kriz anlarını iyi yönetebilenler günlük hayatı yönetemezler. Akıl hastanesinde, deprem sırasında deliler çok kontrollü ve paniğe kapılmışlardır. "Sen diğerlerine mi diyordun? Nedir? "Bu köleler sürüsünde olmayanlar Öteki'dir. Emretimur'un bu güzel kitabını, güzel arkadaşım @grechushka cokokuyaneczaci.Thanks tarafından yönetilen güzel bir grupla okuduk.,
Coğrafya Kader Değil Kederdir....
Bir dönüşüm, bariz bir değişim yine yeniden kabuk değiştirme hali var ediliyor. Bir asırla onun üstüne eklenmiş birkaç yıldan sonra var edilen ötekisine karşıtlığın binbir türlü hal ve yönelimi bugün yeniden güncelleniyor. Hiçliği var etmiş bir asra yaklaşmış devletlinin aklı bugün tüm taarruzlarıyla, bütün hamleleriyle yeniden sıradan olanı kuşatıyor. Aslında birbirine benzemeyen ama hepsinin aynı tornadan yüksele geldiğini duyuran / bildiren ve anlaşılır kılan hamleler silsilesi sıradanın hayatını eksiltmek adına biçimlendiriliyor. Bir asırda gelenek addedilmiş hangi yıkım, fecaat, feci olan şey varsa bunun yeni yapımı var ediliyor. Bir coğrafyanın kader değil keder olmasının meseli nedenleriyle var ediliyor. Her gün bir kez daha kanıtlanıyor.
Hayatiyet ayaklar altına alınırken, çürütülmeye çalışılan dil, istenç, meramın kendisiyken, bunlara yeni eklemeler var ediliyor. Fasit döngü bu sınırlarda hep başa sarılıp yeniden bir biçimde hedefin yeniden sıradan kılınması ile var ediliyor. Bakur Kürdistan’ından Rojava topraklarına kadar geçmiş, ardışık kılınmış cerahatli hal hayatın her ne hallere terk edilip zayi edilmeye çalışıldığını da ifşa ediyor. Her yer yangın yeri. Her gün bir kimliğin daha üstüne bir avuç toprak daha atma halinin sürekliliği ile yaşatılıyoruz. Yaşadığımızı bariz bir biçimde varsayıyoruz. Her an bir başkasının gökyüzünü çalabilme ihtimalini hakikat kılma hal / edimi var ediliyor. Bir menzil artık tedavülden kaldırılmış denilen bir kurtlar vadisi platosu kılınıyor. Bir menzildeki hayat o sözüm ona kurgu, aslında memleketin tam da inandığı yolun, devlet aklının her türlü fecaatini göstere gelen hallerle birlikte imal ediliyor. Bu kadar sığlığın içinde hayat çalınmaya bariz bir senaryo değil gerçekten devam ediliyor.
Yaşam, yaşatmazlık halinin güncelliğinde aralıksız olarak bir deneye tabi tutuluyor. Bariz bir devinim, bir dönüşüm değil her günü karanlığın pençesine rehin ederek o yeri şu günü yaşatmama hallerine rehin / mahkum kılmak kesintisizdir. Bir coğrafyanın kederle olan yolunun kesişmesi hala duraksanmadan devam olunandır. Yaşadığımız güncellik utancın ta kendisidir. Yaşatıldığımız şey bariz bir düş kırımının hakikatidir. Bir asırdan uzunca bir süredir yerinde saya duran bir aklın bu sahadaki eşitlik, adalet ve özgürlük bahislerini alaşağı etmesi kesintisizdir. Cürümler eylenip, yerlerine yenileri eklenirken her yana başka bir uzamda yepyeni bir kırılmayı ifşa ederken, bugünün sloganı durmak yok yola devam bu hali bu iç çürüten mefhumun güncelliğini simgeler.
Geleceksiz, bir yarınsız, bir şimdisiz, bir dünsüz, her yerden ve her şekilde zamansız bir süreğen halle hayatın cürümlere rehineliği kesintisiz addediliyor. Var edilen kötülüğü bu sahada güncelliği sağlama alınanın salt / sırf yıkımdan ibaret olmasına dair bahisler bile açılmıyor. Kötülük bir istikametin tek yön belirleyicisi kılınıyor. Durmak yok yola devam mefhumunun altından üstünden kan sıçrıyor. Muktedir aklının on sekiz yıllık iktidar hali ve tahayyülünün bir tahakkümden ötesi, bir yaşama gayretinin köküne kibrit suyu dökme halinin ta kendisi olduğu artık saklanamıyor. Türkiye Türklerindir bağnazlığına eklenmiş olan her yeni kıvrılma, faşist, ayrımcı, yobaz, tehditkar ve sadece biat eden bir yurttaş hali ve profiline olur verilmiş bir saha ortaya çıkartılıyor. Bir asır sonra başladığı yerde sayma konusunda ısrarcı menzil gerçekten gerçek kılınıyor.
Bir zamansızlık menzilinde bugünden, şimdiden, şu andan hayat yerle yeksan olunur. Ne öncesi, ne sonrası, ne şu anı bırakılmayan daimi bir tahakkümle hayat zehir olunur. Bir yer, bir yurt, bir sahada hayatın dönüşümü bunca kesintisiz tarumar edilmesi sessizce ve sessizlikten el bulunarak var edilir. Yaratılan, güncellenen mesel bu kaotik toplamadır. Bu halin bir ülke diye yutturulduğu sahnedir. Duraksanmadan bir yıkım hali biçimlendirilir. Dur durak nedir bilinmeden bir yıldırı hali var edilir. Çürümenin orta yerinde hayatın hem meseli hem de gailesi unutturulur.
O gaile ki yaşamsallığı ayakta tutan tüm sacayakları alt üst, alaşağı edilir. Bir dönüşüm bariz bir devinim değil ikiletmeksizin bariz bir kabuk değiştirme hal ve istenci yeniden ve yeniden düzenlenir. Hayatın hakkı, hayatta var edilmiş olan istenç retoriği, umut kırıntısı ve beraberindeki meram, mana ters yüz olunur. Biçimlendirilen ve yeniden yeniden açıkta çabasına düşülüp tasarlanan hemen her durumda iş bu sathı mahalde yaşama ediminin ol uçurumun kıyısına taşınmasıdır. Aralıksız yıllar yılıdır var edilmiş olanın iktidardaki on sekizinci yılını var eden muktedirin hepimize sunduğu yegane şey budur. Kalıcı eksiltme halinin sürekliliği paylaştığımızdır.
Bir tevatür değil topyekun daraltma, eksiltme ve hiç kılma gayretidir var edilen. Yeni ülke diye cümlelere koşulurken her adımda bir kez daha eskiyi arşınlayanların bu sistem diye var edilen ömür törpüsünün fecaatidir mesele. Demokrasi, eşitlik, adalet, hürriyet savlarının boşa düşürüldüğü yerde cürümle bu sahayı ele geçirir. Bütün bu halin bariz ol aynalaması Rojava’da kalıcı kılınmaya çalışılan taarruz ve toprak iğfali ve bir günde alındığı zikredilen Serekaniye’deki zombi ordusunun var ettiği karan karanlığın sunduğu şeydir mesele. Bütün o karanlığı değil bunları kapsayan ötesine geçmeye namzet bir hal, teşebbüsler toplamıdır mesele. Birbirlerine benzemeyen ama her durumda bir ötekisini tamamlayan onu yeniden ve yeniden yorumlayan, eyleme döken bir cerahat bu sınırların şimdisini kapsayandır.
Savaş bitti diye geçiştirilirken, bir yanda var edilen kırımlarla, kırılmalarla bir yandan çökmeye devam eden iktidarın gemisini tekrar işlevsel kılmaya çalışan iktidarın vahim, iç kıyıcı kötülüğüdür mesele. Hayat bu sathı mahalde hep eksiklidir. Bariz bir çürümenin orta yerinde insan olma meselinin çürümeye bırakıldığı bir yerde yaşamaya çalışıyoruz. Hayatın ahvaldeki vurgusuz, sorgusuz sualsiz çürütülmesinin varlığı ile sancılarla birlikte bir yaşam (ondan artakalan neyse o) biçimlendirildiği zikredilir. Her şey şu anda olagelen, şimdi güncellenendir. Her şey şimdiden yarına devredilen bir meseldir. Her hamle bir kez daha yıkımın varlığını gözler önüne serer. Bir değişim, dönüşüm denilirken kabuğun altı, yeniden ortaya çıkartılan geçmişin yüzleşilmemiş karanlığıdır.
BBC Türkçe’den Övgü Pınar’ın haberinden aktaralım: “Türkiye'de son birkaç gündür yazar Aslı Erdoğan'ın "Türklere okula başlar başlamaz Kürtlerden nefret edilmesi öğretiliyor" dediği ve "HDP hariç, CHP de dahil olmak üzere parlamentodaki tüm siyasi güçlerin 'terörist' olduğunu" söylediği iddiası tartışılıyordu.
BBC Türkçe, iddianın dayandırıldığı kaynakları inceleyerek Aslı Erdoğan'ın iddia edilen ifadeleri söylemediğini tespit etti. Türkçe yayın yapan haber organlarında son birkaç gündür yayımlanan haberlerde Aslı Erdoğan'ın Belçika'da yayımlanan Le Soir gazetesine bir mülakat verdiği ve bu mülakatta "Türklere okula başlar başlamaz Kürtlerden nefret edilmesi öğretiliyor" dediği iddia edildi.
Türkiye'de tartışmaya neden olan iddianın kaynağı ise Belçika'da yayımlanan Le Soir gazetesi değil; İtalya'da yayımlanan La Repubblica gazetesi. Le Soir gazetesinin internet sitesinde, söz konusu mülakatın kaynağı olarak "Marco Ansaldo (La Repubblica)" ifadesi yer alıyor.
Le Soir'ın, La Repubblica'nın 16 Ekim tarihli mülakatını Fransızcaya tercüme ederek 23 Ekim'de yayımladığı anlaşılıyor. Ancak Le Soir'ın başlığı, La Repubblica'nın orijinal haberinin başlığından farklı. Le Soir internet sitesinde "Biz, Türkler, okula başlar başlamaz Kürtlerden nefret etmeye şartlandırıldık" başlığını kullandı. La Repubblica'nın aynı mülakat için kullandığı başlıkta ise nefret sözcüğü yer almıyor, "Aslı Erdoğan: Bize okulda da Kürt düşmanlara karşı doktrin (öğreti) veriliyor" deniliyor.
BBC Türkçe'nin Cumartesi günü ulaşmaya çalıştığı Le Soir gazetesi, telefonlara ve emaile henüz yanıt vermedi. La Repubblica'daki mülakatın başlığı "Aslı Erdoğan: Bize okulda da Kürt düşmanlara karşı doktrin (öğreti) veriliyor" şeklinde olsa da mülakatın içinde başlıktaki bu ifadeler tam olarak yer almıyor.
Gazetenin muhabiri Marco Ansaldo, Aslı Erdoğan'a şu soruyu soruyor: "Suriye'deki işgali eleştirenler neden soruşturmaya, mahkemeye, tutuklamaya maruz kalıyor?"
Aslı Erdoğan bu soruya şöyle cevap veriyor: "Bakın, Avrupalılar maalesef Türk basınını takip etmiyor. Bu yapabilselerdi, yapılan endoktrinasyonun (beyin yıkamanın) nasıl işlediğini anlarlardı."
Gazetenin muhabiri bu noktada "Endoktrinasyon mu?" diye soruyor. Aslı Erdoğan bu soruya da şöyle yanıt veriyor: "Kesinlikle. Okuldan itibaren, kitaplar aracılığıyla. Türkiye Cumhuriyeti bir ideolojiyle iç içe geçmiştir, Kemalizm ideolojisiyle. Bu, Mustafa Kemal Atatürk döneminde işe yarıyor olabilirdi. Ama sonra aşırı milliyetçiliğe doğru kaydı. Türkiye hep tehdit altında gibi konumlandırılıyor. Bu görüntü bugün dinle birleştiriliyor ve sonuç olarak savaşta ölenler 'şehit' haline geliyor. Ölenlere, 'ülke için öldükleri' söyleniyor. Hayır, onlara şunu söylemek gerekir: Sen ülken için değil bir hükümet için ölüyorsun'."
Cumartesi akşam saatlerinde T24 internet sitesi Aslı Erdoğan'ın konuya ilişkin açıklama yaptığını yazmıştı. Habere göre Aslı Erdoğan, sözlerini yanlış ifadelerle aktaran Le Soir gazetesine açıklama yapmadığını, ifadelerin kesinlikle kendisine ait olmadığını söyledi.
Tartışmalarla ilgili bilgi sahibi olmadığını ve iddiaları bir yakınından öğrendiğini ifade eden Erdoğan'ın "Ben böyle şeyler asla ve asla söylemedim. Bütün milletvekilleri teröristtir, gibi çocukça bir cümleyi kurmam mümkün değil. Ben terörist sözcüğünü zaten hiç kullanmam" dediği aktarılmıştı.
Yazar Aslı Erdoğan, söz konusu ifadelerle ilgili olarak BBC Türkçe'nin sorularını da yanıtladı. Erdoğan, Le Soir gazatesinin kullandığı "nefret" sözcüğünü ya da La Repubblica'nın başlığındaki "düşmanlık" ifadesini telaffuz etmediğini söyleyerek; La Repubblica gazetesine verdiği mülakatta Türkiye'de eğitim sistemiyle dayatılan ideolojiden bahsettiğini belirtti. Aslı Erdoğan, kendisine atfedilen sözleri, "aklı başında herhangi birinin söylemeyeceğini" de vurguladı.
Öte yandan, söylediği iddia edilen sözler yüzünden ölüm tehditleri de dahil olmak üzere nefret içerikli mesajlar aldiğını söyleyen Aslı Erdoğan, "Bunlar, benim aslında söylemediğim şeyi doğruladı. Nefret dili budur. Hem de edilmemiş cümleler için. Korkunç" dedi. Erdoğan ayrıca sağlık sorunları nedeniyle tüm bu tartışmalardan ancak dün haberdar olduğunu söyledi.”
Bir kısacık meram, bir kısacık cümlenin bile okunmadığı, handiyse bile isteye tahrifatına olur verilen bir menzilde bunca yıkımın hesabı her ne olacaktır? Aslı Erdoğan’a birkaç gün içinde denilmedik hakaret, bir Türkiye’li yurttaşın öyle deyip, şöyle demeyeceğinin, bir de, bir yazara onu yakıştırıp şunu yakıştırmama halinin vardığı derin korkunçluk üstü altı yanı ve yöresi kalın kalemlerle çizilesidir. Haber metninde her şey alabildiğince açık bir halde yazılmıştır. O konulara yine, yeniden girmeyeceğiz. Tümden, bütünleşik bir yalan, yanlış okumanın her nasıl bir ülkede olduğumuzu göstere gelmesinin altını imlemeye çalışıyoruz. Bugün bir ülke bahsinin her nasıl ayaklarımızın altından çalındığını görünür kılmak istiyoruz.
Yaşadığımız, bizden önce, binlerce yıldır var edildiğimiz, varlığımızı muhafaza ettiğimiz bir yerde, nasıl dış kapının mandalı ilan olunduğumuzu görmek için bir tartışma değil şu yukarıdaki linç çabasında yeniden tanık olmanın utancındayız. Aslı Erdoğan’ın öne sürüp konuşulur kılmak istediklerine kayıtsızlığın nasıl bir inkarla birlikte şekillendirildiğini bu sahada yeniden görmek esef verici bir hali var ediyor. Bu kadar, böylesine bağnazca bir hal ve istençle “ırkçı”, “faşist”, “kötülük” ile hemhal olunan bir yerin varlığı tescilleniyor. Bu kadar açıktan bir cümle olsun ötekisinin yarasına değinmek imkansız kılınıyor. Bu kadar, böyle açık bir tahakkümle, hayat sorgulanmasın isteniyor. İyi de Aslı Erdoğan’ın ve onunla birlikte milyonlarca insan için bir mesel olan yaşamak bu menzilde böylesi bir halle konuşuturulmadığında o yurt bir yaşatan değil tüketen olur. Bunun idrakinde miyiz?
Bir ihtimal değil bariz bir hakikat olarak söz hakkının çalındığı, sorgunun imkansız ve öteki bilinene hayat hakkının bunca rahatça yerle yeksan edilebildiği bir yerde hangi sorun ile yüzleşilebilir her nasıl? Bu satırların yazarı, kırklarındaki bir ermeni, bir anarşist, bir kendi halinde insan olarak, kalarak, şu ülkede hiç sadede gelebilmek söz konusu olacak mıdır? Asırlık yaralar kabuk bile bağlamazken, göz önünde fikirlerini bildirenler linç edildiğinde o yaralar kapanır, her şey hal yoluna koyulur mu? Sadece ve sadece bu kadarlık bir sorgu bile meselimizi anlatmaya kafidir? Komşularınızın, yanı başınızda bulunan insanların hayatlarına düşürülen gölgelerin ardını merak etmiyor musunuz? Böylesi bir karanlıkta her şey zehirlenirken, her gün bir ah’a zemin olurken burada bir hayattan bahis açmaktan utanmayacak mısınız, sahiden de anlamayacak mısınız? Yara kanıyor... Zifiri karanlıkta hayat çalınıyor... Sahiden de anlamayacak mısınız?
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2019
Görsel - No Rights No Freedom – Nicolo MAINARDI
Sınav Vakti... (Ötekinin Meramı)
Demokrasi mefhumunun çürütülmesi birbiri ardına güncellenen devletli tahayyülleriyle bir arada sabit olunandır. İnsanların sesinin, sözünün, meram ve mesellerinin çatısı olan o olgu muktedirin oyuncağı kılındığından bu yana gün yüzü görmedi insanlık. Yaşamaya çalıştığımız coğrafyadaki gibi her şeyi engelleme gailesinin her nasıl o yapıyı, demokrasi mefhumunu zayi ettiği aşağı yukarı bir asırda katledilen yoldan barizdir. Her şeyin alaşağı edildiği bir yerde en başta söze kasıt güncellene gelmiştir. Eylemek, anlamak, sorgulamak ve daha iyisine varmak değil olan bitenin çok daha fecisine yollanmak sabit kılınandır.
Sivil Anayasa yazım çıkmazlarından, cuntacıların mirası olan çürük, eksik ve her daim bir biçimde sıradana karşıt olan anayasa görünümlü tehditnameye, düzenin güncelliği içinde hayatın yerle yeksan edilmesi devamlılığa kavuşturulandır. Demokrasinin bir araç kılınıp, genel geçer anılıp sonrasında otokrasinin pek çok farklı / karanlık yüzeyinin var edilmesi güncellene gelendir. Bir asırda pek çok şeyi, yeyip yutan ve yok eden böylesi bir menzil dahilinde demokrasinin aldığı yaralar, uğradığı tahrifat da dehşetin bir başka boyutudur.
Muktedir için yaşamın yerle yeksan olunabilirliği kadar geriye kalan söz söyleme, hayatı savunma, sorgulayabilme, eleştirme olasılıklarını, yönetebilme tahayyülüne ortak olma istenci de paramparça edilmektedir. Demokrasi deneyiminin bugünlerdeki halinin neden bunca eksikli kılındığı salt geçmişe bakıldığında yeterince açık belirgin kılınır. Bu sahada ve topraklarda demokrasi mefhumunun varlığı hiçleştirilmeye çalışılandır. Demokrasinin atıl hale koyulduğu şimdiki zaman halin bile gerilemeye meyil olunduğu yerde cürümler bu hayat akışının her anında devletlinin gölgesine maruz bırakılır. O devletin var ettiği her bir çürüme edimi yeniden ve yeniden sabit olunur.
Devlet, devletli bir biçimde doğruların karşıtıdır. Kurgu değil hakikat kılınmak istenen ol yıkımların peyderpey güncesine tam ve eksiksiz teslimiyettir. Bir cerahat güncesinin tam da ortasında yaşama dair tüm tespitler karanlıkça zapt edilmeye çalışılmaktadır. Adalet, eşitlik bahisleri gibi demokrasi mefhum, meselinin de açık bir biçimde yıldırıya rehineliği kesintisiz kılınmaktadır. Her gününü bir öncesinden de ağır sınavlara, sınayışlara zorlu / zorunlu bildirilen kuşatma hallerine rehin bırakılan bir ülkede sıradanın her şeyi gibi sözü de un ufak olunmakta, bu çürüme haline ses vermesi engellenmektedir.
Baş Amir’in, İçişleri bakanından, vekillerine, akıl fikir veren danışmanlar heyetinden o ana akım medyada kendine yer bulan rant / çıkar için iktidar destekçilerine, yine rantları için en olmayacak düzenlemelere olur veren patronaj takımına bu habis döngü süreğen bir mesel kılınır. Demokrasinin günbegün sıradanın elinden çalınması hali kesintisiz hakikat kılınırken yol / yön / anlam paramparça edilendir. Biteviye bir zulüm şablonu güncellene gelendir. Ne yazık ki hayatın bunca bariz uçurumun kıyısına taşınmasına ses edenlere o itiraz hakkını kullanmak isteyenlere nefes aldırmayan bir yeni ülke artık gerçek kılınandır bu kadar kesintisiz.
Baş Amir tahayyülü olarak var edilemeye devam olunan o yeni bütün bu bezirganlığın ve bozgunculuğun temsilini ihtiva edendir. İstanbul büyükşehir belediyesi seçimleri, ama öyle ama böyle hukuk, irade beyanı, demokrasi adına bağ kurmak için her ne derseniz o çiğnenip, ceberut devlet aklıyla zehirlenir, yok sayılır.
Sıradan olanın sözünün, tahayyülünün hiçleştirilmesi bir yana onun yaşam hakkının ihlali verili olan seçebilme hakkının tırpanlanması, ağır sonuçlara her gün bir yenisini ekler. Ol demokrasi meselinin zayi olunduğu yerde artık yeni ülke sandığa ol mahalli seçime sayılı günler kala cerahatin, ayaklar altına alınan demokrasi istencinin yüzeyleri karşımıza çıkar / paylaştırılır. Baş Amir’in sözleri yoktur, evvelki seçimlerdeki gibi gün aşırı ekranlardan bağır, çağır hizaya çekmesi yoktur. Olan biten bir hır gür içerisinde iş bu memlekette hala yaşama tahayyülüne çabalayan ötekisinden intikam almak vardır. Seçim diye çıkılagelen yoldan hezimetle ayrıldıktan sonra bir hınç vardır, çalınmasa da çaldılar, eylenmemiş olsa dahi eylediler, gelirlerse şöyle, gitmezlerse böyle olur bahisleriyle bir demokrasi tahayyül olunanın ötesinde parçalanır.
Kestirilmek istenen bedeller bildirilir. Eksik gedik olmayan, bırakılmayan ayrıştırmaların iş bu cenahın zaten ikiye ayrılmış güncelliğinde yeni tahakkümler sembolleştirilir. Birlikte eylemek yerine birbirine kırdırılan bir menzilin varlığı kutsanır. Ayrıştırmalar iş bu ülkenin sahibi biziz, hayır elbette biziz diye karşılıklı güncellenirken yıkım hali kesinti taşımadan güncellenendir. Muktedirin yeni ülke kurmayları ile dünün devletine “sahip” olduğunu zikredenler arasında tutturulan gerilim her gün kademe kademe yükseltilendir. Çürümenin bir yüzeyi işte budur. (CHP’yi komple bir dönüşüme tabi tutan Kaftancıoğlu ve İmamoğlu’na yönelik değildir meram. Sabit / statükonun devamlılığı için gerektiğinde ortaya çıkan milli, yerli ve yok edici hiziplerin arasındaki hiddetin dozunun arttırılmasıdır meram, bilginize.)
Muktedir olmanın, buna sabitlenmenin ve aralıksız cerahatten bir yol / yön tayininin ulaştığı seviyedir mesele. Yeni ülke halen eksisini de kapsayan, onunla hemhal olandır. Eski devlet hala buradayız diye ol muktedirin yanında bitenlerindir. Çürümenin buradaki biteviyeliği, yaşatılanların kötülükle hemhal halleri, ardından bina edilenlerle demokrasi mefhumunun yıkımı sabit olunandır. Gelecek bıraktırılmayandır artık. Cürümler, cühela cüretinin var ettiği yıkımlar, bu ülkede sıradana bedel kılınır. Yaratılan iklim var edilmiş o dehşet halinin toplamı bir ülkeyi değil tastamam bir çürümeyi ifşa eder. Demokrasi istencinin barlığı bile isteye tükenişe sevk olunandır.
Başımıza muktedir eliyle örülen çoraplar hayatımızı örselemektedir artık. Dört bir yanda, dört bir yörede ezber olunanın varlığında, gözetiminde yıkım, yıldırı, süreğen bir “korku” büyütülmektedir. Böylesinden bir hayat bahsi açabilmek, böyle bir yerde yaşam her ne olur, olacaktır. Yaşatmayan bir yerin yönü var mıdır? Biyopolitik cerahat meseli kılınmış, bir deney sahasından hallice olan bir mahallin yeniliği her nereye kadardır. Memleketin bir olağanı bıraktırılmayandır. Memleket denilenin yaşamla ilintisi aralıksız kesintiye tabi tutulandır.
Sputnik Türkiye’nin haberidir: “Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit ve beraberindeki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Akarca, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı Vekili Halil Adıgüzel, Yargıtay Genel Sekreteri Yusuf Ziyaattin Cenik, Yargıtay üyeleri ve daire başkanlarının da aralarında bulunduğu heyet, eşleriyle Bitlis'in ilçelerini gezdi. Kentin Tatvan ilçesinde Adliye Sarayı'nı ziyaret eden Cirit ve beraberindekiler, hakim ve savcılarla bir araya geldi.
Cirit, daha önce görev yaptığı Ahlat'a her geldiğinde farklı duygulara kapıldığını vurgulayarak, şunları söyledi: “Ahlat bizim tapumuz. Osmanlı ve Selçuklu kalesiyle, Selçuklu Mezarlığı ile burası bizim yurdumuz. Geçmişimizde atalarımız birçok devlet kurmuş ve yükselmişler. Bunların tek şiarı adalet. Atalarımız kurdukları devletleri adaletle yükseltmişler. Adaletin temsilcileri olan kadılara da büyük değer vermişler. Yargıtay Başkanı olarak burada kadılara verilen değerden dolayı kıvanç duyuyoruz. Hep adaletle devletlerimizi yükselttik. Bugün bize ayar vermek isteyenlerin 50 yıllık, bizim 5 bin yıllık tarihimiz var. Ahlat'taki mezar taşlarının üzerindeki sanata, bundan bin yıl önceki taş işlemeciliğimize bakın. Bizim büyük millet olduğumuzu bu meydan mezarlığı göstermektedir.”
İsmail Rüştü Cirit’in başında olduğu Yargıtay için, halen engelli olan açık kaynak bilgi platformu Wikipedia’da şu bilgi notu yazılmıştır: “Yargıtay, Türkiye'nin altı yüksek yargı organından birisidir. Adli yargı ilk derece mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir.” Adaleti tecelli edecek bir kurumun başında bulunan ismin dilinden dökülenler, yerle yeksan etme halinin her nasıl güncellendiğini gösterendir. Cerahat artık saklanarak değil sürekli olarak güncelliği sağlama alınan bir meseldir. Çürümenin, salt / sırf memleket tahayyülüne değil böylesi bir biçimde adalet makamından, demokrasi istencine kadar yaygınlaştırılması açık ve net kılınır. Cirit için söz / ses veren herkes, mihrak, ötekidir. Yanılgılarla, ön yargılarla kendini avutması bir yana, tarafsız olması gereken bir ismin zikrettikleri ile politik bir kimlik inşası bir yana, tarafgirlik öbür yana memleketin altı üstüne getirilmeye hali hazırda devam olunur.
Yeni Yaşam Gazetesi'nden aktaralım: “10 Ekim Ankara Katliamı’nda babası Osman Turan Bozacı’yı kaybeden Çağlayan Bozacı hakkında Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla dava açıldı. Davada kamu görevlilerinin yargılanmamasına tepki gösteren Çağlayan Bozacı “Ben sadece savunma yapıyorum. Kimseden korkmuyorum. Tüm bu olaylardan başta faşist diktatör Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP hükümeti sorumludur” demişti. Bu sözler üzerine Bozacı hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesinden Cumhurbaşkanına hakaret davası açıldı. Mart ayında Adalet Bakanı’nın izniyle açılan davanın ilk duruşması geçtiğimiz günlerde Ankara Batı 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşma savunmanın SEGBİS yöntemiyle yapılması talebinin kabul edilmesinin ardından 17 Eylül 2019 tarihine ertelendi.”
Biteviye kılınan zalimanelik, kesintisiz bir demokrasi tahayyülü vardır denilirken ortada varlığı kati kılınan cerahatli haller toplamında bir ülke imal edilir. Bir insanın yarasından dolayı ettiği sözler, adalet beklentisinin toptan zayi edildiği bir ülkenin her nasıl ve her ne şekilde biçimlendirildiğini göstere gelir, değil ki birilerini itham etmek. Başlı başına var edilen, kesintisiz bir biçimde süreğenleştirilen kimsenin adalet makamından hiçbir hal ve koşulda beklenti içinde olmamasıdır. Böylesi bir toplamda demokrasi her nasıldır her ne haldedir?
Yeni Yaşam’da yayınlanmış bir haberdir: “Mardin’in Midyat ilçesine bağlı Çalpınar köyünde Fatma Erkan, 1995 yılında 11 yaşındayken arkadaşlarıyla oyun oynarken katledilerek ‘terörist’ ilan edildi. Yaklaşık 20 yıl sonra ortaya çıkan ve çatışma süsü verilen fotoğrafta 11 yaşındaki Fatma’nın yanına kalaşnikof silah bırakılmıştı. Olaydan sonra açılan davalarda “görevsizlik” ve “yetkisizlik” kararları peş peşe gelirken, İnsan Hakları Derneği (İHD) Mardin Şubesi 2017 yılının Mayıs ayında davayı Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşıyarak suç duyurusunda bulundu. Aradan geçen 2 yılın ardından yanıt veren mahkeme, suç duyurusunu ret etti. Avukatlar ret kararı üzerine davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşımaya hazırlanıyor.
Midyat Cumhuriyet Başsavcılığı, yalın ayak, yanında bir çift terlik ve üzerindeki etekle hafızalara kazınan Fatma’nın ‘örgüt üyesi’ olduğunu ileri sürmüştü. Ardından ‘görevsizlik’ kararı vererek, dosyayı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Şubat 2014 tarihinde Fatma’nın çıkan çatışmada askerler tarafından infaz edildiği iddiasıyla dava açıldı ancak Mart 2014 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı “yetkisizlik” kararı vererek, dosyayı tekrar Midyat Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi.
2017 yılında İHD Mardin Şubesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 2. maddesinde yer alan “Herkesin yaşama hakkı yasayla korunur” ibaresiyle yola çıkarak AYM’ye suç duyurusunda bulundu. Yapılan suç duyurusunda ayrıca Fatma’nın cenazesinin ailesine verilmediği de belirtildi. Başvuruya yaklaşık bir ay önce ret cevabı veren mahkeme, suç duyurusunu 2018 yılında yürürlüğe giren kararlarından birini devreye sokarak, “Bu davanın itirazı 90’lı yıllarda neden yapılmadı? O süreçte itiraz edilecekti” diyerek yorumladı. Avukatlar, AYM’nin ret kararının ardından davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıyacak.”
Demokrasi istencinin, yaşama ihtimallerinin, yaşatılmayanın hakkını adalet makamından sorabilmenin, hepsinin toplamında ezcümle bir menzildeki hayatın heder edilmesinin önü alınabilsin diye ses etmek suç kılınır. Cerahat üstüne eklenmiş cürümler hesap verilmeden geçilip gidilir. Yeni Türkiye diye anılan yer cerahatindir. Yeni zaten en iyi bildiğiniz halle bir eskidir. Yasaklar, men etmeler, alıkoyma halleri, biri diğerinden ayrı düşünülmesi artık imkansız kılınan ceberut devlet tahayyülleri ile bu sınırlardaki demokrasi tahayyülü sıfırlanmaya sevk edilir.
Seçim gümbürtüsünün son düzlüğünde uluyan vekil olarak bilinen zatın ettiği sözlerdir ol meselemiz. “HDP'ye oy veren 6 Milyonun, 6 Milyonu da bölücüdür.” Düz ayak ortalara saçtıkları ile insanlık düşmanı olduğunu kendiliğinden kanıtlayan bir cerahat sözcülüğünü yapmaktan kaçınmaz hazret. Adaletin eksik koyulduğu, hakkın, hukukun hiç kılındığı, bir biçimde bu memlekette siyaset özgürlüğünden en az kendileri kadar faydalanması gerekli olan Kürd hareketine, ona inanmış milyonlara hakaret etmekten çekinmeyen bir ittifakın üyesi sessiz sedasız değil paldır küldür bu lafı eyler.
Sıradan olanın sesinin, sözünün kesintiye uğratılması hali böylesine sıklıkla ve iç içe bir halde yinelene gelir. Bu kadar lalettayin, böylesine kinci, aralıksız nefret kusulan bir yer, bir sahada hayat her ne yana düşmektedir. Faşizan kliklerin muktedir kılındığı bir düzlem ve sahnede hayat neye dönüştürülmüştür? Kesintisiz, bariz ve doğrudan bir çürümenin tam da orta yerinde, her bir ötekisi için sınav vaktidir! Seçimlerin sonucu ne olacaktır bilinmez lakin müştereklerimiz için endişe ediyorsak kaybedecek tek bir günümüzün dahi kalmadığı afakidir. Demokrasi istencinin salt sandık ortadayken değil geriye kalan zaman diliminde de gerekli / elzem olduğu muhakkaktır. Unutturulmuş bir direnişi yeniden ve yeniden hatırlayabilmenin zamanıdır. Demokrasi istenci için, hayatta var olabilmek için, sözü ve sesi iyice yitirmemek için...
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2019
Görseller: Tokyo, City Of Contrasting Beauty – Skander KHLIF – Behance