Dünden devralınmış çürümenin yepyeni boyutları, yüzeyler arasında çıkagelen her türden ağır tahakküm haliyle birlikte bir ülkeyi dibe çekiyor. Bu sahnenin insana dair, insana ait, insanın arzusu doğrultusunda var edilen bir yapı / çatı olmasının önüne hemen her gün her an yepyeni setler bina ediliyor. Engellemelerin ardı arkası kesilmiyor. Boşa doluya açıkta var edilmiş lafların, muktedir nutuklarının peşi sıra cürümler yineleniyor. Bir biçimde işte bu sahadaki hayat aksamı / olgusu / meramı yağmalanmaya devam olunuyor. Bütünüyle, tahakküm halinin devamlılığı bir ülke bırakmıyor. Biat, itaat ve ram olmaktan ötesine hiç geçmemiş düpedüz yalın bir teslimiyetçiliği kutsaya kutsaya demokrasinin, onun da bariz iki gıdımlık halini bile lağveden bir menzilin meselesidir dibe çekilen ülke! Bunca haller, bu kadar afaki yıkım, yağma ve riyanın ortasında istikamet nereyedir, her nereye!
Kötülükten yol / yön aramaya devam diyen muktedirin sunduğu her yeni dönemeç, daimi bir biçimde suna geldiği her tahayyül, ambalajı açıldıktan sonra çürümüşlüğü bir başka hal ve boyuta taşıyan yepyeni bir kırılma halini barındırır. Cerahat ve cüretiyle baş amirin yeni ülke nam yapısı, o sahnenin, sıradana ait / dair olanın yıkımını barındırır. Bir kez daha ama son kez değil bütünüyle demokrasi istencinin, hakkaniyette varlığı tescillenmiş bir hürriyet / eşitlik / adalet ve hak kavramlarının yerle yeksan olunduğu bir yerin güncesi var edilir. Güncelliği yıkımın, güncesi çürümenin, anı her dem tahakkümün kılındığı bir sathı mahallin varlığı şekillendirilir. On sekiz yıllık iktidar tahayyülünün pratiği aşağıdaki iktidarın asal ortağı / faşizan güruhun başındaki zır kötünün sözlerinden barizdir. Varmak istedikleri ülkenin onca demokrasi, onca reform, onca batıya yakınlaşma söylemlerine rağmen nasıl doğunun dibine yollandığı, artık oralarda bile kalmamış bir üçüncü dünyacı şablona rehin edildiği, ülke değil çetelerin nemalandığı bir çukur kılındığı açığa çıkartılır.
Böylesine esef verici bir insanlı düşmanın lafları kayda geçsin diye şu merama dahildir ol kalibreden Sputnik’ten aktaralım: “Bahçeli, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin bütün kurum ve kurallarıyla kökleşmesi için ihtiyaç duyulan hukuk, adalet, ekonomi, sosyal ve diğer tüm reformların, Cumhur İttifakı’nın ortak iradesi olduğunu vurgulayarak, "Kaldı ki en büyük reform Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’dir. Cumhur İttifakı; cukka ittifakı değildir, curcuna ittifakı değildir, çukur ittifakı değildir, çuval ittifakı değildir, çuvallamış bir ittifak hiç değildir" dedi.
Anayasa hazırlığı tartışmalarına değinen Bahçeli, "İyileştirilmiş ve güçlendirilmiş parlamenter sistem özlemi çekenlere soruyorum, onu bunu bırakın da mahremiyet içinde Türksüz anayasa taslağını nasıl hazırladınız, buna cevap verin? Atatürk’ü anayasadan çıkarırken hiç mi yüreğiniz sızlamadı? Vatandaşlık tanımını güncelleyip, Türklüğü yok sayarken hiç mi utanmadınız? Türkiye’yi bölünmeye götürecek bir anayasal zemini oluştururken hiç mi pişmanlık duymadınız? Ülkücüleri düşman gören İP’in başkanı, bu zillete nasıl ortak oldun? Atatürk’ün partisi CHP’nin yöneticileri bu rezalete nasıl olur verdiniz? Türkçenin onuruyla oynamaktan hiç mi rahatsız olmadınız? Anadilde eğitim ihanetine hangi hakla yeşil ışık yaktınız? PKK’yla anayasa taslak metnini hazırlarken hiç mi şehitlerimizi aklınıza getirmediniz? Sizin iyileştirilmiş ve güçlendirilmiş parlamenter sistem dediğiniz bu kepazelik midir?" sorularını yöneltti.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun her sözünün, "gerçek dışı, bayağı, uydurma, kriz ve kaosa yatırım" olduğunu söyleyen Bahçeli, "Alaattin Çakıcı benim dava arkadaşımdır, bu bir. Alaattin Çakıcı şehidimizin oğludur, bu iki. Çakıcı vatan ve millet sevdalısıdır, bu üç. Çakıcı üzerine atılı suçların bedelini yaklaşık 20 yıl cezaevinde kalarak ödemiş bir ülküdaşımızdır, bu da dört. Ülkücüden mafya, mafyadan da ülkücü olmaz, olamaz. Çakıcı’nın bu devlete, bu millete nasıl hizmet ettiğini bilenler bilir, bilmeyenler de kendileri bilir. Kılıçdaroğlu’nun Çakıcı’ya 'mafya lideri, yer altı dünyasının karanlık yüzü' demesi bizim nezdimizde yok hükmündedir" ifadelerini kullandı.
Çakıcı'nın, bebeklere kurşun sıkmadığını, karakolları ateşe vermediğini, askere, polise silah çekmediğini, yollara mayın döşemediğini, millete ve vatana ihanet etmediğini söyleyen Bahçeli, "Kılıçdaroğlu eğer mafya görmek, mafyayla tanışmak istiyorsa birlikte yol yürüdüğü, birlikte anayasa hazırladığı teröristlere baksın, onların yüz hatlarını dikkatle incelesin. Alaattin Çakıcı ve onu gibi arkadaşlarımız bir dönem Türk devletine karşı saldırı ve suikast düzenleyen terör örgütleriyle korkusuzca mücadele etmiştir" diye konuştu.
"Ne hazin ve hüsran verici bir çelişkidir ki Kılıçdaroğlu’na göre terörist Demirtaş hakkındaki iddianameleri bir madalya olarak göğsünde taşımalıdır. İP Başkanı’nın evine de kahvaltıya gidebilecektir. Peki, asıl mafya, asıl yeraltı dünyasının elamanı Demirtaş değil midir?" diye soran Bahçeli, "Kılıçdaroğlu hakkındaki fezlekenin TBMM'ye gelmesi önemli bir gelişmedir. Acil beklentimiz, Kılıçdaroğlu hakkında düzenlenen fezlekenin Genel Kurula kısa süre içinde intikal etmesi ve karara bağlanmasıdır" değerlendirmesini yaptı.
Halen Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi olan 'siyaset eskisi bir şahsın, 'televizyona çıkıp Sorosçu Osman Kavala ile terörist Demirtaş’a güzellemeler yapmasının, kelimenin tam anlamıyla çarpıklık, hatta ahmaklık' olduğunu ifade eden Bahçeli, şunları kaydetti: "Bu şahsın iki suçlunun serbest bırakılmasını istemesi, suçluyu övmektir, suça iştiraktir, ihanete yataklıktır. Terörist Demirtaş’ı ve Kürt kökenli kardeşlerimizi tanımak için Devran isimli hikaye kitabının okunmasını öneren bu gafil terör propagandasını alenen, milletimizin gözünün içine baka baka yapmıştır. Sayın Arınç, biz Kürt kökenli kardeşlerimizi bir teröristin anlatıldığı kitaptan değil, hayatın bizatihi içinden, milletimizin şerefli mensubu olmalarından, anıda, acıda ve gelecekte birlikte olmamızdan tanıyor ve onlara baktığımız zaman tıpatıp kendimizi görüyoruz. Devran isimli kitap bir terör anlatısıdır. Devran isimli şahıs bir teröristtir. Yazan da teröristtir. Demirtaş’a masum gözüyle bakıyorsan, teröristlerin saldırısıyla şehit olan Yasin Börü’ye, Eren Bülbül’e, 11 aylık Bedirhan bebeğe ne diyeceksin? Emzikli bebeklerin öldürülmelerini nasıl anlatacaksın? Hamile kadınlarımızın kurşunlanmasını nasıl yorumlayacaksın? 6-8 Ekim olaylarında katledilen 53 insanımızı nasıl izah edeceksin?”
Hiçbir biçimde adalet makamınca cezalandırılmamış, dahası masum oldukları her davanın akabinde bir kez daha perçinlenmiş Demirtaş ve Kavala için en akla hayale gelmeyecek o ezberlerden üretilen laflarla / itham ve yaftalarla tam da yukarıda anlatmaya çalıştığımızın kanıtlar bahçeli efendi! Çürümüş bir ülke şablonun ortasında, onca patavatsızca rezilliğin ta dibinden devşirilmiş argümanlar ve yaftalamalar ile iki insanın masumiyet karineleri tek kalemde çizilir / buna çalışılır. İktidarın kader ortağı kılınmış bir insanlık düşmanı çete haline bugün afaki bir biçimde dönüşmüş faşizan klik kaykıldığı koltuktan, memleket dedikleri yeri çukura çevirmeye devam eder. Bahçeli efendinin kurduğu her cümlenin bir kez değil, daimi bir kırılmayı, eksiksiz bir nefret söylemi olduğunu söylemek abes değildir mübalağa hiç değildir artık.
Bugün varılan ülkenin, yönelimini mafyöz bir dilden kotarmasının, eylemlerini tümden o faşizan akılla birlikte var etmesinin hali / hazanı / utancı karşımızdadır bir kez daha. Tüm bahisleriyle Bahçeli efendi, çürümüş bir düzenin hamiliğini yapmaya devam diyendir. Ol demokrasi şablonu, yok efendim reformizm, şöyle adalet tahsisi diye duran baş amirinin ilk elden denemek isteyip de var edemediği kindarlığı bir siyasi aktör olarak kendisi her hafta yeniden biçimlendirir. Siyasetin pragmatist, tahakküme olur veren ve tek adam hal ve istenci ve rejimi için olmazsa olmazlardan birisi olan propagandanın kara / kanlı / kirli yüzeylerinden nemalanan bir şahsın sözleri ortadadır. Hedefe konulmayan bir bakkal Ali ile terzi Agop kalmıştır onca haftadır süregiden iktidar yağdanlığı pardon yardımcılığında. Gölge kabinenin üyelerinin mafyanın ta kendisinden seçildiği / bilindiği bir yerde Bahçeli efendi, görmek istediği / arzu ettiği ülkeyi çoktan tasarlamıştır. Kendisi ve cühela cüretiyle bir irin saçan yapısının bu yeni yepyeni ülke denilen yerdeki işlevinin her ne olduğu sıradan insanların gündelik yaşamları için ağır bir sınavdır. Böyle bir ülke mi olur, bu kadar terörize edilmiş bir halle bir yol / bir tek iyi gün mü olur / kalır mı?
Selman Güleryüz'ün Mezopotamya Ajansı'ndaki haberidir: “Acı reçete” vurgusunun yapılmasının hemen ardından Erdoğan’ın 17 Kasım’da açıkladığı yeni tedbirler süreci içinden çıkılmaz hale getirdi. Yeni tedbirlerle alışveriş merkezi, market, berber ve kuaför gibi işletmelerin çalışma süreleri kısıtlanırken, restoran ve kafelerde sadece paket servis uygulamasına geçildi. Kıraathanelerin faaliyetleri tamamen durduruldu. Ancak işçiye ve emekçiye dair beklentiler karşılanmadı. Pandeminin ilk dönemlerinde ihtiyaç sahiplerine “bin TL destek” veren iktidarın, bu kez yardım yerine Erdoğan'ın “Milletimizden daha fazla hassasiyet, daha fazla katkı bekliyoruz" açıklamasıyla karşılaştı. Bu açıklama halka yüklenileceğinin sinyali. Hane halkı borçlanması ve bireysel borçlanmanın ayyuka çıktığı bu dönemde, toplumu ne bekliyor?
Yeni tedbirler kapsamında kapatılan veya kısmi hizmet verecek iş kolunun başında hizmet sektörü geliyor. Çoğunluğu asgari ücretle çalışan sektör çalışanları, böylece yeni işsizlik dalgasıyla karşı karşıya. İşsizliğin yanı sıra ücretsiz işten çıkarmalar ve kısmi çalışma uygulaması da işçi ve emekçileri yoksullukla karşı karşıya bırakacak. Nisan ayında 3 milyon 243 bin, Mayıs'ta 3 milyon 282 bin, Haziran’da 2 milyon 486 bin, Temmuz ayında ise 1 milyon 710 bin işçi, “Kısa Çalışma Ödeneği” adı altında çalıştırıldı. İkinci defa uygulamaya alınan tedbirlerle birlikte yeni işsizlik dalgası da kapıya dayandı.
Toplum, devasa boyutlara ulaşan işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığın, yeni kapanmalarla artacağı düşüncesinde. Özellikle pandemiyle birlikte devletin gelirlerinde yaşanan düşüş, yine vergilerle telafi edilecek. Alınan vergilerin çoğunluğunu ise dahilde alınan ve yurttaşların bilincinde olmadan ödediği vergilerden oluşuyor. Mevcut şartlarda yaptığı 150 TL’lik gıda harcamasına 11 TL Katma Değer Vergisi (KDV) ödeyen bir kişinin, “acı reçete” ve yüksek faiz uygulamalarıyla 13 ile 15 TL vergi ödemesi bekleniyor. Her sıkıştığı dönem vergi avına çıkan iktidar, böylece 2006-2019 döneminde Özel Tüketim Vergisi’nden (ÖTV) 1 trilyon 176 milyar TL gelir elde etti. Söz konusu gelirin 81,8 milyar lirasını da alkollü içecekler oluşturdu. Sadece 2019 yılında alkollü içkiler üzerinden alınan ÖTV tutarı ise 14,7 milyar TL oldu. Ekim 2020’de bütçeye KDV ve ÖTV’den önemli gelir geldi. Ekim’de yurtiçi satılan mallar üzerinden alınan dahilde KDV, yüzde 120 oranında artarak 10,6 milyar lira, ÖTV ise yüzde 69 artışla 21,4 milyar lira oldu. Sonuç itibariyle kamu zararları, toplumun daha çok çalıştırılmasıyla, daha fazla artı değer üretmesiyle, sömürülmesiyle ve vergi ödemesiyle telafi edilecek.
Türk-İş’in çalışanların geçim koşullarını ortaya koymak ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişikliğinin aile bütçesine yansımalarını belirlemek amacıyla her ay yaptığı “Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması” Ekim ayı sonuçlarına göre, dört kişilik ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcaması tutarı, -yani açlık sınırı- 2 bin 482 lira olarak belirlendi. Yoksulluk sınırı ise 8 bin 86 lira oldu. Türk-İş’in enflasyon hesabına göre ise gıda enflasyonunda 12 ay itibarıyla artış oranı yüzde 20,59 oldu.
Türkiye’deki toplumun yoksullaştığını gösteren bir diğer veri de Dünya Bankası’nın açıkladığı en son veriler oldu. Buna göre, Türkiye'de 1,5 milyonluk yeni bir yoksullar katmanı oluştu. İkinci kapanmanın etkisinin ise daha yoğun olacağı vurgulandı. Yine Dünya Bankası verilerine göre, Türkiye’de yoksul hanelerin oranı yüzde 10,4’ten yüzde 14,4’e çıktı. Oluşan yeni bir buçuk milyonluk yoksulluk katmanı içinde yer alanların yüzde 23,4’ü, herhangi bir sosyal yardım almıyor. Tüm göstergelerle birlikte mevcut kriz hallerine yenilerinin ekleneceği ve kriz faturasının yine topluma ödetilmeye çalışılacağı göz önüne alındığında, toplumu ciddi bir yoksulluk bekliyor.”
Covid19’a dair bir anda, DSÖ’nün var ettiği yüksek vaka sayısına ulaşmış ülkelere aşının öncelikli temin edileceği bildirimin ardından çıkagelen rakam silsilesi, bu kırıcı, kırımcı ve hiçbir biçimde sonlanmayacak yıkım ikliminin döngüsünü bildirir. Mezopotamya Ajansı’ndaki haberde olduğu gibi yoksunlaştırma, eksiltme ve süreğen bir içimde bariz bir fasit döngüye rehin / haklarından hep mahrum bırakılmış kitlelerin varlığı kesintisiz ilam olunur. Gelecek tahayyülünün önüne setler çekilmiştir. Ekonomiye güven endeksi bir yanda, baskılamanın her türünden çıkagelen devletlinin vergi azabı diğer yanda arasız ve fasılasız Katar’lara peşkeş çekilen müşterekler ortadayken, daha bir gıdım ekmekle bir taşım aşı var edemeyen ülkenin yönetim katı acı reçetelerle yön / yarın belirlemeye çalışır bu mudur ülke!
AKP-MHP iktidar kliğinin var ettiği her şey bir biçimde Ermenek’te madencilerin darp edilmesini, Gebze’de salt sendika üyesi oldukları için işsiz bırakılan emekçileri, her türden ama her türden bir yoksunlaştırmanın ortasında askıda ekmek gibi lafı güzaf kampanyalar ile geçiştirilmek istenen bir ekonomik çöküşü var eder. Reformlar yapılacak buyururken devletli, çürümenin yollarını, eksik kalmış hangi facia, fecaat varsa bunun hal ve düzenini sağlamaya en başta emekten, Covid19 pandemisinin ortasında eli kanlı sermaye gruplarına / işveren denilen kan emicilere arka çıkarak gel gelelim kendini oraya taşıyan halkı görmezden gelerek günbegün yıkımlarla var eder. Bunca afaki kılınmış bir düzen tahayyülünün, bir biçimde yaşamsallığı, yaşamı var eden müştereklerin de köküne kibrit suyu dökmekten ötesini var etmeyeceği afaki değil midir, hala değil midir?
Biat, itaat ve ram olmaktan ötesine hiç geçmemiş düpedüz yalın bir teslimiyetçiliği kutsaya kutsaya demokrasinin yıkıldığı, hürriyetin çarçur edilebildiği bir sahada yaşam her ne haldedir? Tahakküm etmenin pek çok farklı boyutunda dolaşırken bir menzilin ol yurt olma haline kasıt güncellenirken, yol nereyedir? Biteviye kılınmış olan devletin her sıkıştığı vakitte başvurduğu, bir çıkış bildiği, gördüğü eylemlerin toplumun yıkımına yol olduğu / kılındığı bir yerde bir dip söz konusu edilebilecek midir? Kesintisiz olan çürüme halinin ortasında baş amir ve baş faşistin ortaklığında bir yıkımlar ülkesi bugünün hakikati kılınırken yaşam her ne hale koyulacaktır? Düşünülmesi korkunç kılınanların bir bir hakikat addedildiği yerde hiçbirimize bir tek güvence, bir tek iyi gün bırakmayan ol muktedir / yapı / çete vs.’den hayatı kurtarabilecek miyiz? Aksi yönde her şey yıkımın, her gün karanlığın, her an başka bir acının kılınacağını bilirken, sahiden de hayatı kurtarabilecek midir sıradan insanlar, sahiden, sahiden, sahiden!
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2020
Görsel: Yasin AKGÜL – AFP