
PR's Tumblrdome
Misplaced Lens Cap
Keni

Product Placement
Cosimo Galluzzi

No title available
Cosmic Funnies
TVSTRANGERTHINGS
untitled
$LAYYYTER
Game of Thrones Daily

izzy's playlists!
🩵 avery cochrane 🩵
tumblr dot com

blake kathryn
macklin celebrini has autism
will byers stan first human second
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
I'd rather be in outer space 🛸

Kiana Khansmith
seen from Vietnam
seen from United States

seen from Norway

seen from Finland

seen from Tunisia

seen from Türkiye

seen from Singapore

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from Canada
seen from Chile
seen from Chile

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from Canada

seen from Tunisia
@belkidebirharfimben
Sözler okumalarımızda 20. Söz'deyiz. Musa aleyhisselamın kıssasından, Bakara sûresinin ismini 'bakara' yapan yerden, kurbanın da hikmetini öğreniyoruz.
Allah bizi nasıl yaratıyor?
Güzel sorular güzel tefekkürlerin kapısıdır. Ve zaten güzel sorular güzel zekalardan haber verir. Sorusu olmayanın tefekkürü de olmaz. İmam Muhammed rahimehullahın, daha küçücük bir çocukken, İmam-ı Âzâm rahimehullaha kendisini bir soruyla farkettirdiği anlatılır. Soruyu cevaplayan İmam-ı Âzâm Hazretleri şaşkınlıkla sormuştur: "Çocuk, bu soruyu sen mi düşündün, birinden mi duydun?" İmam Muhammed rahimehullah "Ben düşündüm!" deyince onun 'derslerine gelmesini' istemiştir. Ve o güzel sorulu yiğit çocuktan Hanefî imamlarının en büyüklerinden birisi çıkmıştır. Maşaallah. Barekallah. (İmam Muhammed, Bağdat hayatında yanında misafir kalan, İmam Şafiî rahimehullahın dahi zekasını övdüğü birisidir.) İmam-ı Âzâm rahimehullahın her türlü faziletinin yanısıra hem de bir 'insan sarrafı' olduğu anlaşılıyor. Hatta yine Hanefî imamlarının en büyüklerinden İmam Ebu Yusuf rahimehullahı da, annesinin göndermek istememesi üzerine, maaşla derslerine getirttiği biliniyor. Yani, Hazret, talebenin sağlamını bulunca 'cebinden masrafını karşılamakla olsun' tutuyordu.
Benim de güzel sorular soran arkadaşlarım var. Gerçi, ahirzaman çocuğuyuz, bizim sorumuz hiç bitmez. Biraz da zamanın gereği olarak şüphelerle yaralıyız. Ancak aynı zamanda o şüphelerle imkanlıyız. Cenab-ı Mevla Furkan'ında 'uğruna cihad edenlere yollarını göstereceğini' vaadediyor. Cevap arayışlarımızın da bir cihad olduğunu düşünürsek bu ayetin kapsama alanına dahiliz demektir. Hüda elbette bizi istikamete hidayet edecektir. Yeter ki cihada ihlas ile devam edelim.
Geçenlerde de bir arkadaşım bana şöyle sordu: "Abi, herşey tamam da, Allah bizi nasıl yaratıyor?" Kimileri böyle soruları "Sen yaratmıyorsun ya! Ne düşünüyorsun? Senin işin mi?" şeklinde bastırabilir. Ben öyle bir yolu tercih etmem. Üzerine bir müddet konuştuk. Elbette bizim gibi arızî vücud dairesinde varolan şeylerin Vacibü'l-Vücud'un nasıl başka vücudları halkettiğini kavraması mümkün değil. Ancak zihnimizin gerginliğini genişliğe kalbedecek şöyle şeyleri düşündük:
Benzetmek gibi olmasın. Daha üst/çok boyutlu bir varlığın daha alt/az boyutlu bir varlığa tasarrufu üstlüğün-altlığın, çokluğun-azlığın dereceği nisbetinde, daha kolaydır. Sözgelimi: Ben bir çizgifilm çizeri olsam, o iki boyutlu çizgi âleminde, kolaylıkla yeni bir âlem kurar-kaldırırım. Dilersem Andromeda galaksisine giderim. Dilersem Mars'ta yerleşirim. Dilersem bir atomun içinde yaşarım. Bir çizer için bunları kurgulamak pek kolaydır. Zira çalıştığı âlem kendisinden daha düşük boyutludur. Yine, bir oyun tasarımcısı olsam, bilgisayarımın başında yazdığım kodlarla dünyalar kurabilirim. Dağlar koyup kaldırabilirim.
Evet. Bizler dört boyutlu canlılarız: En, boy, derinlik ve zaman. Fakat bir çizgifilmin/oyunun bizimki gibi fizikî bir derinliği yoktur. İki boyutludur. Yüzeyden ibarettir. Oradaki karakterlere istediğim şeyi yaptırabilirim bu sayede. Tabir-i caizse, ben ne dersem, o olurlar. Dilersem havada yürürler. Dilersem dağları delerler. Dilersem uçarlar. Çünkü o alt vücud sahasında rakibim olabilecek bir vücud engeli yoktur. Lakin kendi boyutuma geldiğimde işler hiç de böyle kolay yürümez.
Tom ile Jerry'iyi gerçek hayatta oluşturmam sözkonusu olamaz. Çizgifilmde yaptıklarını da gerçek hayatta yaptırmam mümkün değildir. Çünkü bu defa daha üst/çok boyutlu olan değilim. Kendi boyutumdayım. Kendi vücud dairemdeyim. Buradaki şeyler en az benim kadar 'şey'dirler. O nedenle bana karşı koyarlar. Kendi varlıklarının hakkını bana/irademe karşı savunurlar. Direnirler. Savaşırlar. Bu yüzden 'teknoloji ile' kenarlarından dolaşmaya çalışırım. Birşeyin yapılmasındaki zorluk/kolaylık, biz arızîler için, bize karşı koyan vücudların gücü nisbetindedir. Buzun üzerinde kaymak kolaydır. Buz sizi tutmaya çalışmaz. Ama bataklıkta kaymak zordur. Çünkü bataklık sizi tutar. Eğer karşımızda bize eşit veya bizden güçlü bir vücud varsa bizim eyleme gücümüz azalıyor. Eşitler birbirine diş geçirebiliyor. Bir de üst boyuttan engellendiğinizi düşünün. Hiçbirşey yapamazsınız. Zira sizin de o üst boyuttaki tasarrufa karşı nisbetiniz Tom ile Jerry'nin size nisbeti gibi olur.
Bunun birazcık ilerisi hayalimizdir. Hayalimizi tek boyut olarak düşünelim. Orada birşeyin varolması bizim onu düşünmemizle hemen gerçekleşiyor gibidir. 'Yok' değildir. Vardır. Varlığına kendi içimizde şahidizdir. "Bir hayalim var!" diye konuşuruz o yüzden. Fakat vücudu bizim vücudumuza nisbetle o kadar zayıftır ki, dilegetirmek dışında, tutup kimseye gösteremeyiz. Üstelik üzerinde işçilik yapmak da çok kolaydır bizim için. Hayallerimizi sık sık değiştirebiliriz. Detaylarıyla paşa gönlümüzün istediği şekilde oynayabiliriz. Bize bu imkanı veren onun vücud dairesinin bizim vücud dairemizden aşağı oluşudur. Duygularımızın dairesi sanki 'tek boyutlular dairesi' gibidir yine. Dışımızda yaşanan hadiseler o dairede vücudlara sebebiyet verirler. "Beni kızdırdı!" deriz. "Beni kırdı!" söyleriz. "Beni sevindirdi!" düşünürüz. Bunlar o alt dairede vücudlardır.
Nihayetinde bunları da yaratan biz değiliz amma sanki bir emrimizle/isteğimizle oluyorlar gibidir. Peki niye yaratan biz değiliz? Çünkü, bizim üstümüzde, Vacibü'l-Vücud seviyesinde varolan bir 'İrade-i Külliye' sahibi var. O celle celaluhu öyle bir nihayetsiz ilme, iradeye, kudrete sahip ki, Onun "Ol!" demediğinden başka hiçbirşey, sırf istememizle vücuda çıkamaz. Onun vücud üzerindeki mutlak tasarrufu bizim sözde bütün tasarruflarımızı bastırır. O izin verirse olur. Vermezse asla olmaz. Üstelik, O, 'vahdet-ehadiyet' sahibidir. Yani kendi vücud dairesinde dengi yoktur. Tasarrufuna karşı koyacak başkası yoktur.
Doğrusu, hiçbir kaynakta denk gelmediğim, ama İbn-i Arabî Hazretlerine atfen işittiğim "Âlem Allah'ın rüyasıdır!" cümlesini böyle te'vil ederim ben. Hâşâ, elbette Cenab-ı Mevla'yı hiçbir uyku tutmaz, böylesi kusurlar mahlukata aittir. Ancak burada, işte yukarıda tarif etmeye çalıştığım, 'farklı vücud mertebeleri' tasviri var gibidir. Yani, lâ teşbih velâ temsil, benzetmek gibi olmasın, insanın vücud dairesinin rüyasının vücud dairesine üstünlüğü neyse, ondan çok çok çok çok... yani nihayetsiz derece çok şekilde Cenab-ı Hakkın vücud dairesinin de bizim vücud dairemize üstünlüğü vardır. İnsana rüyasının kolaylığı nisbetinde, yok-hayır, o nisbetten sonsuz derece daha fazla, Mevla Teala'ya da bizim hilkatimiz kolaydır. O öyle bir dairedir ki biz ancak ona 'subhaniyet' ile işaret edebiliriz. Yoksa anlamamız mümkün değildir. 'Subhaniyet' de zaten esasında 'ulaşamadığımızın, anlayamayacağımızın, bizim gibi olmadığının' ifadesidir. 'Subhanallah' dediğimizde biz Rabbü'l-Âlemîn'e "Sen bizim gibi olmaktan münezzehsin!" demiş oluruz. Mantıklı olan da budur. Ki o yüzden Bediüzzaman Hazretleri diyor:
"İşte, şu vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mâbudiyete lâyık yalnız O'dur."
Toparlarsam: Kendi vücud dairemizden bakarak "Allah vücudumuzu nasıl halkediyor?" diye düşünmek bizi müşküle sokuyor. Zira biz kendimiz kadar var şeylerin içinde bir hilkati asla başaramıyoruz. Yoktan vara çıkaramıyoruz. Bunu kavramak için kendimizden daha düşük vücud dairelerine bakmalıyız. Onlarla aramızdaki nisbeti düşünerek bir parça Hüda'nın bizi nasıl yarattığını tefekküre yeltenebiliriz. Ancak burada da teşbihten sakınmak elzemdir. Çünkü, hakikatte orayı kavrayabiliyor değiliz, kavramak mümkün de değildir. "İmanımızı kurtaracak kadar ihata bize yeter!" derim, vesselam.
Deistler cevap versin.
Psikolog ihtiyacımız beslemesizlikten artıyor.
Yahu biz daha kolay ölebilmek için mi evrim(!) geçirdik?
"Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçare insan!" 14. Lem'a'nın 2. Makamı'ndan...
'Acz' ve 'fakr' üzerine düşünürken Kenan Demirtaş abinin, Allah ona afiyetli ömürler versin, bir temsili zihnimi çok meşgul ediyor. O demişti ki: "Taş, ağaç, hayvan ve insan. Bu dördünü 'fakirlik' açısından sıraladığınızda insan hepsinden daha fakirdir." Çünkü ihtiyaçları daha çoktur. Taş ise fakirlikte en sonuncularıdır. Çünkü çok az şeye muhtaçtır. Yani bir taşı sulamanız gerekmez. Bir taşın güneş görmesi şart değildir. Bir taşın 'hayatta kalmak' diye bir problemi de yoktur. Çünkü hayatı yoktur. (En azından biyolojik manada.) Ancak hayatla birlikte hassasiyet de artar. Hassasiyetle birlikte ihtiyaç artar. Hayatın tecellisi ziyadeleştikçe hassasiyet de ziyadeleşir. Hassasiyetler ziyadeleştikçe kırılganlık artar. Aslında artan kırılganlıktan ziyade arızîliktir. Yani birşey karmaşıklaştıkça Ustasının tasarrufuna daha ziyade ihtiyaç duyar. Daha yoğun bir ilgi ister. Basitleştikçe daha az tasarrufla da ayakta kalabilir.
Karıştırdım mı? Belki. Ancak hakkında konuştukça mesele basitleşecek inşaallah. Öyleyse şimdi bir de 'acz' konusuna değinelim. Yine mezkûr dörtlüyü sıralayalım: Taş, ağaç, hayvan ve insan. Fakra bakarken ihtiyaçların ziyadeliğine bakıyorduk. Ancak acze bakarken 'e-bilme' yani 'yapabilme-edebilme' kapasitesine bakacağız. Fakra baktığımızda sıralama şöyleydi: En fakir: İnsan. Daha az fakir: Hayvan. Daha daha az fakir: Bitki. En az fakir: Taş. Peki acz ekseninde şıkları tekrar sıraladığımızda durum nasıl olacak? Zâhirî nazarda şöyle birşey oluyor: En aciz: Taş. Daha az aciz: Bitki. Daha daha az aciz: Hayvan. En az aciz: İnsan. Neden böyle oldu peki? Çünkü iş 'e-bilme'ye geldiğinde canlılık miktarı şiddetlendikçe varlıkların 'yapabilme-edebilme' kapasiteleri de artıyor. Mesela: Bitkiler çok az da olsa menfaatleri olan şeylere doğru yönelebiliyorlar. Köklerini uzatıyorlar, yapraklarını çeviriyorlar falan.
Hayvana geldiğinizde 'e-bilme' kapasitesi biraz daha yükseliyor. O da menfaati olan şeye, yani arızîliğini telafî edeceği desteğe, doğru hareket edebiliyor. Hatta bazı hayvanlar avları için kilometrelerce yol alabiliyorlar. Peki iş insana geldiğinde? İnsan hayvandan da beter. Bazen menfaati için kıtaları bile aşabiliyor. Hatta Ay'a bile çıkabiliyor. Merakının peşinde aklıyla yıldızları/karadelikleri kovalıyor. Nice galaksilerde ilgisiyle/hayaliyle geziyor. Eğer bu zâhirî tasarrufu 'e-bilme' kabul edersek insan hakikaten sayılanlar içinde en az acizi. Bir taş üzerine gelen tank paletinden, dozerden, hiltiden, balyozdan vs. kaçamaz. Fakat insan hem kaçar hem de gerekirse varlığına kastedenin anasını ağlatacak yöntemler geliştirir. Bu anlamda sahiden taşa, bitkiye, hayvana benzememektedir. Lakin bu benzemeyiş onu acizlikten kurtarmış mıdır? Yoksa gözümüzü aldatan birşeyler mi var? Bence, evet, var.
Neden var? Çünkü bu tarz 'e-bilme'ler aslında 'yaratmak' değil. Evet. İnsan sahiden yaratıcı olsaydı ihtiyaç duyduğu hiçbirşeyde yoksunluk çekmezdi. Ama, hayır, çekiyor. Bir zamanlar gençken sonra ihtiyarlıyor. Bir vakitler sağlıklıyken sonra hastalanıyor. Biraralar tokken sonra acıkıyor. Bu gelip-gitmeler düpedüz arizîlik belirtisi. Arızî olan varoluşu için gerekli şeylerde yoksunluk çeker. Çünkü yaratıcı değildir. "Mazhar değil memerdir." Yani 'üzerinden gösterilen' veya 'üzerinden nakledilen'dir. Bir televizyon ekranı gösterdiği şeyleri yaratıyor sayılamaz. Çünkü iletilmediği an yoksunluğa düşer. Bir kablo taşıdığı elektriğin yaratıcısı değildir. Çünkü kesildiğinde acizleşir. Memer de, yani oluk da, taşıdığı şeyin yaratıcısı olamaz. Zira o şey akıtılmadığı anda onsuzlaşır, yoksullaşır, kurur.
Yaratan yarattığında yoksunluğa düşmez. Yoksunluğa düşüyorsak yaratıcı değilizdir. Sözgelimi: Beşerî üretişlerde bile, 'bütün parçaları siz üretmediğinizde' veya 'bütün hammaddeler sizde bulunmadığında' o üründe yoksunluğa düşmeniz ihtimali yüksektir. Ve böyle şeyler sıklıkla yaşanır. Motor gelmez. Mercek gönderilmez. Çark yetişmez. Ondan dolayı teslimatlar da gecikir. Ancak bütün parçalara/hammaddelere sahip olan bir firma/ülke üreteceği şeyin yoksunluğunu yaşamaz. Zira ihtiyacın gelişi anında üretim de yapılır. Ancak herhangi bir sebeple üretim yapılamadığında yoksunluk çekilir. 'Üretim' gibi kusurlu bir misali aslında bizi 'yaratıcılık' arşına çeksin diye verdim. Çünkü yaratıcılık öyle bir üretimdir ki, yalnız mutlak ilme, mutlak iradeye, mutlak kudrete ihtiyaç duyar. "Ol!" der olduruverir. Belki zaten madde olarak gördüğümüz şeyler Onun "Ol!" emrinde sınırlı şahitliklerimizdir.
Lafı bu denli çoğalttım. Acaba nereye geleceğim? Şuraya geleceğim: Bence acz/fakr aslında aynı şeyin iki yüzü gibi. Yani esasında ikisi de aynı şeyi söylüyor. Ancak resmin başka açılardan okunuşunu bize ifade ediyorlar. Her ikisinden de öğrenmemiz gereken yoksunluğumuz, arızîliğimiz, yaratıcı olmadığımız-olamayacağımız, yani mahlukiyetimiz vs. Ancak acizlik 'bizzat ferde nazar edince' görünüyor. Fakirlik de 'ferdin etkileşimde bulunduğu herşeye bakınca' ortaya çıkıyor. Bunu da şöyle bir misalle açmayı deneyeyim: Sözgelimi, ben, kaç kiloluk bir ağırlığı kaldırabiliyorum? Zorda kalırsam elli kiloyu kaldırıyorum varsayalım. (Gençlikte fazlasını da kaldırırdık ya neyse.) Temsilde 'elli kilodan sonrası' benim 'acizliğimi' belirler. Yani o kadar acizimdir ki elli kilodan fazlasını kaldıramam. Ancak bu veriden 'ihtiyaç' okuması çıkmaz. Fakirliğin cevabı böyle bulunmaz. Zira fakirlik ne yapıp-yapamadığıma değil de 'neyle etkileşim içinde bulunmak zorunda olduğuma' bakar. Evet. Havayı kaldırmak ağır gelmiyor ama havaya muhtacım. Hayatta kalmak için onunla bir etkileşim içindeyim. O beni etkiliyor. Ben de onu etkiliyorum.
Varlığı benim de varlıkta kalabilmem için gerekli. İşte bu 'dışa dönük okumam' ile 'fakirlik' ölçülebilir oluyor. Benim varolmam için ne kadar şeyle etkileşim içinde olmam lazım? Ohooo... Say say bitmez. Peki onları yaratabiliyor muyum? Hayır. O halde ben 'nihayetsiz fakir' sayılmalıyım. Çünkü ihtiyaç duyduğum şeylerin hilkati elimde değil. Onları yaratan yaratmaya devam ederse ben de etkileşime devam edebilirim. Ve, eyvah, ensemde bir tehlike daha var. Benim de varlıkta kalabilme durumum kesin değil. İşte burada da acizlik açısı devreye giriyor. Ben 'e-bilme' anlamında da pek 'gücü yeter' bir adam değilim. Yaratmak elimden gelmediği gibi etkileşmemek de elimde değil. Güzelce ifade edebildimse buraya kadar, ki o da şüphelidir, birazdan hepsini birbirine bağlayabiliriz.
Ben ne 'e-bilme' anlamında muktedirim ne de 'etkileşmeme' anlamında gınaya sahibim. Son minvalde tek başıma değil herşeyle birlikte birşey oluyorum. Aslında taş da böyle oluyor. Bitki de böyle. Hayvan da yine. Ancak üzerlerindeki sanat bendeki kadar girift olmadığı için benim kadar hassaslaşmamışlar. Bozulmaları kolaylaşmamış. Kıvamları o denli inceliğe varmamış. Malum, kıvam inceleştikçe, tutturmak güçleşir, bozmak kolaylaşır. Çünkü çok sayıda şeyin çok hassas mizanlarla konması-kollanması gerekir. Hah, şimdi, evrimcilere de bir laf sokup gideceğim:
Evrimin 'daha güçlü olma' eğiliminin sonucu olarak insan sonucuna vardığını söylüyorsunuz. (O zaruretin sebebini de kurcalamak lazım amma!) Yani taştan geliştik bitki olduk. Bitkiden geliştik hayvan olduk. Hayvandan geliştik insan olduk falan filan. Peki insan sormadan edemiyor: Neden bu sözde gelişmişlerin varda kalma oranı yukarı çıkıldıkça azalıyor? Yani bir taşın varda kalması için korunması gereken denge miktarı ile bir bitkininki bir olmuyor. Bir bitkinin hayatta kalma ihtimaliyle bir hayvanınki de uyuşmuyor. Taşın taş olarak kalabilmesi ihtimali bitkinin hayatta kalabilmesi ihtimalinden çok daha yüksek. Bitkinin hayatta kalabilmesi ihtimali hayvanın hayatta kalabilme ihtimalinden çok daha yüksek. (Bir ağacın yüzde yetmişine bile zarar verseniz, evet, kalandan tekrar yeşerebilir. Ama hayvanlar hayatî bölgelerine gelen binde birlik zararlardan bile ölürler.) Yani mahlukatın 'sözde evrim hiyerarşisindeki her yükselişi' hayatta kalma ihtimallerini düşüyor. O halde evrim 'daha güçlü' yapmamış ki bizi. 'Daha kolay ölebilir' olmak için evrim geçirmiş gibiyiz. O halde dünyevî anlamda bu mahlukatın eline geçen ne? Daha kolay ölmekle mi mutlu olmalılar? Yani daha fani olmakla? Daha fani olmak, dünyevî anlamda, kâr sağlamaz ki. Kaybedişi hızlandırır, arttırır, çoğaltır, o kadar. Gelişimin amacı 'daha kolay bozulmak' olabilir mi hiç?
Hasan Feyzi abi Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı çalışıyor?
Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: "Kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma..." Şimdilerde buna 'bağlam' diyorlar. Yani 'sözün bağlamı.' Ve hakikaten bir sözün 'bağlamı' değiştiğinde 'anlamı' da değişebiliyor. Sözgelimi: "Son çarem aşağı atlamak!" diyen birisi, bunu, sağlam bir binanın 10. katının pervazında diyorsa, atlamak için hiçbir zaruret de yoksa, kastettiği "Son çarem ölmek!" gibi birşeydir. İntihar temayülünün hazin ifadesidir. Fakat, yangındaki bir binanın 3. katından, hem de itfaiyenin tertip ettiği yumuşak bir zemine atlayacak kişi söylüyorsa, o zaman aynı cümle, 'hayatta kalmak arzusuna' işaret eder. Yani, birincisi aynı kelamla 'ölmek arzusu' vurgular, ikincisi aynı cümleyle 'yaşamak isteğini' belirtir.
Bununla ilgili, mihmandarımız Ebu Eyyüb el-Ensarî radyallahu anha atfedilen, şöyle bir hâdise de var: Hz. Ebu Eyyüb İstanbul'un Emevîler zamanındaki kuşatmasına katılır. Vuruşmalar esnasında genç bir mücahidin cesareti dikkatleri çeker. Öyle yiğittir ki, ölüm-kalım düşünmeden, düşmanın en kalabalık olduğu yerlere gözü kapalı saldırmaktadır. Bunun üzerine diğer bazıları derler: "Ayete uygun hareket etmiyor. Yaptığı doğru değildir..." Hz. Ebu Eyyüb şaşırır ve sorar: "Hangi ayete uygun hareket etmiyor?" Bakara sûresinin 195. ayetindeki o ifadeyle cevap verirler: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!" Hz. Ebu Eyyüb o ayetin manasının 'Allah yolunda malını infak etmekten kaçınmakla' ilgili olduğunu belirtir. Yani mülkünü-parasını hayırdan saklayan insanlardır 'kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atanlar.' Güya harcamayarak korunduklarını sanırlar. Fakat, ayet-i kerime, asıl bu tavırlarının 'kendilerini tehlikeye atmak' olduğunu belirtmiştir. Yani cihadla, hele cihadda pek mübarek birşey olan cesaretle, gayretle, ileriye atılmakla, gözükaralıkla vs. ilgisi yoktur.
İslamî ilimlerin ortaya çıkışı da esasında bu 'bağlamın muhafazası' hikmetiyle yakından ilgilidir. Evet. Esbab-ı nüzûl 'bağlamın korunması' için zaptedilmiştir. Sünnet-i seniyye 'bağlamın anlaşılması' için zaruridir. 'Tefsir' ilmi zaten bağlam ilmidir. İslamî ilimlerden herbiri Kelamullahla muhatap olanlara 'sözü bağlamıyla birlikte aktarabilmek' için sistemleştirilmiştir. Böylece yanlış anlamalara engel olunur. Zaten, malumunuz, Kur'an'ı sünnetsiz bir şekilde yorumlamak isteyen 'hadis inkârcılarının' gayesi de böylesi bağlam kayıtlarından kurtulmaktır. Eğer sözü bağlamsız bırakırsanız, geçmiş olsun, artık istediğiniz anlama getirebilirsiniz. İntihar niyetiyle "Son çarem aşağı atlamak!" diyen birisi "O hayatta kalmak için öyle söylüyor..." diye lanse edebilirsiniz.
Buradan şuraya geçeceğim: Bağlam bilgisi Risale-i Nur'u anlarken de bize lazım. Yoksa biz de ondaki bazı ifadeleri bambaşka eksenlere oturtarak okur hale gelebiliriz. Buna dair iki misal de vereceğim inşaallah. Hem evvelki iki makalemle de ilgisi olacak söylediklerimin. (Yani "Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?" ve "Bediüzzaman'ın hangi ırktan olduğunun ne ehemmiyeti var?" yazılarımla.) O metinlerden birincisinin başlığı şöyledir: "Dahiliye Vekili Hilmi Uran Bey'e Merhum Salih Yeşil tarafından yazılan mektubun sûreti..." Mehmed Salih Yeşiloğlu merhum ilk meclisin Erzurum mebusudur. Ve mektubunun en sonunda şöyle bir ifade kullanır:
"Milliyetini, memleketini candan seven; teninde, kanında, Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu olmayan, Erzurum'un eski milletvekillerinden, bacağı kesik, Yeşil Oğlu Mehmed Salih..."
Bu ifadeye bizzat baktığınızda, yani bağlamı hiç hesaba katmadığınızda, Mehmed Salih Yeşiloğlu merhumun kendisini 'ırken tenzih etmek' niyetiyle böyle dediğini düşünebilirsiniz. Yani; ona göre; kanında Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu bulunmak; böylesi kavimlerden biriyle ırken bağlı olmak; kusurdur. O da kendisinin böylesi kusurlardan berî olduğunu belirtmektedir. İfade böyle anlaşıldığı takdirde gayet 'ırkçı' gibi durmaktadır. Ve İslam'a yakışır ümmet bilincinden uzaktır. Bir insanın kanında Kürtlüğün, Arnavutluğun, Boşnaklığın vs. bulunması nasıl kusur addedilebilir? Üstelik bu kavimler de alelekser müslüman kavimlerdir.
Ancak mektubun geneline baktığınızda, Yeşiloğlu'nun, 'mütekellim, muhatap, maksat, makam' eksenlerinde farklı bir yerde durduğunu görürsünüz. Tek tek inceleyelim: 1) Kendisi: Bediüzzaman'la beraber Kafkas cephesinde harbetmiş birisidir. 2) Muhatabı: CHP'de İçişleri Bakanlığı yapan Hilmi Uran'dır. 3) Maksadı: Bediüzzaman'ın üzerindeki devlet baskısının kaldırılmasıdır. 4) Makamı: Bediüzzaman'ın Kürtlüğü üzerinden türlü eziyetlere uğratıldığı bir dönemdir... Bunlar evvelemirde mektuptan anladıklarımız. Ancak daha da derinleşirsek: Yeşiloğlu merhum Türkiye'nin gelmiş-geçmiş en ırkçı hükümetinin içişleri bakanına ulaşmaya çalışmaktadır. Ve bu anlamda muhataplarına tesir edebilecek her enstrümanı denemektedir. (Bediüzzaman Hazretleri de kendisine bu çabalarından dolayı teşekkür etmiştir.) Ve tam da o makamda muhataplarından 'iftira' beklediğinden gardını mektubunun sonunda almıştır. Yani demektedir ki: "Hakkımda 'Türkleri sevmiyor' tarzı birşey söyleyemezsiniz. Çünkü özbeöz Türküm!" Yahut da bu son ifade ırkçı muhataplarına tesir etmek içindir: "Sizden daha Türk bir kardeşiniz olarak bunları yazıyorum. Sözümü yabana atmayın."
Yoksa ne Yeşiloğlu merhumun bu mektubu yazış gayesi ırkçılık yapmaktır ne de Bediüzzaman'ın bu mektubu Emirdağ Lahikası'na koydurmasının sebebi o tarz ifadeleri beğenmesindendir. Burada şu noktaya da dikkat çekmek istiyorum: Bediüzzaman Hazretlerinin Lahikalara koydurduğu her metin virgülüne-noktasına kadar tasvip buyurduğu metinler değildir. Başka hikmetlere binaen 'müsaade buyurduğu' metinler de vardır. Yani hasenatı seyyiatına tereccuh etmiş metinleri de, Hazret-i Üstad, kimi maslahatlarla Lahikalara koydurmuştur. ("Hayır, Lahikalara konulmuş her metin, Bediüzzaman'ın bizzat altına imza attığı metinlerdir!" denirse ben şu misali veririm: "Lütfi'nin Arkadaşı" imzasıyla Barla Lahikası'nda yeralan Hüsrev abinin bir mektubunda "Aziz Üstad, hizmetin göklerde gezsin..." ifadesine Hazret-i Üstad tarafından bir haşiye konmuş ve bu hususta Hüsrev abi gibi düşünmediğini o haşiyede belirtmiştir. Buna benzer şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin bazen müdahale ettiği bazen de 'şahs-ı maneviye sayarak' göz yumduğu metinler vardır.) Yeşiloğlu merhumun metni de böylesi metinlerden birisidir. Üstad Hazretleri bir insanın kanında Kürtlük, Arnavutlukluk, Boşnaklık vs. kanı kokusu bulunmasını asla kerih görmez. Ancak eski bir milletvekili tarafından yazılmış bu mektubun Risale-i Nur dairesinin genişlemesine faydası olacağını ummuştur. Allahu'l-a'lem. Özellikle Kürtlüğü üzerinden incitilmesine karşı bu mektubun müsbet bir tesirinin olduğu söylenebilir.
Gelelim ikinci metne. Ki o da meşhurdur. Hasan Feyzi abi merhumun 'seyyidlik' mektubu...
"(...) Ona 'Kürdî' denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali'de (r.a.) görülen 'Ya müdrik!' kelimesinin hazf ve kalbiyle 'Kürt' îma ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun mânevî silsile-i şerâfet ve siyadetten tenzil ve teb'idini icap ettirmez. Bu isnad ve izafe, Kürdistan'da doğup büyüyen ve bu lâkapla mâruf ve meşhur olan bu zâtın Risaletun-Nur'un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir. Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum. Âlem-i İslâmiyet ve insaniyete ve Haremeyn-i Şerifeyne asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk milletini onun çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havalide geçirmesinde büyük hikmetler, mânâ ve mülâhazalar olsa gerektir..."
Burada Hasan Feyzi abi ne yapmaya çalışıyor? Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı gayret ediyor? Zâhirine baktığımızda böyle. Hem de çok 'zorlu tevillerle' yapıyor bunu. "Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum..." Bediüzzaman'ın seyyidliğini saklamak için Kürt gibi davrandığı gibi imâlar var mektupta. Hatta gaybî işaretler sadedinde 'Kürt' diye anılması bile tevil ediliyor. Gerçi 'mânevî silsile-i şerâfet ve siyadet' denilerek iş yine 'manevî âl-i beyt' ıstılahına yaklaştırılsa da mektupta ciddi bir müşkül var. O da şudur: Bediüzzaman'ın, delillerle sabit tarihçesinin, "Ben Kürdüm!" demelerinin neredeyse görmezden gelinmesidir.
Hasan Feyzi abi bunu neden yapıyor? el-Cevap: Hasan Feyzi abi merhumun bunu yapma sebebi, yine, yukarıda Yeşiloğlu merhumun metni hakkında dilegetirdiğimiz hikmetlerle bağlıdır. O dönemde Türkiye'de ağır bir 'kemalist Türkçülük' propagandası yürütülmüştür. Devlet eliyle ilk mekteplerden itibaren halka ırkçılık aşılanmıştır. Ve bu aşılamanın kem tezahürleri alınmaya başlamıştır. Bir de üzerine Şeyh Said kıyamı sonrasında tutuşturulan 'Kürt düşmanlığı' eklenince... Üstadın bizzat kendi metinlerinde Kürtlüğü üzerinden ne kadar eziyet gördüğü anlaşılmaktadır. Sadece kendisinin gördüğü eziyet de değil. Eserleri de "Bediüzzaman Kürttür. Uzak durun. Türk hocalara gidin!" lansesiyle tukaka edilmektedir. O da bu yalnızlaştırmanın duvarını aşmaya çalışmaktadır. Kendisinin seyyidliği ile ilgili mektupları Lahikalar'a katması biraz da bununla ilgilidir.
Mübarek Türklerin seyyidlere hürmeti üzerinden kendisinin Kürtlüğü hakkında yürütülen kara-propagandayı aşmaya gayreti gizlidir böylesi mektuplarda. Yoksa Bediüzzaman "Aaaa, ben seyyidmişim yahu, Kürt değilmişim!" fikriyle bir inkâra girişmiş değildir. Mesela: Eserlerindeki Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmesindeki maksadı da biraz budur. (Bir sonraki yazımda bu konuya da değinmeye niyetliyim inşaallah.) Şark Islahat Planı'ndaki maddelere bir göz gezdiren o devirde tehlikenin/zulmün ne boyutlarda olduğunu anlar. Ve Bediüzzaman, bazen gayet günahsız bir-iki kelime için bile senelerce müsadere edilen eserlerinin, bu gibi nedenlerle hepten gadre uğramasından korkmaktadır. Bu hikmetli korkuyla da hamleler yapmaktadır.
Hülasa: Eğer, böylesi metinleri tutup Kürtlere karşı "Bediüzzaman Kürt değil ha!" demek niyetiyle okursanız, başta belagat kaidesi olarak Üstad'dan ders aldığımız herşeye takla attırmış olursunuz. Çünkü bu mektupların muhatabı Kürtler değildir. Bu mektupların muhatabı Türkçülük illetiyle malul Türklerdir. (Müslüman Türkleri tekrar tekrar tenzih ederim.) Onların; 1) Bediüzzaman'a ve Risale-i Nur'a "Kürttür!" diye gadretmelerinin engellenmesidir; 2) "Kürttür!" diye uzaklaşanların seyyidlik üzerinden tekrar daireye çekilmesidir. Her neyse. Çok uzattım. Kusuruma bakılmasın. Ben bu yazıyı yazdım. Çünkü bir tecrübem yazmak icap ettiriyordu. Evet. Kürtlerin ve Türklerin karışık olduğu meclislerde 'mütekellim, muhatap, maksad, makam' bilgilerini anmadan bu mektupları ders yaparsanız nizâ çıkmasına da sebep olabilirsiniz. Böyle bir nizâya şahit oldum ben. Ne diyelim? Cenab-ı Hak uhuvvetimizi bozdurmasın. Bizi selef-i salihînin yolundan ayırmasın. Âmin.
Celal Şengör Nasreddin Hoca'yı ziyarete gelirse...
Fıkra bu ya. Nasreddin Hoca'yı birgün Celal Şengör ziyaret etmiş. 'Mühim suallerle geldiğini' belirtmiş. Hoca da "Sor bakalım!" buyurmuş. Şengör sormuş: "Dünyanın ortası neresidir?" Hoca cevaplamış: "Eşeğimin ayağını bastığı yerdir." Şengör "Ne ile belli?" deyu suali ilerletince eklemiş: "İnanmazsan kendin ölç!" Sonra Şengör tekrar sormuş: "Yıldızların sayısı ne kadar?" Hoca cevaplamış: "Eşeğimin postundaki kıl kadar." Şengör yine itiraz etmiş: "Ne ile belli?" Hoca da cevabı yapıştırmış: "İnanmazsan otur say!" En son Celal Şengör "Peki hocam sakalımın kaç kılı var?" diye sormuş. Hoca da "Karakaçanın kuyruğundaki kıl kadar!" diye yanıtlamış. "Ne ile belli?" deyince de "Bunu tecrübe etmek kolay. Bir senin sakalından bir onun kuyruğundan kıl koparırız! Denk gelmezse haklı çıkarsın. Denk gelirse de benim doğru söylediğim ortaya çıkar." Elbette Şengör böyle 'can acıtıcı' bir deneyi göze alamamış. Gerçi neden alamamış? Adam deney için neleri yemeyi göze aldığını kendisi itiraf ediyor.
Görüldüğü üzere anlattığım fıkrada bir mantıksızlık buldum. Zaten fıkranın orijinalinde "Sual sahibi bilgeler müslüman oluyorlar!" deniyor. Fakat benimkinin gidişatına bakılırsa Şengör'ün müslüman olması zor. Çünkü Şengör aslında bir cevap almadı. Nasreddin Hoca suallerin yüklerini 'kuşatılamayana' attı. Son cevap hariç. Orada ise 'korkutucu bir tecrübeyi' teklif ettiği için muhatabı bunu göze alamadı. Hocanın bu fıkrasında suallerin gerçek cevapları yok. Hoca hakikatte hakiki cevapları vermekten kaçıyor. Çünkü sualleri saçma buluyor. Bunun beyanını da alaycılığıyla yapıyor. Evet. Biz de bazen böyle yaparız. Sorular cevaplamaya değmeyecek kadar saçma gelirse alaycılığımızla "Ben bu saçmalıkla uğraşmak istemiyorum!" deriz. Hicvin böyle bir fonksiyonu da vardır.
Fakat Nasreddin Hoca'nın cevaplarında başka incelik de var. O da şudur: Hoca 'kuşatılamayana dair' suallere 'yine kuşatılamayana gönderme yaparak' karşılık veriyor. Özellikle 'yıldızların sayısı' sorulduğunda verilen cevapta bu çok bariz. Soralım: Eşeğin vücudundaki kılları saymak mümkün müdür? Hayalinin bir köşesinde her insan "Neden olmasın ya?" dese de sahada kimse tecrübeye kalkmaz. Tarih boyunca kimsenin cür'et etmediği kadar müşkül bir iştir posttaki kılları saymak. (Hatta, bir zamanlar, deliyi âkilden ayırmak için böyle teklifte bulunurlarmış. Saymayı denerse aklının yerinde olmadığına hükmederlermiş. Çocukların akıl bâliğ olup olmadığını test için de böyle tecrübeler yapıldığını duymuştum.) Her neyse. Özetle: Kuşatılamayana dair sorular-cevaplar, insanı, 'hakkında konuşamayacağı bir vüs'at bataklığına' çekiyorlar. Ve bu alana çekildiğinizde 'hayalen mümkün, aklen mümkün, tecrübeten mümkün' vs. hepsi birbirine karışıyor.
Ateist/evrimci herzelerini de biraz buna benzetiyorum ben. Sözgelimi, ateistler, varoluşun düzenliliği karşısında 'normalde kaotik olması gereken' gelişigüzelliğin/tesadüfün bu sonucu vermesini şöyle açıklıyorlar: "Evrende o kadar çok zar atılmıştır ki, ne var canım ya, bir tanesinde de hep altı-altı gelmiştir, olamaz mı? Ve böylece düzenlilik, fizik-kimya-biyoloji, karşımıza dikilmiştir..." deniliyor.
Evrimcilerin de 'canlılığın oluşumu' hakkındaki argümanları buna benzer. Onlar da "Kumarda kaybeden biyoloji de kazanırmış!" usûlüyle milyonlarca yıllık bir maziye yapıyorlar bütün göndermeleri... "Olmuştur, yaşanmıştır, neden olmasın?" Matematik hesaplarına sığmayacak bir incelikte tesadüfler birbirini izlemiştir de canlılık ortaya çıkmıştır. Vay babam vay.
Aslında 'gerçekleşmesi mümkün' gördükleri ihtimal sadece hayalen mümkün. Çünkü hayaller çoğu zaman pek de gerçekçi sayılmazlar. "Bir eşeğin postundaki kılları sayabilmek mümkün mü?" Hadi bakalım. Hayalen mümkün. Oturup sayılabilir. Ancak sahiden hiç oturup eşeğin postunu sayan olmuş mudur? Yok. Böyle birşey olmamıştır. Yani hayalen mümkün olan varlık sahasına hiç mi hiç çıkmamıştır. Zira birşeyin hayalen mümkün olması ne aklen mümkün olmasına ne de 'tecrübeten mümkün olmasına' işaret etmez. Hayalen mümkün olan sadece hayalen mümkündür. Fazlası değildir. Ve bazen de hayalen mümkün olan aklen ve de tecrübeten muhaldir. Yani imkansızdır. Olmamıştır.
Hayalin şöyle bir yanı var: Birşeyi hayal edebilmeniz için onun bütün 'gerek-şart' veya 'yeter-şart'larını mevcut bulmanız gerekmez. Ben hayalî bir imkan olarak uçtuğumu düşünüyorum mesela. Kanatsız, tüysüz, tıpkı süpermen gibi. Keyif benim değil mi? Hayalini kuruyorum. Filmini de çekiyoruz. Oh, milyon da izleniyor, peki. Fakat gerçekten bir insanın bu şekilde uçması mümkün müdür? Soruyu hayalin elinden alıp aklın eline verdiğinizde akıl neye uğradığını şaşırır. Çünkü hayalin aksine olarak akıl maliyet hesabı yapar. Bir insanın kanatsız, tüysüz, araçsız, sadece "Uçayım!" istediği anda uçması nasıl sağlanabilir? Bilimadamları henüz böyle birşeyin başarılacağının kapısını açmadılar.
Peki tecrübeten böyle birşey oldu mu? Hayır. Böyle birşey tecrübeten hiç olmadı. (Mucize-keramet türü Allah'ın inayeti harikaları şimdilik bir kenara koyalım ey sünniler! Çünkü karşı tarafın böyle birşeye imanları yok.) Yani hayalen mümkün olan aklen mümkün değil ve hiç de tecrübe edilmedi. Tecrübe sahasında 'mümkün' olmadı. Düpedüz 'Olmadı!' yani. İşte, ateistlerin/evrimcilerin, yeterli dirayete sahip olmayan zihinleri iğdiş etmek için kullandıkları cerbeze böyle birşey.
Onlar 'hayalen mümkün' olanla 'aklen mümkün' olanı ve hatta 'tecrübeten mümkün' olanı birbirine karıştırıyorlar. "Hayalen mümkünse mutlaka tecrübe edilmiştir!" gibi bir yere çekiyorlar. Halbuki hayalen mümkün milyonlarca şey aklen mümkün derecesine henüz gelmedi. (Büyük bir kısmı asla gelmeyecek.) Ve aklen mümkün olan birçok şey de tecrübeten mümkün sahasına çıkmadılar. (Büyük bir kısmı asla çıkmayacak.) Yani "Milyon tane zar milyar kere atılmıştır. İlla bir tanesinde hepsi altı gelmiştir!" herzesi aslında bir çözüm değil. Burada uygulanan taktik yükün 'kuşatılamayana atılması'dır. Yani Nasreddin Hoca'nın alayını sonuna kadar hakeden bir durumdur.
O milyar senede bu milyon tane zarın tesadüfen altı-altı geldiğinin delili nedir? Yoktur. Hiçtir. Safsatadır. Çünkü zaten o milyar sene kuşatılamaz. Görülemez. Yaşanamaz. Deneylenemez. Eşeğin postu sayılamaz. Ancak mevzuu eşeğin postuna getirirseniz karşı tarafa kuşatamayacağı bir alan sunmuş olursunuz. Bu size hayalen mümkün olanı aklen/tecrübeten mümkün, hatta vâki, gibi göstermeye yarar. Çünkü karşı tarafın da o milyar seneye uzanıp "Ulan hani evrim ya? Ulan hani tesadüflerin düzen yaratışı? Ulan hani..." deme gücü yoktur. Esasında burada artık mantıklı cevap vermeye de gerek duymuyorum ben. Evet. Nasreddin Hoca alaycılığına başvurmak en iyisi belki. Celal Şengör'ün vaktiyle yediğini söylediği şeyinden oluşmuş olma ihtimaliyle canlıların tesadüfen oluşma ihtimali bir gibi görünüyor bana. Katılmayanlara cevabım belli abiciğim: "İnanmıyorsan ölç de gör!"
Yine mürşidimin beyanatıyla bitirmek isterim: "İmkânın envâı var. İmkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdî gibi kısımları vardır. Bir hadise, eğer imkân-ı aklî dairesinde olmazsa reddedilir; imkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi mu'cize olur, fakat kolayca keramet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir burhan-ı kat'î ile ancak kabul edilir."
Neye dikkat kesiliyorsan o kesilirsin
Bediüzzaman Hazretleri Mesnevî-i Nuriye'sinin bir yerinde şöyle diyor: "İnsanda öyle bir lâtife, öyle bir hâlet vardır ki, o lâtife lisanıyla her ne sual edilirse—velev ki fâsık da olsun—Cenâb-ı Hak o lâtifeye hürmeten o matlubu yerine getirir." Devamında ekliyor: "O lâtife pek uzaktan bana göründü ise de teşhis edemedim."
Mürşidimin teşhis edemediği o şeyi elbette ben de haddimin yüzbin fevkinde olarak teşhis edemiyorum. Fakat, ona en yakın bulduğum şey, 'dikkat'tir. Evet. Dikkat öyle bir yetenektir ki, her neye yoğunlaşsa, onun açılmasına vesile olur. Yani, âdemoğlu/kızı, dikkatini ihlasla kuşanıp yöneldiğinde matlubu pek çabuk fikrine/kalbine kavuşturulur. Bir metne dikkat edersiniz, dikkatiniz ölçüsünde, metin size açılır. Bir nesneye dikkat kesilirsiniz, dikkatiniz ölçüsünde, nesne sizin için detaylanır. Kulağınızla dikkat kesilirseniz kulağınıza bağış yapılır. Dilinizle dikkat kesilseniz dilinize bağışlanır. Hangi duyunuzla olursa olsun 'dikkat' duası pek çabuk/genel kabul gören bir latifedir. Ancak bu dikkat meselesinin hoşlukları kadar tehlikeleri de vardır.
Dikkatinizi hevaya verdiğinizde dünyanız boş şeylerle dolar. Dikkatinizi günaha verdiğinizde dünyanıza günahlar doluşur. O yüzden 'dikkat yönetimi' aynı zamanda 'irade yönetimi'dir. İrade, dikkate adımlarını izletebildiği gibi, dikkatin adımlarını da izler. Nereye doğru dikkat kesilirseniz temeyyülatınızın o yöne doğru aktığını hissedersiniz. "Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüzçevirirler." (Mü'minun, 23/3) ayeti ve/veya "Kişinin malayaniyi terki müslümanlığının kemalindendir." (Tirmizî, Zühd, 11) hadisi bu bağlamda tefekkür edilebilir. Evet. Dikkatinizi yönetemediğinizde hayatınızda başka şeylerin de kontrolünüzden çıkmasını engelleyemezsiniz. Başta hayaliniz dikkatinizin dünyanıza topladığı şeylerle çalışır. (Ve zihin her sıkıldığında sizi oraya sürükler.) Sonrasında iradeyle bağlı bütün latifeler dikkatin arkasını izler. Dikkat hakikaten duasına dikkat edilesi bir şeydir.
"Nasıl ki, şükür nimeti ziyadeleştirir; öyle de, şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder..." diyen mürşidimin başka bir yerde söylediği ise şudur: "Çünkü, şükür nimeti ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır." Yani önümüzde üç şık duruyor gibidir: 1) Şükür nimeti ziyadeleştirir. 2) Gaflet nimeti kaçırır. 3) Şekva musibeti tezyid eder. Dikkat edilirse bu üç hâlin üçünün de dikkatle bir ilgisi vardır. Öyle. Zira şükrün arkaplanında 'şeylerin nimetiyet yönlerine dikkat kesilme' saklanır. Yani şükreden bir insan herşeyle "Allah bununla bana ne hayır veriyor?" merakı eşliğinde muhatap olur. Gözlerinin 'güzeli görme' temayülü/alışkanlığı onun dünyasında 'güzel düşünme'yi netice verir. "Bana bununla ne güzellikler bağışlandı?" diye aranıldığında her nesnenin, tecrübenin, hissin şakıyacağı bir bülbül terennümü vardır. Ve bu dikkat kesilişle nimet insanın gözünde çoğalmaya başlar. Aranılan ziyadeleşir. Neyi aranırsak o ziyadeleşir. Tıpkı bir manzarada görülmek istenen şeye 'dikkat kesilmek' gibi. Buna şimdilerde fokuslanmak diyorlar. Yahut da odaklanmak. Her ne isim verilirse verilsin, gereği yapıldığında, dünyanız o şeyin varlığıyla daha çok doluyor. Merak, edildiği şeyi, dünyamıza çağırıyor.
Gaflet böyle değil ama. Gaflet dikkatin zıttıdır. Yokluğudur. Gaflet ettiğinizde göremez olursunuz. Duyamaz olursunuz. Farkedemez olursunuz. Sinyallere alıcılarınızı kapatırsınız. Kapandığınız şeyin sizden kaçması doğaldır. Üçüncüsü ise, gaflet değil, ama dikkatin yanlış noktaya sarfı. Bu defa da nesnedeki olumlu yanlar yerine olumsuz yanları görmeye konsantre oluyorsunuz. "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır..." Bu iki cümlenin Münazarat içinde bir kardeşi daha vardır: "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır..." Yukarıda dikkatin hayal ile ilgisini anmıştık. Artık rüya ile de ilgisini anabiliriz. Hakikatin tersten söylenişi için de biz kalemimizi oynatalım: "Kötü gören kötü düşünür. Kötü düşünen kötü rüya görür. Kötü rüya gören hayatından elem alır..." Öyle olur. Zira dikkat kesildiği kötülüktür. Dikkat kesildiği kötülük olduğu için bulduğu da kötülüktür. Gördüğü ancak bardağın boş tarafıdır. Yani dikkat öyle bir latifedir ki, Allah Teala, duasını bollukla kabul eder. Hemen karşılığını verir.
Batı'nın fısk u fücuru ile dünyamıza çökmesinin arkasında da bu sır var. Onlar 'medeniyet fantaziyeleri'yle öncelikle dikkatimize çöküyorlar. Nefsanî albeniyle dolu medyaları, sinemaları, şovları, sosyalmedyaları vs. müslüman dikkatini elimizden alıyor. Onların konuştuklarını konuşuyoruz. Bakmamızı istedikleri şeylere bakıyoruz. Dünyamıza yığdıkları enformasyon ile meşgulüz. Bu muhatabiyet görüşümüzü, hayallenişimizi, düşlerimizi, akledişimizi ve hatta komple yaşayışımızı etkiliyor. Şu an bunu başarmaya çok uzağız. Tamam. Fakat, yapabilsek, önce dikkatimizi bu deccalî saltanatın elinden kurtarmamız gerekir. Dikkatimizi bu yaban ellerden kurtarmadığımız sürece müslüman rüyaları görmemiz çok zor. Olsa bile yarım yamalak. 'Edğasu ahlam' denilmeye seza meşguliyetlerle yoğrulmuşuz. Cenab-ı Hak rüşdümüzü bize yeniden ilham eylesin. Âmin.
Evet, elhamdülillah, 19. Söz'ün 13. Reşha'sını tefekkür ettik bugün.
Nurcular kişilere reddiye yapmaz mı?
Zorluk bazen keyfî bir zindandır. Kendimizi kapattığımız bir zindan. İçeri girip, kapısını kilitleyip, sonra da anahtarını yuttuğumuz. Evet. Hani Hadîd sûresinin 27. ayetinde kısa mealiyle buyrulur: "Ruhbanlığa gelince. Biz onu farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar." Bu hükmün hakikatinin delili bugün dahi Katoliklerin yaşamaktan kurtulamadıkları cinsel skandallardır. Vatikan her sene 'sapık rahipler' yüzünden açılmış davalarlar uğraşır. Yüksek tazminatlar öder. Özürler diler. Çünkü nikah fıtrîdir. Bekarlığı din adamlığı için mecburî tutarsanız bedelini de böyle rezaletlerle ödersiniz. Burada kabahat elbette ruhbanlığı uyduranlara aittir. Hâşâ, Allah'a ait değildir, zira Hak Subhanehu ve Teala hakiki İsevîlikte rahiplere böyle bir zorunluluk yüklememiştir. Zorluğu kendilerine kendileri uydurmuştur.
Tabii, ayet-i celile, evvelemirde muharref hristiyanlığı muhatap alıyor. Fakat, elbette, sadece onlarla konuşmuyor. Hepimize bir uyarıda bulunuyor. "Cenab-ı Hakkın rahmetiyle cadde kadar geniş tuttuğu yollarda, siz dar sokakları dayatırsanız illa, isterse takva niyetiyle olsun bu, altından kalkamayabilirsiniz!" deniliyor. O yüzden, âdemoğlunun özbir nefsine 'azimet' gözüyle bakması övülmüş, fakat kardeşlerine 'ruhsat dairesi genişliğinde' acıması tavsiye edilmiştir. Eğer kendi nefsine 'ruhsat dairesi genişliğinde' bakıp da kardeşlerinden 'azimeti' bekliyorsa, bu, muvazenesizliğe hamledilmiştir. Zira Fetih sûresinin 29. ayetinde de denilmiştir ki: "Onlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler." Merhametin şânı 'caddeyi dar sokak kılmak' değildir.
Bazen biz nurcular da, mürşidimizin hiç böyle bir muradı olmamasına rağmen, kardeşlerimize dar sokaklar sunabiliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat caddesini ellerinden alıyoruz. "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun!" ölçüsünde konuşmuyoruz. Niyetimiz iyi aslında. Daha müttaki bir meslek inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak ruhbanlığın ortaya çıkışı da böyle değil miydi? Onlar Allah'ın helal dairesini daralttılar. Ve helal dairesini daraltmak 'rahmetten kaçmak' manasına da gelirdi. Çünkü ruhsat da rahmettendir. Bedeliniyse sonraki nesiller öder.
Geçenlerde, tevafuk, çeşitli meclislerde 'reddiye meselesini' müzakere etmek nasip oldu. Mevzu gidip şöyle bir eşiğe dayandı nihayet: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır." Kaide çıkarmanın tatbik/tefekkür kolaylığı sağladığını kabul etmekle birlikte, isterim ki, o kaide yanlış olmasın. Yani cümlenin dilegeliş güzelliği bizi hakikati budama hamakatine düşürmesin. Çünkü kişi reddiyesinin reddedildiğine dair Bediüzzaman Hazretlerinin sarih bir beyanı yoktur. Bu daha çok çıkarıma benzemektedir. Ancak bu çıkarımın da metinlerle mizana vurulması gerekir. Umberto Eco'nun da tarifiyle, yorumun 'aşırı yorum' olmaması, ancak 'bütüne uyumuyla' ortaya çıkar. Ve, evet, bu kaidenin Risale-i Nur'la mihenge vurulması başının-gözünün yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır.
Çünkü Bediüzzaman Hazretleri de kişileri anarak tenkidlerde bulunmaktadır. Mesela? Mesela: "Biraderim Derviş Vahdetî Bey'e..." makalesinde isim vererek uyarmıştır. Yine, İşaratü'l-İ'caz'da, "Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'un telâkkisine göre..." diye başlayan bölümde hatasına dikkat çekilmektedir. Buna mümasil Eski Said döneminde, isimleri zâhiren geçmese de, kişilere yazıldığı meşhur makaleler mevcuttur. Bunlar içinde, Cenab Şehabeddin'e yazılmış olan, İçtihad Risalesi'nin de özünü içeren, makale sayılabilir. Necmeddin Şahiner abi, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî'de, bu makalenin Cenab Şehabeddin'in Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye'ye yaptığı tenkide cevap olduğunu aktarmaktadır. Başkaları da vardır. Uzatmamak için bu kadarla iktifa edeyim.
Tabii, ben bu misalleri getirince, "Eski Said döneminde öyleydi. Yeni Said döneminde terketmiştir. Artık kişileri anmamıştır!" gibi birşey de söyleniyor. Efendim, bu da hatalıdır, yanlıştır. Başta Vahdetü'l-Vücud meselesinin tenkidinde İbn-i Arabî Hazretlerini ismen anmaktan geri durmayışı apaçık bir delildir. Yine, konuyla ilgili olarak, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musa Bekûf'un görüşlerini kıyasladığı mektubunda da bundan teberri etmemiştir. Hatta, 8. Mektub'un başlarında, "Bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki..." diyerek söze girmesi kişileri anmakta sakınca görmediğine misaldir.
Böyle sarih anmalar haricinde "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" denilerek başlayan metnin de kime yazıldığı müdakkiklerce bilinir. Yine 'İhtiyar Hoca' hakkında yazılmış mektuplarda kastedilenin kim olduğu ehline malumdur. Yahut "İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın pederi varmış diye..." başlayan mektubun bir meşhuru nişan aldığı pek bellidir. Bizim bu kişileri 'peşine düşmediğimizden' bilmeyişimiz 'kişilerin olmadığı' anlamına gelmez. (Ayetlerin esbab-ı nüzûlü de avam-ı müslimîn için böyledir. Ama bizim bilmeyişimiz esbabı ortadan kaldırmaz.) Metnin dokusu "Kişi de konuya dahildir!" demektedir çünkü. Eğer kişi hiç hesaba katılmayacak olsa metnin yapısının buna göre kurulması gerekirdi. Sözgelimi: Ayetü'l-Kübra Risalesi gibi olabilirdi. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu gibi metinlerde hedefine kişileri de aldığını üslûbuyla belli etmiştir.
Toparlarsam: Kişilere reddiye yapmak da fikirlere reddiye yapmak da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ulemasının İslam tarihi boyunca istimal ettikleri yollardır. Bazen sadece fikirlere reddiye yapılır. Bazen de gerekli görülüp kişilere reddiye yapılır. Kişilere reddiye yapmanın cevazının Tebbet sûresinden alındığı söylenir. (Orada, bizzat Cenab-ı Hak, Ebu Leheb'i anmıştır.) Buna mümasil sünnette de delilleri vardır. Ulemamız da zaten bu hikmetlerden hareketle tarih boyunca kişilere reddiye yapmayı sürdürmüşlerdir. Bunu yapmalarının sebebi sorunun kaynağı olan kişinin mü'minlerce tanınmasının gerekliliğidir. Kişinin arızası bilinmezse mü'minler onu müstakim görerek istifadeye devam edebilirler. (Cerh ve Ta'dîl ulemasına binler rahmet olsun.) Böyle bir sapmadan hassaten avam-ı müslimîni korumak salih ulemanın vazifelerindedir. Ki Bediüzzaman Hazretleri de İşaratü'l-İ'caz'da der:
"Bir şahıs, bir şahsı, nasîhatle fena birşeyden menetmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."
Evet. Öyledir. Zehirlemekten vazgeçmeyenlerin fesadının başkalarına sirayet etmemesi için burunlarına damga vurmak lazımdır. Hırsızın eli kesilir. İslam uleması tarih boyunca bunu yapmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de, hikmeti iktiza ettiğinde, bu yola başvurmuştur. Durum böyle olduğu halde "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" demek, tıpkı ruhbanlığın icadı gibi, kendine bir güçlük inşa etmektir. Bence nurcular da, tıpkı ruhbanlar gibi, icad ettikleri bu güçlüğün altından kalkamıyorlar. Kişilere çok sayıda reddiye yapıyorlar. Bunları medyada veya sosyalmedyada sıklıkla neşrediyorlar. (Mesela: Mustafa İslamoğlu'nun, Mustafa Öztürk'ün vs. Bediüzzaman Hazretlerine yaptıkları bühtanlardan sonra yazılan cevapları hatırlayalım.) Fakat şöyle birşey oluyor:
Diyelim bir nurcu başka bir nurcunun yaptığı tenkidi, herhangi bir hikmetle, doğru bulmazsa onu bu şekilde vazgeçirmeye çalışıyor: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" Eğer tenkidi beğenirse hiç bu konuya girmiyor. Neyse. Bence bu taktiksel uygulama artık rafa kalkmalı. Elbette Risale-i Nur mesleğinde de kişilere tenkid/reddiye yapılabilir. (Yapılıyor da!) Zira Risale-i Nur'un dairesi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat dairesidir. Başka birşey değiliz ki caddemiz elimizden alınsın. Ha kişi kendisine sokağı meslek tutar. Takvasıdır, seçimidir, birşey demeyiz. Ama dayatmak? Aslaaa!
Aşağı tükürsen Cem Yılmaz, yukarı tükürsen Tuba Ulu!
Mizah tarafsız değildir. Her mizah ait olduğu ideolojik dünyadan doğar. Ve güldürdüğü yere kendi itikadını taşır. Bunun Kur'an-ı Hakîm'deki en açık delillerinden birisi Nisâ sûresinin 140. ayetidir. Orada kısa bir mealiyle buyrulur ki: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut alaya alındığını işittiğinizde, onlar başka bir söze dalıncaya kadar beraberlerinde oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz." İşte Hüda'nın 'alaya aldıklarında' ile 'onlarla beraber oturmayın'ı ve 'Yoksa siz de onlar gibi olursunuz'u birbirine bağlayışı mizahın ideolojik-itikadî işlevini sarihan beyan eden hükümlerdendir. Bugün de mü'min gençlerin salabetlerini en sessiz/sinsi yitirdikleri alan mizah alanıdır. Orada, müslüman bir kalple asla gülünmeyecek şeylere gülmeye alışmaları, bir noktadan sonra güldükleri şeyleri değersizleştirmeye, normalleştirmeye, ardından da sakınmaz hale gelmeye-işlemeye neden olmaktadır. Sokakta, hatta küçücük kız çocuklarının ağzında bile, küfrün bu kadar yaygınlaşmasında mizah yapımlarının payı büyüktür. Allah onları millete zerkettikleri zehrin bin beteriyle zehirlesin. Âmin.
O yüzden ben Tuba Ulu olayını kısa geçmeyelim istiyorum. Mizah atölyelerinin ardında neler neler daha çalışıldığını kavramaya yönelelim. Hem Osmanlı padişahlarını böyle belaltı esprilere ilk konu eden Tuba Ulu değildir. Evet. Tuba Ulu işi iyice dibe vurdurmuştur. Kanuni Sultan Süleyman Han'ın Hürrem Sultan'la İslam hukuku çerçevesindeki birlikteliğini, değil yalnız İslamiyet'te insaniyette dahi yeri olmayan, ancak hayvanlarda (ve hayvanlaşmış insanlarda) görüp bildiğimiz bir nikahsız birleşmeye denk saymıştır. Öyle tesmiye etmiştir.
Kendisi eylediğini mizah sanabilir. Ancak müslümanlar için hakarettir. Ve eğer büyüklerimize yapılırsa büyük hakarettir. Dolayısıyla böyle mizahın özgürlüğü olmaz. Zira, başta da belirttiğimiz gibi, mizah tarafsız değildir. Bir ideolojiden doğar. Ve kamuya bir ideolojiyi dayatır. Sözgelimi: Tuba Ulu'nun aynı espriyi Mustafa Kemal ve Latife Hanım ilişkisi hakkında yaptığını görebilir miyiz? Elbette göremeyiz. Çünkü Tuba Ulu'nun ait olduğu sosyolojide Atatürk kutsaldır. Hatta, öyle bir kutsaldır ki, korunması için yasa bile konulmuştur. 5816 sayılı kanun her sene binlerce kişiyi süründürmektedir. Kanuni Sultan Süleyman Han'a dair bu denî laubaliliği hoşgören, özgürlük çerçevesinde savunanlar, aynı şakanın Mustafa Kemal'e yapılmış versiyonunu duysalar hemen lince koşarlar. Halbuki, Said Alpsoy Hoca'nın youtube kanalında konuyla ilgili dersleri izleyenler, mezkûr evliliğin hikâyesinde de Tuba Ulu'ya malzeme çıkaracak epeyce detay olduğunu bilirler.
Eh, fakat, yine mesele Bediüzzaman Hazretlerinin o muazzam tesbite gelip dayanır: "Mutaassıplara hücum eden Avrupa'nın kâselisleri, her biri yüz mutaassıp kadar meslek-i sakîminde mutaassıptır. Bunlardan birisi Shakespeare medhinde ettiği ifratı, şayet bir hoca o ifratı Şeyh Geylânî medhinde etseydi, tekfir olunacaktı." Sadece Ulu üzerinden de konuşmayalım. Daha geçen Ocak'ta, Cem Yılmaz, Netflix'te de yayınlanan gösterisinde benzer birşey yapıyordu. Ve diyordu ki: "Bana güzel bir rol vermezler ya. Hee? Çok büyük bir sultan vermezler en azından. Yani öyle büyük Beyazıt Meyazıt, Sultan Murad, öyle birşey yok. Büyük bir ihtimal, belki Cem Sultan, belki... O da böyle Rodos'a kaçıyor, Papa'ya sığınıyor, yani böyle p.çlik-p.ştluk var, onun için..."
Şimdi, Yılmaz'ın yaptığı da Tuba Ulu'nunki kadar büyük bir terbiyesizlik değil midir? Osmanlı'yı ceddi bilen hangi müslüman Cem Sultan hakkında böyle bir ifade kullanmayı hayalinden geçirir? Kim onun sergüzeşt-i hayatında mecbur kaldığı hâdiselere o galiz tabirleri yakıştırır? Elbette böyle şeyleri bir müslüman evladı kendi büyüğü-büyükleri hakkında söylemez. Çünkü Cem Sultan'ın yapmaya çalıştığı şey, yeğeni Yavuz Sultan Selim'in seneler sonra yapacağı şeyden, farklısı değildir. Birisi, ağabeyi olan Bayezit-i Veli'yi tahttan indirememiş, fakat diğeri babasına karşı muvaffak olmuştur. Ne inene ne indirilene kötü konuşmaz bir Osmanlı evladı. İkisini de mübarek saydığı için. Ancak piyasa mebzul miktarda Netflix çocuğuyla dolduğundan eski edep de kalmamıştır.
Tekrar beyan edelim bitirirken: Mizah tarafsız birşey değildir. Mizah nötr birşey değildir. Her mizah bir itikaddan doğar ve güldürmeye çalıştığı meclise de o itikadı taşır. Yaymaya çalışır. Aşılamaya çalışır. Sinsice kabullendirir. Güldürdükçe alıştırır. Güldürdükçe uyuşturur. Güldürdükçe normalleştirir. Güldürdükçe meyillendirir. Güldürdükçe işlevselleştirir. Ve güldürdükçe ila yaptırır, eyletir, söyletir. Türkiye'de mizah maalesef hâlâ solcuların, kemalistlerin, sekülerlerin tekelindedir. Meş'um kıssadan hisse: Bizim de kendi mizahımızı üretebilmemiz gerek. Zira alaycılık da bir güçtür. Hem de kem tesiri çok bir güçtür. Hatırlayalım: Aleyhissalatuvesselam Efendimizin, kâfirlerin müslümanları hicvettikleri şiirlere misilleme olarak, müslümanlar tarafından da kâfirleri hicvettirdiği şairleri vardı. Onlar üzerinden bu tarz cihadı da eksik bırakmazdı. Bugün de müslümanca bir mizah 'kültürel misilleme aygıtı olarak' bize lazımdır, vesselam. Yoksa, hep kalemize giren golleri çıkarmakla uğraşacak, fakat karşıya asla gol atamayacağız. Böyle maç kazanılmayacağı da malumdur.
Evet, elhamdülillah, Sözler'de 317, 19. Söz'de 10. dersimiz.