"Ne istediğimi kendim de bilmiyordum. Hayattan korkuyordum, hayattan kaçıp uzaklaşmak istiyordum ama yine de hayattan bir şeyler bekliyordum."
İtiraflarım-Tolstoy

seen from Canada
seen from United States
seen from United States

seen from Argentina

seen from United States
seen from Belarus
seen from Netherlands
seen from United States
seen from United States
seen from Canada

seen from Canada
seen from United Kingdom
seen from Yemen
seen from Malaysia
seen from China
seen from United States

seen from Brazil

seen from Türkiye
seen from Brazil

seen from United States
"Ne istediğimi kendim de bilmiyordum. Hayattan korkuyordum, hayattan kaçıp uzaklaşmak istiyordum ama yine de hayattan bir şeyler bekliyordum."
İtiraflarım-Tolstoy
Andre Gide'nin Pastoral Senfonisi'nden pedagojik bir tespit:
"Charlotte ve Gaspard'ın son derece yaramaz ve gürültücü çocuklar olduğunu biliyorum. Onlara biraz daha yumuşak davranıp, biraz daha az bağırarak daha iyi sonuçlar elde edemez mi? Onca öğüt, azarlama, o kadar ceza bir süre sonra etkisini kaybediyor, plajdaki çakıl taşlarına dönüşüyorlar. Çocuklar bütün bu öğüt ve azarlamalardan benim kadar bile rahatsız olmuyorlar artık..."
PDR NE OKUR? | Gary Chapman & Ross Campbell - Beş Sevgi Dili ° ° “Çocukları büyütürken her şey ebeveynle çocuk arasındaki sevgi ilişkisine bağlıdır. Bir çocuğun sevgi ihtiyacı karşılanmadığında, hiçbir şey yolunda gitmez. Sadece içten bir şekilde sevilip önemsendiğini hisseden çocuklar ellerinden gelenin en iyisini yapar. Siz çocuğunuzu çok seviyor olabilirsiniz ama o bunu hissetmediği sürece - yani onunla iletişim kurarken sevgi dilini kullanmadığınızda - sevildiğini fark etmeyecektir.” Çocuklar İçin 5 sevgi Dili 1. Sevgi dili: Fiziksel temas 2. Sevgi dili: Onay sözleri 3. Sevgi dili: Nitelikli zaman 4. Sevgi dili: Armağanlar 5. Sevgi dili: Hizmet davranışları #pdrneokur #tavsiyekitap #kitapönerisi #kitaptavsiyesi #çocuğadairherşey #çocukpsikolojisi #beşsevgidili #okuyorum #pedagoji #rehberlikservisi https://www.instagram.com/p/CJ4MEvlsQAh/?igshid=1g47i4el9gmia
Yaralar daha fazlası olmanın bedelidir
İçime bırakılmış bir çukur o. Kendi semamı seyretmemi sağlayan bir rasathane havuzu. Bir ayna. Rabbim beni kalbime maruz bırakıyor. Çünkü bu beni daha iyi birisi yapıyor. Onunla düştüğüm tüm tereddütler güzel. Neyin üzerinde birazcık durmuşsam, ancak onun ciğerleriyle, nefes almak için durmuşum. Kimin gözlerine takıldıysam, ancak onun 'Dur bakalım!' deyişiyle, aynasında seyretmek için takılmışım. Yani, en açık ifadesiyle, kalbim beni durdurmuş. 'Ben' diyecek kadar bir hayat sahibi kılmış. Akıp gitmemi engellemiş. Batıp gidenleri sevdirmemiş. Kendime özgü, yani 'benim' diyebileceğim, bir tonlamayı gölgesinde kurmuşum. Malikim bana kalbimi bahşetmekle birimi bin eylemiş. Farkında bile olmayacağım güzelliklerin aşinası kılarak ânımı çeşitlendirmiş. Şimdi nasıl olup da yaralarımdan şikayet edebilirim? Nankörlük olmaz mı bu? Yaralar daha fazlası olmanın bedelidir. En çok çocuklarda görürsün bunu. Bir yaşındayken annesiz adımını atmaz çocuk. Memesinden dudağını çekmez. Ancak daha fazlası olmaya başladığında, yani büyüdüğünde, bu vuslatın üzerine firak/ayrılık fıstığı serpilmeye başlar. Sineden gıdalanma vakti geçmiştir. Kaşıkla beslenir. Kucakta taşınma zamanları geçmiştir. Yerde yürütülür. Koşup boynuna sarıldığı zamanlar gerilerde kalır. Çünkü artık güçlenmiştir. Annesinin canını acıtmaktadır. İşte, bence, ilk yaralarımız o zaman açılmaya ve kanamaya başlar. Daha fazlası olmanın daha mutlu etmediğinin ilk dersi o zamanlarda saklıdır. Bir çocuğun içindeki taşları yerine oturtmakta en çok zorlandığı dönemlerin bu dönemler olduğunu düşünüyorum. Kendi çocukluğuma bakınca da bunu böyle görüyorum. Zira taşlar en çok bu dönemde dengesizleşiyorlar. Çocuk, büyüklerinin aksine, sürekli değişen bir dengesizlik dünyasında yaşıyor. Her gün uzuyor. Her gün büyüyor. Her gün kuvvetleniyor. Her gün daha konuşkan bir hale geliyor. Ağzından bir tek kelime çıksın diye dakikalarca karşısında yalvaranlar artık daha sık 'çenesini kapamasını' söylüyorlar. Bu çocuğa tuhaf geliyor. Bu çocuğa korkutucu geliyor. Bu değişimi çözemiyor. Kendisinin farklılaştığını düşünmüyor. O halde kesin bu dünyada bir tuhaflık var. Kaçmaya çalışıyor. Şımararak yüzleşmelerini azaltmaya çalışıyor. Yahut da ebeveynine karşı giderek artan bir mesafeye sığınmasına sebep oluyor. Bu mesafeyi neyle açacağı ise tamamen bahtına kalmış. Bu halet-i ruhiyeyi kendi dünyamıza şöyle taşıyalım: Bir sabah kalktınız diyelim. Yerçekimi eskisinden biraz daha zayıflamış. Adım attığınızda kafanız evinizin tavanına değiyor. Su da yüz derecede değil elli derecede kaynıyor. Beylikdüzü'nün yeri değişmiş. İşyerinizin nereye taşındığını çözemiyorsunuz. Artık gözleriniz değil kulaklarınız görüyor. Koku alma işi ise dilinize devredilmiş. Burnunuzdan beslenmeniz salık veriliyor. Su susuzluğunuzu gidermiyor. Ekmek zehirli. Beslenmek için size çöptenekelerini öneriyorlar. Şaşırıyorsunuz. İşte çocuğun, bu kadar sıradışı bir şekilde değil ama, hergün uyandığı âlem böyle birşey. Değişenlerin ortasında uyanıyor çocuk. Bir gün annesine koşup sarıldığında annesi mutlu oluyor, bir yıl sonra aynısını yaptığında annesi kızıyor. Çünkü artık güçlenmiş. Annesinin canını acıtıyor. Ama büyükleri bunu ona güzellikle anlatmıyor her zaman. Alışması için süre tanımıyorlar. Çocuğun farketmesi de ister-istemez yarayla oluyor. Bir çatık kaş, bir öfke patlaması, bir bağırtı, bir tokat... Yaralar öğreticidir. Çocuk bu yaralarından çok ekmek yiyecek. Hayatını onlar sayesine inşa edecek. Onların kabukları sayesinde içi nasır tutacak. Bir daha birisine koşup sarıldığında tokatlanırsa buna hazırlıklı olacak. Ve asla koşup sarılamayacak. Tıpkı o yaşlarda yaşadığı hastalıkların sonrasına bağışıklık olarak taşınması gibi, kalp kırıklıkları da daha sonrasına zırh olarak taşıyacak. Bu kazanabileceklerinden birisi. Bir diğeri de 'yaralarına âşık olanların' kazancı. Onlar da kurumasına izin vermeyenler. Kabuklarını soyup soyup tekrar kanatanlar. Bu kan ile beslenenler. Kendilerini iki altbaşlığa ayırmak gerekir kanaatimce. 1) Yaralarının kanıyla şov yapanlar. 2) Yaralarının kanıyla yol bulanlar. Arkadaşım, bu kadar şey, yazı-şiir-şarkı nasıl yazılıyor sanıyorsun? Herkes acılarından besleniyor. Ancak 'kendi kanından beslenenler' bunu başarıyor. Ve yine bazıları var. Onlara 'Allah dostu' diyorlar. Onlar da bu kırıklarını toplayıp birbirine ekleyerek Allah'a varmaya yol kılıyorlar. İnsanlara çarpa çarpa Allah'ı buluyorlar. Dostlarının nankörlüklerini biriktirip en yüce dosta çıkıyorlar. Yalanlarını toplayıp Sadıku'l-Vaadi'l-Emin'e varıyorlar. Cimriler onları en cömerte götürüyor. Çirkinler onları en güzele koşturuyor. Yani, onlar, yaralarını 'kazmak' için değil 'kaçmak' için kullanıyorlar. Kendilerini eksik/yaralı bırakan çiftlerinden, eşlerinden, sevdiklerinden kaçarak eksiklerden münezzeh olan Allah'a sığınıyorlar. Tıpkı ayet-i kerimelerde buyrulduğu gibi: "Herşeyden de çift çift yarattık ki düşünüp öğüt alasınız. O halde Allah'a firar edin."
Hayatın tek mürşidi hayattır; hiçbir pedagoji ona erişemez. İnsan, yaşamayı yaşayarak öğrenir ve herkesin, daima yeni baştan yaşamayı öğrenmeye başlaması gerekir.
Miguel De Unamuno / Sis
"Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerine kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir."
Aldous Huxley-Cesur Yeni Dünya
'Anlatsam şu derdimi, küçücük çocuklara
Baya gülerler ama olsun belki iyi gelir...'
DÜŞÜNCELERİMİZ, DUYGU VE DAVRANIŞLARIMIZI NASIL ETKİLİYOR?
"Hepimiz zaman zaman sıkıntılı dönemler yaşarız. Bu sıkıntı bazen başımıza gelen olumsuz olaylara bir tepki olarak ortaya çıkar. Ancak söz konusu sıkıntının önemli bir kaynağı olayın kendisi ise başka bir kaynağı da duruma ne şekilde baktığımız, olayları ne şekilde algıladığımızdır."