Kendini tanıma sürecinde, daha emeklemeye başlar başlamaz Amerikan kültürüyle yoğrulmuş olan ben, her türk genci gibi ışıklı kentlerde, gecelerin o alevli koşuşturmacasına, Pacman oynarmışçasına haplanıp birbirlerini kovalayan gençlerin fink attığı karanlık kulüplerde, neon ışıklı kafelerde takılıp hayatımı yaşamayı, ot tüttürmeyi falan arzulayan ben, işte efendime söyleyeyim, bir New York olsun, bir Los Angeles olsun, bu tarz afili şehirlerde, aynı filmlerdeki ana karakter gibi umutsuz, mutsuz ama yine de hareketli bir hayatı yaşamayı arzulayan ben, şimdilerde hayallerimde bir kulübede yaşıyorum. Ormanda hem de. İçeride sıcacık ateş yanıyor, dışarısı nispeten soğuk, çıkar çıkmaz ciğerlerin yanıyor temiz havadan. Ağaçların arasından bin bir çeşit hayvanın çığlıkları yükseliyor ve bir de, işte... Cırcır-böcekleri var ya, onların sesini duyuyorsun. Gece erkenden uyuyor, sabahları erkenden kalkıyorsun. Ormanın içerisinde, o pek ünlü "Holzwege"lerde gezintiye çıkıyor ve her an vahşi bir hayvanın seni parçalayabileceği, ve burada tamamen yalnız olduğun için cesedinin çok uzun bir süre bulunmayacağını bilmenin verdiği o dayanılmaz huzur ve adrenalin ile, huşu içinde dolaşıyorsun. Vahşi hayvanı bırak, ayağın takılsa da yere düşsen, bacağını yaralasan bile ölebilirsin.
Ellerinle çalışıyor, kendi sebzelerini yetiştiriyorsun. Arada sırada şehre iniyor, erzak alıyorsun. Yalnızca o zaman insanlarla uğraşman gerekiyor işte, o kadar, sabrediyorsun ve sonra hop! Tekrar evinde, yuvanda, güvende olduğun yalnızlığındasın.
Şehirde vahşi bir hayvan saldırmaz sana, yere düştüğün zaman kalkabilirsin. Bir doktora görünebilir, seni iyileştirmelerini sağlayabilirsin. Tabii paran varsa- ki bu bambaşka bir konu. Ama efendim, işte o kentte, o şehirde, neon ışıklarının ve araba egzozlarının ortasında, korna sesleri ve sana çarpan binlerce, milyonlarca omuzla beraber, bütün o güvenliğin, polislerin ve doktorların içinde, huzuru asla bulamazsın. Bulamayacaksın. Doğayı kontrol altına almanın bedelini çok ağır ödüyoruz arkadaşlar, ben bunu yüreğimin ta derinlerinde hissediyorum, eminim sizde de bir takım şeyler var, sıkıntılar, ne diyeyim, sorunlar yani. Bak şimdi, iyi dinle:
Toplum homoseksüelleri sevmez, ben şöyle bir açıklama getiririm, kızmayacaksanız eğer; sistem ister ki, siz üreyin, evlenin ve çocuk yapın, daha fazla olun, karıncalar gibi, arılar gibi, çalışacak daha fazla zavallı getirin buraya. Karın tokluğuna çalışacak modern serfler üretin, siz de onlardan biri haline gelin. Delirin. Ama homoseksüeller üreyemez, daha fazla köle doğuramazlar, öyle değil mi ya? Ben böyle yorumlarım, işinize gelirse!... Yani bir düşünsene abi, tek başına isen bir bisikletle ulaşımını sağlayabilirsin. Ama evlendiğin zaman, ve çocukların olduğu zaman, işte o zaman borç alman, ve bir araba edinmen gerekecek. Anlıyorsun değil mi derdimi?
Toplum işi olmayanı sevmez. Toplum, kendi kurallarının dışına çıkmaya çalışanı sevmez. Usdışı olan hiçbir şeyi sevmez, zehir gibi, tamam mı? Yani, senden para kazanmanı ister, bir yere gelmeni ister, anan, baban, birileri senden bunları ister, sen de istersin en sonunda. Derslerin iyi olsun, iyi bir okulda olmalısın tabii, eğitimin iyi olsun, giysilerin de iyi olsun, çok iyi, çok güzel olsun, bembeyaz dişlerin olsun bir de... Her şeyin mükemmel olsun ve sen para kazan, yüksel, bir şeyler yap, diğerlerini ez, parçala, yok et!...
Nereye kadar ulan? Devlet ki, tanrının yeryüzündeki yansımasıdır, biz diyebiliriz ki tanrı umursamaz, aç ve kötüdür. Eski kavimlerden bilmiyor muyuz biz bunu, kurban isteyen tanrıları? Bizim kültürümüzün tanrısı hâlâ daha istemiyor mu, kurban? Her sene bayramı yok mu bunun, hayvanları tanrı için kesmek, parçalamak, ve istemesen bile, ihtiyacın olmasa bile etine dişlerini geçirmek? Bunları istemiyor mu o senden? İşte, tanrı ne kadar umarsız, ne kadar aç ve leş ise, devlet de, toplum da öyledir. Güvenli yaşamın, uzun yaşamın, doğalgazlı evlerin, çelik kapıların bedeli çok ağırdır arkadaşlar. Çok...