Evet bazan yoruluyorum, fakat yorgunluktan istirahatı arzu eden nefsimi, ruhum vazifeye davet ediyor ve belki bugünkü sa'yim, keffaretü'z-zünub olur. Çünki Cenab-ı Hakk'ın rahmeti vâsi'dir, diyorum.
Barla lahikası

seen from Singapore

seen from Türkiye

seen from Australia

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Germany

seen from Italy

seen from Singapore
seen from Germany
seen from Germany
seen from United States
seen from Italy

seen from Malaysia

seen from Paraguay
seen from Argentina

seen from United States
seen from Yemen
seen from United States
seen from Italy

seen from United Kingdom
Evet bazan yoruluyorum, fakat yorgunluktan istirahatı arzu eden nefsimi, ruhum vazifeye davet ediyor ve belki bugünkü sa'yim, keffaretü'z-zünub olur. Çünki Cenab-ı Hakk'ın rahmeti vâsi'dir, diyorum.
Barla lahikası
Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz.
|Bediüzzaman Said Nursi k.s
Eskimeyen yazıyla*
Elhamdülillah. Barla Lahikası'nın bir kez daha hitamına erdim. Fakat bu termoderi ciltlerin zamanla foyası meydana çıktı. Dokunduğunuz yerleri pul pul dökülüyor. Söz Basım'ın eski ciltleri çok daha sağlamdı. En fazla yazısı falan silinirdi. İnşaallah yeni baskılarda değişir.
Evet, elhamdülillah, bir Kastamonu Lahikası okumasının daha sonuna geldim. Daha nice okumalara diyelim.
O tefekküründen, Sen tefekkürüne...
Risale okurken çok yaşarım: Bazen "Ne demek acaba bu?" diye peşine takıldığım bir cümle, bir kelime, bir kavram beni alır, Kur'anî düzlemde bambaşka bir yere bırakır. Karabataklar gibi suya dalarım, ama daldığım yerin çok uzağında tekrar asumanla buluşurum. (Bu yüzden Bediüzzaman'ın hakikat arayıcılarını tarif ederken kullandığı gavvas/dalgıç benzetmesi anlamlı gelir bana.) Tuhaf yolculuğumun sırrını da ben, müellif-i muhteremin Muhakemat'ta altını çizdiği 'nazm-ı maanide' ararım. Kanaatimce; Bediüzzaman gibiler, yazdıkları metinlerin kafiyelerini lafızlara değil, manalara koymuşlardır. Manaların peşine düşüldüğünde ancak o bitimsiz ahenk yakalanır. Zira mananın nazmı, 13. Söz'de geçen misalden faydalanırsak, lafzın nazmına benzemez. Yıldızların semadaki düzeni gibidir düzeni. Sathî bakan karışık sanır, hikmetle bakıp özüne inen sistemine, ölçüsüne, dengesine hayran olur. İşte bu yolculuklarımdan birisi de Barla Lahikası'nda geçen bir mektup sayesinde oldu. Bediüzzaman'ın, Dr. Yusuf Kemal'e yazdığı, “Merhaba ey kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor...” ifadesiyle başlıyan o mektubu, içindeki bir cümleyle beni saatlerimden (dağılımı da hesaba katarsam eğer günlerimden) etti. Orada, sonlara doğru sarfedilen; “Herbir Söz'ü, şahsımdan değil, belki Kur’ân’ın dellâlından sana bir mektuptur ve eczahane-i kudsiye-i Kur’âniye’den birer reçetedir farz et. Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhabe dairesini onlarla aç" ifadesindeki; "Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhabe..." vurgusu, vurgunun ardındaki öğüdü, öğüdün ardındaki sırrı aramaya yönlendirdi beni. Ve nihayet, külliyat metinleri içinde bu kelimelerin izlerini sürmeye başladım. 11. Söz'de ve 23. Söz'de benzer ifadelere rastladım. 23. Söz'deki 5. Nükte, muhtemelen 11. Söz'de bu mesele daha geniş ele alındığı için şöyle başlıyordu: "Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtını şurada icmal edeceğiz." O yüzden bu iki sözü birden karşıma alıp Barla Lahikası'ndaki mektup kıyısından denizlerine daldım. Gördüm ki, 'gaibane' ve 'hazırane' kelimeleri arkasında devasa bir sistem var. Detayları geçeyim... Vahdaniyet ve Ehadiyet denkleminde, afakî tefekkür ve enfüsî tefekkür düzleminde birçok teori geliştirdim o sıralar. Baktım, altından çıkamıyorum. Bu sefer meseleyi bir yolculuk esnasında Kenan Demirtaş abiye de açtım. Kenan abi, 23. Söz'de de altı çizilen, Fatiha'daki ayetlerdeki geçişten hareketle harika birşey söyledi bana: "Kainata bakarak Allah'ı 'O' diye ararsan bu gaibane tefekkür olur. Eğer arayışı 'Sen' diye yaparsan, bu, Allah'ı 'Sen' düzleminde aramak olur ki, hazırane tefekkürdür." Bu ışıkla tekrar okumalarımı yaparken şunu farkettim: Hakikaten de gaibane tefekkür yapılırken Cenab-ı Hak, bir 'O' olarak, biraz da (tabir-i caizse) etkileşimden ötelenmiş olarak tefekkür ediliyordu. Bu tefekkürde Allah'ı bulmak vardı, tanımak da vardı, fakat bir adım ötesinde şuunatına uzanmak yoktu. Yani gaibane tefekkür, esma dairesinde yapılan tefekkürde kalıyordu. Fakat ne zaman ki, hazırane eşiğine atlanılıyordu, artık marifetin elleri şuunata da uzanıyordu. Etkileşim başlıyordu. Burada, belki bir parantez içinde şuunatın da tarifini yapmamız gerek. Bediüzzaman tarafından izahı 32. Söz'ün 2. Mevkıfı'nda yapılan şuunat, çok kusurlu bir temsille anlatacak olursak; bizdeki duyguların, bizdeki kusurlardan çok çok uzak bir şekilde Cenab-ı Hak'ta bulunan manalarıdır. Bediüzzaman, kelimelerin kifayetsizliğinden dolayı şöyle ifadeler kullanır şuunatı anlatırken: "... Ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi; Ona lâyık şuûnâtla tabir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. 'Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye' tabir edilen, izn-i şer’î olmadığından yadedemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri, kâinatta gördüğümüz ve mevcudat mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde ispat etmişiz." İşte hem 23. Söz'de, hem 11. Söz'de altı çizilen eşik; kulun, Allah'ı tefekkür ederken bu tefekkürün nihayetinde şuunatının farkına varmasıdır. Bediüzzaman o eşikleri de şu cümlelerle ifade eder: "Görür ki, bir Sâni-i Zülcelâl, kendi san’atının mu’cizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile, marifet ile mukabele eder. Sonra görür ki, bir Rabb-i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da Ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini Ona sevdirir..." Burada geçen 'kendini tanıttırmak ve bildirmek ister' ve 'kendini sevdirmek ister' gibi ifadeler de gösterir ki; artık tefekkürde veya muhatabiyette bir aşama atlanmış, Cenab-ı Hakkın isimlerinin ötesindeki şuunatı, yani mukaddes ve münezzeh istekleri anlaşılmaya başlanmıştır. Bunu farkeden kul, artık 'O tefekkürü'nü bırakır ve Cenab-ı Hakkı 'Sen ve ben tefekkürü' ile temaşa etmeye başlar. Onun kendisini sevdirmek istediğini farkedince, kendisini sevdirmeye daha çok çalışır. Tanınmak istediğini farkedince, daha çok tanıyarak Onun bu arzu-yu mukaddesine mukabele eder. Burada artık kulluk, bir açıdan, Vahdaniyet dairesinden Ehadiyet dairesine de çekilmiştir. Özelleşmiştir. Belki bu aynı zamanda afakî tefekkürden enfüse de geçiştir. Bunun daha da üstündeki farkındalık, tabirimde hata olmasın, Cenab-ı Hakkın 'sevgisinin, rahmetinin, şefkatinin' kulun yapabileceği fiillerle üzerine çekilebiliyor oluşudur. Cenab-ı Hakkın tanınmak istemesine mukabil, onu daha fazla tanımaya çalışan kul, bu noktada Rabbini kendisine daha çok teveccüh etmiş bulur. Hem rızası kazanılır, hem kapalı sandığı kapılar da ona açılır. İnsanın yaptıklarıyla Allah'ın şuunat dairesinde aks-i sada bulması, hakikaten insanlık adına büyük bir keşiftir. Ki bu da Bediüzzaman 11. Söz'de şu şekilde ifade eder: "Demek, kâinata ve âsâra bakıp, gaibâne muamele-i ubûdiyetle mezkûr makamatta mezkûr vezâifi eda ettikten sonra, Sâni-i Hakîmin dahi muamelesine ve ef’âline bakmak derecesine çıktılar ki, hazırâne bir muamele suretinde..." Yani tabir-i caizse, kul, kâinat tefekkürünü tam yaptığı zaman, ikinci bir tefekkür dairesi 'Allah'ın muamelesi ve ef'âline bakmak' yönünde önünde açılıyordu. Ve bu dairede artık hazırane Onunla muhatap olup, Fatiha'da geçtiği gibi "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz" düzeyine geliyordu. 'O tefekkürü veya ibadeti' artık 'Sen ve ben' çizgisine çıkıyordu. Belki Vahdaniyet içindeki Ehadiyet de, afakî tefekkürle enfüsî tefekkür arasındaki fark da, esma dairesi ile şuunat dairesi arasındaki nüans da burada aranmalıydı: Gaibane ve hazırane muhatabiyetler... Görüyorsunuz, nereden çıktık da nereye geldik. Halbuki başladığımız yerde Barla Lahikası'ndan bir mektup vardı. Birşey daha söyleyeyim burada: Gariptir ki; Beidüzzaman, 23. Söz ve 11. Söz'de de gaibaneden hazıraneye geçişte mektup temsilleri kullanıyor. Her iki metinde de gaibaneden hazırane geçişten hemen önceki basamaklardan birisini şöyle ifade ediyor: "Kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütalâa edip hayretkârâne tefekkürdür." Bana öyle geliyor ki: O tefekküründen Sen tefekkürüne geçiş, nesnelerdeki 'bana özel'lliği farketmekle oluyor. Ki bu da her neyle karşılaşırsak, onun bize yazılmış bir mektup olduğunu düşünmekle, yani üzerimize alınmakla mümkün gibi. Belki de bu yüzden Bediüzzaman, Dr. Yusuf Kemal'e, Risale-i Nur'a bakarken kuşanması gereken zihin yapısını tarif ederken böyle diyor: "Herbir Söz'ü, şahsımdan değil, belki Kur’ân’ın dellâlından sana bir mektuptur ve eczahane-i kudsiye-i Kur’âniye’den birer reçetedir farz et." Buradaki iki temsil aracının da 'kişiye özel' şeyler olduğuna özellikle dikkatinizi çekerim. Ne reçete, ne de mektup bir başkası tarafından okunması ve uygulanması hoş karşılanan şeyler değildir. Kişiye özeldirler. Bediüzzaman da adeta, Yusuf Kemal'in nazarını hazırane muhatabiyete kaldırmak için 'kişiye özel'liği farketmesini istemektedir... Ben ne demiştim? Nihayetinde bakınız, vardığımız yer, hiç de suya daldığımız yer değildir. Risale-i Nur'da daha böyle neler neler var. Yeter ki, dalmaya vakit ayırın. Metni sadeleştirmek yerine kendinizi zenginleştirin. Çünkü metni sadeleştirdikçe bu bağlantılar kaybolacak. "Fetebarek Allahu ahsenü'l-Halıkîn."
http://cemaatsiznurcu.blogspot.com/2013/08/o-tefekkurunden-sen-tefekkurune.html
Lahikalar ne söyler?
Ortaokul ve lise yıllarında, lahika bulunmayan cemaat evlerine devam ettim. Bırakın yokluklarının nedenini sorgulamayı, Bediüzzaman’ın lahikalar isminde eserleri bulunduğunu bile bilmiyordum. Hasbelkader, bir arkadaşın böyle bir soru sorduğuna şahit olduğumda, şöyle bir cevap aldığını hatırlıyorum: “İçlerinde siyasi şeyler var. O yüzden evlerde bulunması sakıncalı...” Aradan yıllar geçti, ben o grubtan ayrıldım. Ama güzel ayrılmadım. Koşulsuz itaat noktasında biraz arızalı olduğum için attılar beni. Evet, attılar... Sonradan öğrendim: Biraz fazla soru soruyordum. En azından evlere gitmeye devam eden arkadaşlar ‘gerekçeyi’ böyle naklettiler. Gıyabımda verilmiş bir karardı. Savunmam alınmadı. Ben de “Aman, ne yaptım?” falan demedim. Özür de dilemedim. Arkasından da koşmadım. Fakat bu kopuş, bir yıkım olmuştu o zamanlar benim için. Bana öyle geliyordu ki; Allah, beni rahmetinden kovmuştu. Tam anlamıyla kendimi dağıttım. Şimdi aptalca geliyor, ama öyle...
Neden böyle oldu? Bugün, külliyatı sekiz kere baştan sona okumuş ve elinden geldiğince anlamaya/anlatmaya çalışan birisi olarak bu soruya cevap arıyorum. Neden ben, o zamanlar, cemaatten (şimdi camia diyorlar) ayrıldım ve bu ayrılık beni Allah’ın huzurundan kovulmuş gibi derbeder etti? Bugünkü aklım ve kalbimle meseleye baktığımda karşıma çıkan cevap şu: Çünkü onlar, kendi küçük dairelerini bana, Allah’ın yegane rahmet dairesi gibi tarif ettiler. Kendi yolları dışında hak yollar olduğunu göstermediler. Bu yüzden oradan çıkmak, beni dünyanın kenarından düşmüş gibi perişan etti. Yıllarım Kur’an’dan, namazdan, huzurdan uzakta geçti. Kendimi bulmam, ancak serseri birkaç senenin ardından, Risaleleri gerçekten tanımamla mümkün oldu. Yoksa hakikaten mahvolmuştum. O boşluk hissinin yaşattığı eziyeti, bir içe çökme olarak tarif etsem, yine eksik tarif etmiş sayılırım.
Dediğim gibi; bugünden o zamana bakınca abilerin bana/bize yaptığı telkinlerdeki hataları daha net görüyorum. Mesela Bediüzzaman’ın şefkat tokatları gibi bahislerini birebir kendi hizmetleri ekseninde yorumlayarak ve aksi yönde hareket edecek olursak bize de aynısının olacağını söyleyerek yaptıkları gerilimli tebliğ, korku damarını tahrik ile bizi dairede tutma gayretiydi belki. Ama abilerin kararı, vahyin kendisi gibi kusursuz olmadığı için, itiraz ettiğiniz noktalar mutlaka olurdu veya olmalıydı. Bunlar olduğunda da şefkat tokatları ile tehdit, yolu gerçekten anlamamış olmakla itham edilmek, dairenin dışına çıkacakların bir daha daireye giremeyeceklerini söylemek ne kadar sağlıklıydı? Halbuki ben, işte bizzat ben, dairenin dışına atılmış ve tekrar Allah’ın fazlıyla Nur halkasına katılmıştım.
Burada belki de temel sorun; Risale-i Nur metinlerin birbirine göre farklı ve zengin yorumlar yapılmasına müsait bir alan oluşturmasına rağmen, bugün takipçisi olan alt fraksiyonların bu farklı yorumlara müsaade etmemesiydi. Hatta müsaade etmek bir yana, onları dairenin dışına atmaya çalışmalarıydı. Sırf bu yüzden, bir grubun bizzat kendi uydurduğu, Risale metinleriyle belki sadece bir tevil ilgisi bulunan, basit bir uygulamayla sorun yaşarsanız, gideceğiniz yer doğrudan dairenin dışı oluyordu. Halbuki bu sorun Risale metinlerinden dolayı kaynaklanmıyordu ki. Temel problem, ona evvelkilerin yaptığı yorumların, sonrakilerin yorumları için bağlayıcı bir nitelik taşımasıydı. Şefkat tokatlarında Risalelerin konulduğu yere, bu sefer abiler geçmişti ve gençleri, kendi dünyalarının dışına çıkarlarsa bu tokatlardan yiyecekleri konusunda korkutuyorlardı. (Hatta halısaha maçına çağırdıkları halde gelmeseler bile...)
İşte şimdilerde ben, o evlerde lahikaların neden bulunmadığını anladım. Risale-i Nur’un farklı farklı yorumları, farklı farklı talebeleri, farklı farklı sistemleri ve öğrencileri olduğunu bilmemiz istenmiyordu belki de. Sadece ‘bir kişiye’ bağlanmamız ve onu Risaleler adına zamanın söz sahibi bilmemiz arzu ediliyordu. Ve ne gariptir, ben, Bediüzzaman’ın başka talebeleri de olduğunu ancak ikinci kez Risalelerle buluştuğumda öğrenebildim. Ondan evvel, bırakın yaşayanları, ölenlerin varlıklarından bile haberdar değildim. Lahikalardan uzak kalış, onların bana sunabileceği; “Birisinin izinden gitmek sana uymuyorsa, diğerinden gidebilirsin” seçeneğini ortadan kaldırmıştı. Belki de sırf bu yüzden onlar evlerde olmazlardı. Çünkü seçeneklerin çoğaldığı yerde, lidere koşulsuz itaati sağlayamazdınız. Mirasa tek başınıza sahip çıkamazdınız.
Ve yine, belki de bu yüzden, Hz. Resulullah aleyhissalatu vesselam “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız hidayet bulursunuz” buyurmuştu. Biliyordu çünkü; herkesin fıtratı farklı, meşrebi farklı, istidadı farklıydı. Herkes kendi fıtratınca, meşrebince, istidadınca bir yöntem takip edebilirdi ve belki başkasıyla uyuşamazdı. Bu yüzden onları, bir kişinin, bir sahabinin, yalnız bir yıldızın peşinden gitmeye mecbur etmemişti. “Tümü yıldızlar gibidir” demişti. Bizse bu sırrı anlamıyor ve tebliğ yapalım derken kötülük ediyorduk. Kendi yıldızımızı yegane yıldız sanıyor ve öyle de lanse ediyorduk. O yıldızın peşinden gitmeyenleri ise, dairenin dışına çıkmakla ve yanlış yapmakla korkutuyorduk. Lahikalar bize, Bediüzzaman’ın arkasındaki bütün yıldızları göstermek açısından ne kadar da sırlıydı. Ve onları okumamak, Nur eğitimi adına, ne kadar hatarlıydı. Ben bunu bizzat yaşayarak öğrendim.