Emek Türlerinin Birleşik Diyalektiği, Protekya ve 21. Yüzyıl’da Marxizm
Soyut emek kavramı kategorik olarak insanın bilgi, hüner, beceri vs. ile ilgili genel bir kavramdır. Soyut emek kavramının anlaşılabilmesi için, ilk önce emeğin bu soyut halinin -belirli koşullar altında belirli bir yöntem kullanılarak- sistemsel olarak kategorilere ayrıştırılması gerekir. Daha sonra, bu kategorilere denk düşen somut alet biçimlerinin tespit edilmesi gerekir. Bu da soyut emeğin türsel varlığının alet biçime denk düşen halinin somut çıkarsamasıdır. Hem soyut emeğin türü, hem de bu emeğin alet biçimde somutlaşmış türü, en sonunda emek ve aletin üretime girmesi ile ortaya çıkan ürün de kristalize olan türünü ortaya çıkarmaktadır; üretim sürecine malzeme ve kaynakları da ekleyince ürün ortaya çıkmaktadır. Bu durumu Marx Kapital’de soyut emeğin ürün-meta da somutlanmış biçimi olarak değerlendirmiştir. Böylelikle üretim, mülkiyet, sınıf ve pazar ilişkileri ve nihayetinde üretim tarzı da bu dizilime göre şekil almaktadır. Gerisini Marx ve Engels’in eserlerinde çok daha detaylı bir şekilde bulmak mümkündür.
Ancak soyut emeğin ana türlerinin ortaya çıkması ile dinamik emek mekanizmasının sorunları çözülmüş olmaz. Aksine bu ana türlerin içerisinde oluşan, türleşme/sınıflaşma süreçlerini, yani nicel ve nitel süreçleri (çözülme/doğum süreçlerini) birbirinden ayırmak gerekir. İşte bu anlamda sınıflaşma/türleşme süreci -bu aynı zamanda emeğin nitelleşme süreci anlamına da gelir- nicel süreçleri de betimlerken, üç ana nicel süreçten bahsetmek gerekmektedir: Değişim süreç/değeri, gelişim süreç/değeri, dönüşüm süreç/değeri olarak hem türleşme sürecini hem de sınıflaşma sürecini -bu aynı zamanda nitelleşmiş emeğin nicelleşerek çözülme süreci anlamına da gelir- nitel olarak kapsayan bir soyutlamayı gerektirir.
Bu sınıflaşma sürecinde (doğum/çözülme sürecinde) oluşan emeğin nicel değer/biçimlerinin her birinin ayrı ayrı alet biçim/değer de birebir denk düşen alet biçimlerinin/değerlerinin var olduğunu görmek gerektiği gibi, hem de bu süreçler yeni emek biçimi (YEP) kategorisi anlamına da gelmektedir. Bu durum sınıflaşma sürecinde oluşan tabakalara da açıklık getirmeye yetecektir. Aynı şekilde nitel çözülme/doğum sürecinin kendi içerisinde üç nitelin nicelleşmesini içeren sürecinden bahsetmek gerekmektedir: Bu hem genel emek biçimi (GEP) kategorisi anlamına geldiği gibi, hem de çözülme sürecini de ifade etmektedir. Nitel emeğin nicel hareketinin biçim ve süreçleri ile nicel emeğin nitel hareketinin biçim ve süreçleri türsel anlamda “çift yönde” hareket etmektedir. Başka bir deyişle, nitel ve nicel özü tözleştiren, nicel ve nitel tözü özleştiren soyut emek türlerinin nesnel ve öznel hareketidir.
Bu emeğin hem genel emek biçimi (GEP) hem de yeni emek biçimi (YEP) açısından nicel ve nitel biçimleri ve süreçleri ile, biri biri üzerine binen ve biri birinin içerisinden çıkan bir dizi sürecinin bütünsel ve ayrı ayrı görünümüdür. İşte böylelikle ürün biçim/değer ve tür ilişkilerinde var olan belirli bir ayrışımın mantığı da kavranmış olacaktır. Bu aynı zamanda soyut emeğin (insanın) doğaya karşı müdahale ediş tarzlarını da ortaya koymaktadır. Toplayıcı emek doğaya karşı var olan biçimini belirlerken, ona uygun düşen ilkel komünal sistemi, avcı emek köleci sistemi, tarım emek feodal sistemi, sanayi emek kapitalist sistemi, teknik emek sosyalist sistemi, bilim emek komünist sistemi olmak üzere, emeğin doğaya karşı tarihsel hareketini ortaya koymaktadır.
Soyut emeğin doğa karşısındaki duruş tarzını; alet biçimle başlayan, ürün biçimle devam eden ve devamında üzerine diğer toplum biçimlerinin dizilimi ile, nihayetinde üretim tarzında kristalize olan “alt yapısal” emeğin nesnel hareketi/biçimi ve iradesi belirlemektedir. Soyut emek, emeğin nesnel hareketi ve iradesinde somutlaşmaktadır. Ancak emeğin nesnel yanından bahsederken öznel yanını atlamakta tümden bir yanılsama yaratacaktır. O yüzden soyut emeğin bu nesnel hareketinin “üst yapısal” çözümlemesi ise, “kültürel kertenin göreli özerkliği” anlamına gelen -politika, ahlak, din, sanat vb. alanları kapsayan- emeğin öznel hareketi/biçimi ve iradesi de, soyut emek içinde türsel anlamda cisimleşen bir kategorik ayrışıma dayanmaktadır.
Emeğin yöntemsel açıdan soyut biçimde var olan ayrışım mantığı ne ise, emek aletlerinde var olan ayrışım mantığı da aynı şekildedir. Soyut emeğin türsel açıdan soyutlanması tek başına yeterli bir veri olmadığından, emek aletleri biçiminde de soyutlanması gerekmektedir. Ancak emek aletlerinin türsel açıdan ayrışımını yapmak hiçte kolay değildir. Alet biçim üzerinden ayrışım yapılabilmesi için, on binlerce hatta yüz binlerce aletin içerisinden hangi yol ve yönteme göre ayrışımın yapılacağı sorunsalı, her zaman bilim insanlarının gözünü korkutmuştur. Yalnızca bir tarım aleti olan orak’ın bile şimdiye kadar bilinen -kayıt altına alınmış olan- yüzlerce çeşidi vardır; yalnızca bu gerçek bile bu yönlü araştırmaların yapılmasını engelleyen olumsuz bir işleve sahiptir. Ancak teknik ve kullanım açısından, doğaya müdahale edimselliğinin incelenmesinin zâruri bir ihtiyaç olduğunun anlaşılması ile birlikte, çeşitli araştırmacılar tarafından belli başlı özelliklerine göre alet biçimlerin dizilimi yapılmaya çalışılmıştır. Kuşkusuz bu çalışmalar hâla yeterli bir düzeyde değildir.
Emeğin hem soyut düzlemde, hem alet biçimde, hem de ürün biçimde somutlaşan bu süreçleri, bu dizilimi takip eden pazar süreçleri ile buluşmaktadır. Pazar süreçleri ise kendi içinde üç biçimden oluşmaktadır: Pazar süreçleri minimal, glokal ve global evrelerden geçmektedir. Değişim, gelişim ve dönüşüm süreçlerine denk düşen bu süreçler/biçimler global, glokal ve minimal pazar süreçlerinde kristalize olmaktadır. Diğer bir deyişle, emeğin nicel ve nitel türleri arasındaki nesnel ve öznel mücadele, çatışma, işbölümü, eklemlenme ve dağılma halleri tarihsel kesit içerisinde her birinin birbirine denk düştüğü peşi sıra, karşılıklı ve bütünsel bir hareketin birlikte var olması durumunu da ortaya çıkarmaktadır. Her ne kadar bugüne kadar Marxizm içi tartışmalarda bu durum “eşitsiz ve bileşik gelişim yasası” olarak adlandırılmış olsa da, gelinen noktada bu kavramsallaştırmanın birçok açıdan eksik ve yetersiz olduğu kanıtlandığı için, bu sürecin “emek türlerinin birleşik diyalektiği” olarak yeniden kavramsallaştırılması gerekmektedir.
Pazar süreçlerinde kristalize olan ürün biçimlere denk düşen aygıt/oluşum/tekel biçimleri de ortaya çıkmaktadır. Böylelikle üretim tarzı içerisinden çıkan yönetim tarzı ve bu tarzın biçimleri de (rejim tipleri de) açığa çıkmaktadır. Ancak emeğin hareketine göre şekil alan pazar ilişkileri burada sonlanmamaktadır. Emeğin sınıflaşma sürecinde var olan dönüşüm değeri, yer kürede nerede merkezileşmiş ise, tam karşı kutbunda eski/yıkılacak olan tarihsel sistemin çözülme süreci içerisinde var olan nicel dönüşüm merkezi bulunmaktadır. Bu durum, iki farklı emek türünün farklı kutuplarda merkezileşmesi sonucunda, tarihsel devrime dönüşme eğilimi içerisindeki öncü devrim/tarihsel sistem arası yapısal dönüşüm mekanizmalarını da açığa çıkarmaktadır. Yine bu durum, yeni doğmuş olan emeğin baskılanması ile merkez kaç devrim dinamiğinin oluşması anlamına gelmektedir. Bu mekanizma, sistemlerin yerküre yüzeyinde merkezleşme süreçleri ve yayılma/baskılanma süreçlerinin de anlaşılmasını ve açıklanmasını sağlarken, bu aynı zamanda sistemlere göre köleci, feodal, kapitalist sömürgecilik biçimlerinin tarihsel süreçlerini de ortaya koymaktadır. Bu sayede öncü devrim/sistem merkez kaç sistematiği ile tarihsel devrim/sistem arasındaki emek mekanizmaları da anlaşılabilmektedir.
Emeğin tarihsel hareketini temel alan “emek türleri kuramı”, aynı zamanda sınıf kavramına yeni bir açılım getirirken, diğer bir yandan sosyal tabakalar arasındaki ayrışımların açıklanmasını da kolaylaştırmaktadır. Bu sayede, uzunca bir süredir özellikle Marxsist hareket içinde devam eden sınıf tartışmalarını bir sonuca götürmeye yarayacak olan yeni bir disiplin ortaya çıkmaktadır. Dünya genelinde, Wall Street, Mısır, Gezi, Hong Kong vs. burada daha adını sayamayacağımız kadar ayaklanma ve toplumsal hareket üzerine yapılan tartışmalarda, bu yöntem, diğer bilim dışı eski ve çürümüş disiplinlerden ayrılarak hem anlayıcı hem de açıklayıcı bir disiplin haline gelmektedir. Bu disiplin ve yöntemin dünya komünist hareketine yayılması ve somut bir güç haline gelmesi sanıldığı kadar uzun bir zaman almayacaktır.
Emek Türleri ve Diyalektik
Ortodoks Marksizm’in klasik yaklaşımlarından biri de, üretim araçlarını elinde bulunduran burjuva (kapitalist) sınıfın mülkiyet, üretim ve yönetim ilişkilerine de sahip olduğudur. Burjuva, proletaryanın emek gücünü satın almak koşulu ile ortaya çıkan meta-ürünün de sahibidir. Kapitalist sistem, proleter-emekçinin soyut emekten gelen emek gücünün önce alet biçimde cisimleşen türünün, bu alet biçimden meta-ürün biçiminde cisimleşen değer biçiminin, ücret biçim ile arasında var olan farkın, yani artı-değerin kapitalist tarafından el konulması sürecidir. Kapitalizm, ister üretim değeri, ister tüketim değeri, ister maliyet değeri, ister dolaşım değeri şeklinde olsun, proleter-emekçinin ürettiği meta-üründe kristalize olmuş artı-değerin farklı biçimlerine el konulması (gasp edilmesi) üzerine kurulu sömürgeci bir sistemdir.
Doğu’da merkezleşen feodalizmin içinde gerçekleşen “ön zanaat-sanayi devrimi” ile başlayan kapitalizm, sanayi emeği ve aletleri üzerinde şekillenerek, feodal sistemi adım adım parçalayarak, onu yıkmayı başarmıştır. Ancak sanayi emeğinin feodalizm içinde ortaya çıkışı ile birlikte, burjuvazinin sınıflaşma sürecinde feodalizm, yeni emek ve sınıf biçimini de kendi rahminden doğurmuştur. Sanayi emeğinin doğuşu, soyut emeğin elektirikli makinalarının teknik hünerini de ortaya çıkarmıştır. Bu hüner olmaksızın, bu soyut emek olmaksızın, elektrikli sanayi alet biçimi ve emeği de varolamazdı. Kapitalizm ile birlikte, elektirikli sanayi emek biçimini var eden soyut emeğin türü ve toplumun doğa karşısındaki duruşu da -doğa üzerindeki hakimiyet ilişkisi de- yeni baştan düzenlenmiştir. Bu da göstermektedir ki, insan ve toplum doğasında var olan emek türleri rasgele ortaya çıkan bir şey olmadığı gibi, her emek türü doğa karşısında insansal özün dışavurumu şeklinde ve zorunlu olarak ortaya çıkmaktadır. Her emek türü zamanında ortaya çıkmaktadır. Emek türlerinin ne zamanından önce ne de zamanından sonra ortaya çıkma olasılığı yoktur. Emek türlerinin ortaya çıkma, yaygınlaşma ve sönümlenme süreçleri emeğin nesnel ve öznel zamansal-tarihsel diyalektiğine göre gerçekleşmektedir.
Emeğin soyut hüner ve bu hünere denk düşen toplumsal yapısı ve bu yapıya uygun düşen sınıfsal yapısı olmaksızın, toplumsal sistemlerin anlaşılması mümkün değildir. İlkel komünal toplumun, bir bütün olarak aynı emek biçimi içerisinde doğaya karşı duruşu ve ilk emek biçiminin doğadan toplayarak-tüketerek var olmaktan başka bir seçeneğinin olmamasını belirleyen şey de zorunluluktur. Onun üzerine avcı emeğin gelmesi de, köleci sistem de bir zorunluluktur. Onun üzerine tarım emeğinin gelmesi de, feodal sistem de bir zorunluluktur. Onun üzerine sanayi emeğinin gelmesi de, kapitalist sistem de bir zorunluluktur. Onun üzerine teknik emeğin gelmesi de, sosyalist sistem de bir zorunluluktur. Onun üzerine bilim emek gelmesi de, komünist sistem de bir zorunluluktur. İnsan toplumunun doğaya karşı var ettiği bunca emek türünün zorunluluğu, toplumsal tarihin ilerleyişinin anlaşılması ve açıklanması açısından bir “ölüm kalım” meselesidir. İnsan toplumunun kendi doğası, insanın doğanın doğası üzerinde tahakküm kurma diyalektiği ile eşdeş bir ilişkileniş içindedir. İnsanın doğa üzerinde tahakküm kurma diyalektiği kavranılmadan toplumsal emeğin tarihsel hareketi de kavranılamaz.
Doğa karşısında insan toplumunun bir emek biçimi üzerinde topyekün varoluşu, ancak bilim emek ile kristalize olabilir. Yoksa diğer emek türleri “ağızları ile kuş tutsalar”, nicel emek türlerini tek bir nitel emek türü altından birleştiremeyecekleri için sınıflı bir toplum yaratmaktan da öteye geçemeyeceklerdir. Bu durum anlaşılmadığı için, burjuva sınıfının artı-değeri gasp edişini, tek tek ya da sınıf olarak hırsızlık ile açıklayanlar, eksik bir açıklamadan öteye geçememişlerdir. Bu açıdan, burjuvazinin bir sınıf olma serüveninde, en başlarda “kendi” sanayi aletlerinin yaratıcısı/keşifçisi (“emekçi”) bir sınıf olduğu gerçeği de, hep gözden kaçırılan ya da görülmek istenmeyen bir durum olmuştur.
İnsanın doğaya müdahale ediş tarzının tarihselliği, aynı zamanda emek türleri ile bağlantılı olarak toplumsal sistemlerin karakterini de belirlemektedir. İnsanın doğa karşısında baştaki acizliği yerini doğa üzerindeki tahakküme bıraktıkça, insan doğayı dönüştürme gücüne sahip oldukça, en baştaki doğa-tanrı’ya olan inanç, imgelerden fetişe, pagandan semaviye doğru geliştikçe, göklerdeki tanrının şahsında insan kendi “tanrısallığını”, yani doğaya karşı üstünlüğünü ilan ettikçe, insanın insan üzerindeki kulluğu da emek aletlerine sahiplik üzerinden arttıkça, diğer insanların “tanrının kulu” pozisyonuna düşürülmesi ve sınıflı toplum biçiminin ortaya çıkışı da bir zorunluluk haline gelmektedir. Bu açıdan “adalet dağıtan tanrı” söyleminin bugün ki burjuva toplumlarına atfedilerek kullanılmasında da görüldüğü gibi, geçmiş sistemlerin yönetici sınıfları da benzer atıflar kullanarak kendi sistemlerini kutsamışlardır. Kapitalist sistemde burjuvazinin kendisini “insanlara iş ve aş veren iyi bir insan” olarak algılamasının asıl nedeni de, işte bu öznel idealizmden kaynaklanmaktadır; dahası proletaryanın burjuvaziyi “kendisine iş ve aş veren iyi bir insan” olarak algılamasının asıl nedeni, işte bu ters yüz edilmiş öznel idealizmin nesnel idealizm biçimindeki görüngüsüdür. Hem burjuvazi hem de proletarya saflarında gözlemlenen bu nesnel ve öznel görüngüleri üreten ise, sanayi emeğinin ve aletlerinin neden olduğu icatçı/yöneten sınıf ve üreten/yönetilen sınıf ayrışmasıdır.
Sanayi emeğinin bir sonucu olan burjuva sınıfının sanayi aletlerinin yaratıcısı/keşifçisi bir sınıf olduğunun en açık kanıtı kapitalist sistemin tarihsel ilerleyişinde saklıdır. Sanayi kapitalizminin başlarında icatlar el işçiliğinden yetişmiş teknisyenler ve meslekten olmayan kişiler tarafından yapılıyordu. Örnek vermek gerekirse, 1869 ile 1878 arasındaki dönemde, dokuma endüstrisinde bir “devrim” anlamına gelen pamuk eğirme makinasını yapan Arkwright on yıl sonra en güçlü dokuma fabrikatörü oldu. Öte yandan, işçilikten gelme Frederick Winslow Taylor’un geliştirdiği “bilimsel üretim modeli”, daha sonrasında Henry Ford öncülüğünde “Fordizm” adını alacak olan bant sistemine dayalı kitle üretim ve tüketim modelinin ortaya çıkmasını sağladı. Bu sistem içinde her proleter üretim bandında çok küçük ve vasıfsız bir işle görevlendirilmiş olup, bütünün (yani üretilen ürünün) ne olduğu konusunda her hangi bir bilgiye sahip değildi. Bu sistem içinde işçi makinanın herhangi bir dişlisinden farklı bir şey değildir. Marx’ın “yabancılaşmış emek” biçiminde açıklamaya çalıştığı bu durum, gerçekte sanayi emeğini ve aletlerini kullanan insanın üretim süreci içinde kendi “doğasına” (emeğine) zorunlu olarak yabancılaşması sürecidir ki, pek çok Ortodoks Marxsistin düşündüğünün aksine bu yabancılaşma kaçınılmazdır. Zira bu yabancılaşma türü (aletler ile kurulan ilişki biçimi) varolmasaydı; yani kapitalist toplum sanayi aletlerinin yaratıcı/keşifçi/yönetici sınıfı ve bu aletlere sahip olmayan emek gücü kullanıcısı/satıcısı/yönetilen sınıf biçimin de ikiye ayrışmasıydı; asla sanayi emek gücünün artı-değer biçiminde sömürüsüne dayalı böylesi bir tarihsel sistem (kapitalizm) ortaya çıkmazdı.
Doğaya karşı insan toplumunun bir emek türünde topyekün var olabilmesinin olasılığı, emeğin toplumsallaşmasının sonucunda bilim üreten ve tüketen bir toplumun kurulmasında saklıdır. Öte yandan, sanayi emeği ve aletlerinin icatçıları ve mucitleri olan burjuvaların, yaratılan emek türü ve değerin kendisine üretim araçları üzerinden mülkiyet ve serbestiyet ilişkisi kazandırması da kaçınılmazdı. İlk av aletlerini üretenlerin doğal olarak köleci sistemin efendilerine dönüşmesi gibi, ilk tarım aletlerini üretenlerin doğal olarak feodal sistemin efendilerine dönüşmesi gibi, ilk sanayi aletlerini üretenlerin doğal olarak kapitalist sistemin efendilerine dönüşmesi gibi, bütün bu tarihsel sistemler benzer mülkiyet ve serbestiyet ilişkilerinin zorunlu bir sonucudur. Aynı akıbet protekya içinde geçerli olduğundan, teknik (elektronik) emek aletlerinin icadı ve üretiminde kısmi/göreli serbestiyet ve mülkiyet ilişkilerinin ortaya çıkmış olması hiçte tesadüf değildir. Daha şimdiden protekler kendi emek araçlarını icat eden ve bunlara sahip olma edimi içinde olan yaratıcı/kâşif/mucit bir sınıf olarak görünmeye başlanmıştır.
Toplumsal sistemleri var eden nesnel koşulların en başında emek türlerinin diyalektik hareketi gelmektedir. Emek türü başta yönetici (ezen) sınıfı sonrasında da yönetilen (ezilen) sınıfı ortaya çıkarak, toplumsal bir sisteme öncü devrimler yoluyla ulaşarak, oradan da tarihsel devrimler yoluyla tarihsel sisteme dönüşmektedir. Kapitalizm ve burjuvazi sanayi emeğini değil, sanayi emeği burjuvaziyi ve kapitalizmi yaratmıştır. Bu somut gerçek hep göz ardı edildiğinden dolayı, kapitalizme karşı verilen tüm mücadeleler bir ayağı topal bir gözü kör olarak verilmiş ütopik mücadeleler olarak kalmıştır. İlkel komünal toplumdan günümüze kadar gelen tüm toplum tiplerini belirleyen emek türleri, emeğin doğa karşısında kurduğu hakimiyet ölçüsünde, alet biçimde kristalize olan hünerin derekesinde ve bu hünerin cisimlenişinde, toplumun belirli bir kesiminin ve sınıfının öne çıkmasında, her zaman ana belirleyici olmuştur.
Köleci sistem, feodal sistem, kapitalist sistem hatta sosyalist sistemde var olan ortak nokta ütopik komünizmin asla var olamayacağı gerçeğidir. Şayet bunun tersini iddia ediyorsak, o zaman köleci sistemde avcı komünizminin aletlerinin herkes tarafından neden kullanılamadığı ve her insanın fizyolojik yapısının neden avlanmaya müsait olmadığı gerçeğini bilimsel olarak açıklamamız gerekmektedir. Aynı şekilde, ütopik tarım komünizminin, ütopik sanayi komünizminin, hatta ütopik teknik komünizmin bilimsel olarak açıklanması gerekmektedir. Bilim emeğe ve toplumsal icatçılığa dayalı komünist sistemde, toplumun tümü ne av, ne tarım, ne sanayi ne de teknik ile özdeşleşemeyeceğinden ve herkesin av, tarım, sanayi, teknik emeği algılama ve uygulama olasılığı olmadığından, basit beden emeğinden karmaşık zihin emeğine doğru bir teknolojik ilerleme olacağı için, bu sistemde ütopik komünizmin her hangi bir türünün gerçekleşmesi mümkün gözükmemektedir.
Makinaları, somut emek aletlerini yapanlar insanlardır; insanları yapan makineler değil. Başka bir deyişle, makinaları ortaya çıkaran soyut insan emeğinin türsel hareketidir. Soyut emek alet biçimde somutlaşmaktadır. Makinalar insanları özgürleştirmez; insanlar makinalar aracılığı ile zorunlu olarak özgürleşme edimlerini içkinleştirir. Ve ne zaman makinaları üretenler ile kullananlar arasındaki farklılıklar ortadan kalkarsa, işte o zaman makinalara tikel belirlenimlilikte tümel olarak yabancılaşmış olan bilim emeğe ve toplumsal icatçılığa dayalı komünist bir toplum ortaya çıkar. Makinaları üretenler ve kullananlar arasındaki farklılıklar tek bir nitelleşmiş nicel özde tözleşmediği sürece toplumun sınıflılıktan sınıfsızlığa geçişi daima bir ütopya olarak kalacaktır. Ancak tikel belirlenimlilikte emek aletlerine tümel olarak yabancılaşılması toplumun tek bir komünist sınıfa dönüşmesini de mümkün hale getirecektir. Tikel belirlenimlilikte emeğe ve aletlere tümel “yabancılaşma” icatçı tek sınıfı ortaya çıkaracaktır.
Bütün bu açık gerçeklerden dolayı, doğaya karşı toplumsal yapının tümünün birlikte tek bir emek türünde var edilebilmesi ve eritilmesi sorunu, emeğin tümel ve tikel hünerinin derekesine, kapasitesine ve seviyesi bağlıdır. Emeğin yalnızca bir türünü ya da başka bir türünü ya da her daim ezen ya da ezilen sınıfın emek türünü baz almak, emek türlerinin zorunlu dinamik ailesel değişiminden, gelişiminden ve dönüşümünden hiçbir şey anlamamaktır. Emeğin bu zorunlu yasaları ve diyalektiğine karşı, “sosyalizmi bilinçli ve politik bir tercih” olarak algılayan ve öznel idealizmden beslenen ütopik “proleter sosyalizmin” varlık zemininin imkansızlığı da burada yatmaktadır. Yaşanmış proleter devrim deneyimleri, emeğin tarihsel anatomisinin açığa çıkarmış olduğu gibi, bu varlık zemininin imkansızlığını da ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden “Marx’a rağmen Marxizm’de ısrar edenler” inanç ve doğma boyutunu almış öznel idealist politik bilinçleriyle, “güler yüzlü kapitalizmden” öteye geçemeyeceklerdir. Proletarya Marxsizm’inden alınması gereken şeyleri alıp, atılması gereken şeyleri atıp, ileriye doğru çıkan protekya Marxsistlerinin tarihsel misyonlarına uygun bir biçimde, sosyalizm hedefine teknik/elektronik emekçiler ile birlikte yürüyecekleri günlerde çok uzak değildir.
Zenginlik, Servet ve Mülkiyet İlişkileri
Soyut insan emeğinin ürün-meta’da kristalize olarak somutlaşmış biçiminin, hangi türde soyut emeğin ürün-meta’da somutlaşmış biçimi olduğu sorunsalının çözümü, soyut insan emeğinin türünün ortaya çıkarılmasını gerektirmektedir. Bu çerçevede ürün-meta’da somutlanmış emeğin ödenmemiş kısmının (artı-değerin) üzerinden ortaya çıkan kapitalist sermaye, böylelikle toplumsal zenginliğe el konulmasıdır. Bu toplumsal zenginliğe ve sermaye birikimine damgasını vuran karakterin oluşumu da, yine bu soyut insan emeğinin türü tarafından ortaya çıkarılmaktadır.
Toplumsal zenginlik ve mülkiyetin emek türü ve karakteri ile olan bağı, son derece dolayımsız bir bağ olduğu kadar, bu bağ toplumsal zenginlik ve mülkiyet biçimlerinin biri birinin üzerine geçen tarihsel biçimlerinin bir toplamını da bize vermektedir. Köleci sistemde köle-rant üzerine kurulu avcı emeğinin toplumsal zenğinliği ve mülkiyeti ile, onun üzerine geçerek büyüyen feodal sistemde köylü-rant üzerine kurulu tarım emeğinin toplumsal zenginliği ve mülkiyeti ile, bunun da üzerine nihayetin de kapitalist sistemde proleter-rant üzerine kurulu sanayi emeğinin toplumsal zenginliği ve mülkiyeti ile oluşan toplumsal zenginliğin ve mülkiyetin bütünsel tarihi ortaya çıkmaktadır.
İlkel ve zorunlu komünal sistemin alt evresinde, toplayıcı emeğin üzerine kurulu bir artı-değerin ya da “doğa-rant” ve ürünün oluşmaması, beraberinde artı-ürünün oluşmaması, “topla ve tüket kültürünün” zorunlu varlığı, toplumsal ürünün toplumsal toplayıcılığın bir aynası olması sebebiyle, bu sistemde toplumsal zenginliğin ve özel mükiyetin varlık zemini hiçbir zaman ortaya çıkmamıştır. İnsanlar toplumsal toplayıcı üretimi ve tüketimi bir tercih olarak değil, bir zorunluluk olarak yaptıklarından dolayı, birçok burjuva ve Marxsist tarihçinin hatalı yanılsamalarının aksine, insan toplumunun varoluşunda ve bugüne kadar ki insan olma serüveninde, toplayıcı emeğin ve insan türünün ilk aleti olan “insan eli” daima görülmek istenmemiştir. Hâlbuki insanın doğaya karşı kendisini savunurken ve ondan ihtiyaçlarını temin ederken kullandığı ilk “alet biçim” kendi elleridir. Bu konuda çok yönlü çalışmalar olmasa da, Engels’in yapmış olduğu kimi öncü tespitleri hatırlamak gerekir.
Ana (doğurgan) emek biçiminden türeyerek farklılaşan emek biçimlerinin tarihi hep savsaklanarak görülmek istenmemiştir. Bu yüzden toplumsal zenginliğin ve mülkiyetin tarihi, nicel ve nitel emeğin farklılaşarak ve başkaca biçimlere bürünerek ilerleyen sınıf biçimlerinin ve savaşımlarının tarihi olmuştur. Başka bir deyişle, bugüne kadar ki tüm toplumların tarihi biri birinin üzerine geçerek ilerleyen emek türlerinin/biçimlerinin neden olduğu sınıf savaşımlarının tarihidir. Toplumsal zenginliğin ve mülkiyetin tarihinde üretim ilişkilerinin rolü de gerektiği gibi anlaşılamamıştır. Üretim ilişkilerinin emeğin türleri ile olan ilişkilenişi; emeğin eski toplumun bağrında doğan yeni emek sürecinin oluşumuna ilişkin olarak ortaya çıkan sınıflaşma sürecinde, bu yeni emek biçiminin yaratıcı/mucit sınıfla olan bağında aranmalıdır. Yeni emek biçimi yaratıcı/mucit sınıfı yönetici sınıf olarak şekillendirirken, diğer taraftan üretici sınıfı da yönetilen sınıf olarak şekillendirmektedir. Yeni emek biçiminin yeni yönetici/mucit sınıfı, en baştan emek aletleri üzerindeki hakimiyetinin şekillenmesine iştiraken, toplumsal zenginliğin ve mülkiyetin de tartışmasız sahibine dönüşmektedir.
İnsan alet kullanarak üretim yapmak suretiyle, doğa karşısında kendi varlığını sürekli geliştirerek ayakta kalabilen ve düşünebilen bir canlı olarak, diğer canlılardan ayrılan tek varlıktır. Bu çerçevede, kendi türünün doğa üzerindeki emeğine dayanarak, ayakta kalarak, nesnel doğa ile kendi nesnel varlığının zeminini öznel soyut emeğinin türü ölçeğinde var edebilen tek organizma insandır. Bu öznel soyut emeğin, ilk nesnel faaliyetinin icat ettiği alet biçimde kristalize olan somutlanmış tezahür ile birlikte, emeğin nesnel oluşumu da süreklilik kazanmıştır. Tarihdeki ilk toplum biçimi olan zorunlu ilkel komünal toplumda, ilk alet biçiminin insanın kendi eli olmasından dolayı, kendi ilkel el aletleri sayesinde insan av emeğini ve aletlerini ortaya çıkarabilmiştir. İşlevsiz ve işlevli sopa av emeğine ve aletlerine geçiş sürecine birer örnek olarak gösterilebilir. Bu durum, nesnel doğaya karşı insan uzvu olan ellerin yardımı sayesinde öznel toplayıcı ve avcı emeğin kendisini var etmesini sağlamıştır. Bu aşamadan sonra emeğin öznel ve nesnel hareketi dolayımıyla insan, toplumsal gelişimin ve tarihin “yaratıcı varlığı” haline dönüşebilmiştir. Bu yüzdendir ki, emeğin nesnel ve öznel hareketi/iradesi olmaksızın insanlığı tarif etmek imkânsız bir çabaya eşdeğerdir.
En basit şekliyle, proleter-rant üzerinden oluşan sermayeyi, toplumsal zenginliğin ve mülkiyetin kendisini, sanayi emeğinin efendisi olan burjuva sınıfa bırakmak ne kadar yanlış ise, bir o kadar da sanayi emeğinin kölesi olan proleter sınıfa bırakmakta bir o kadar yanlıştır. 1917 Ekim Devrimi ile birlikte toplumsal zenginliğin ve mülkiyetin kendisini sanayi emeğinin kölelerine bırakma çabası, bir grup ayrıcalıklı “proleter efendilerin” ortaya çıkmasına neden olmuştur. Proleter-rant üzerine oluşan toplumsal zenginliğin, devlet sermayesinin ve mülkiyetin proleter efendilere teslim edilmesiyle ortaya çıkan çarpık sistem, özünde, ters yüz edilmiş bir “proletarya için kapitalizm” olgusunu ortaya çıkarmıştır. Her ters yüz edilmiş öncü-düşük ütopik sistemin de, yeni tarihsel sistemin (sosyalizm bağlamında) oluşmasına yetmeyeceği, acı deneyimlerle de olsa birçok defa kanıtlanmıştır.
Bu çarpık sistem algısı ve ürettiği ideoloji, özel mülkiyetsiz proleter kapitalizm tanımına daha yakın ve uygun düşen bir olgu olsa da, sosyalizm, zorunlu emeğin nesnel yasalarına göre değil de, emeğin öznel yasalarına dayandırılarak ve “bilinçli bir politik tercih” boyutuna indirgenerek, subjektif idealizmin bir hareket ve kalkış noktası haline getirilmek istenmiştir. Sosyalizmi bilinçli bir politik tercih boyutuyla ele alan bu öznel idealist anlayışın bu kadar uzun süre varlığını sürdürmesi, ütopik sosyalizm algısı ve ideolojisinden yeterince kopulamadığının da bir göstergesidir. İşte bu çarpık ideoloji ve algı, özünde ütopik sosyalizm ile zorunlu bilimsel komünizm arasında kalan ve her ikisinin özelliklerini de kısmen bağrında taşıyan bir “ara form” olmaya aday bir çok farklı “sosyalist mezhebin” ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu açıdan, kişi merkezli bir anlayışa sahip olan “Stalinizm”, “Troçkizm”, “Maoizm” vb. pek çok sosyalist mezhep kendisini “komünizm camisi”nin baş imamı ilan etmekten de geri durmamıştır. Bu rekabet doğal olarak ideolojik ve politik bir mücadele ile sınırlı kalmamış; çok uzun yıllarca boyunca pek çok sosyalist insanın yaşamını kaybetmesine neden olacak kanlı bir “mezhep savaşları” döneminin başlangıcı olmuştur. Bu süreç bilimsel bir gözle araştırıldığında, geçmişte yaşanan olumsuzlukların, burjuvazinin sosyalist hareket üzerindeki ideolojik ve politik etkisini arttırmasını sağladığı görülebilir.
Bu çarpık bakış açılarından ve ara formlardan kopulmadığı müddetçe, toplumsal servet ve mülkiyetin sosyalizm’deki nesnel ve öznel kaynaklarının ortaya konulamayacağı da açık bir gerçektir. Zira nasıl ki kapitalist sistemde burjuvazi toplumsal zenginliğini ve servetini proleter-rant üzerine kurulu sanayi emeğinden sağladıysa, aynı şekilde sosyalist sistemde protekya da toplumsal zenginliği ve serveti bilim-rant üzerine kurulu teknik emekten sağlayacaktır. Sosyalist toplumun temelini oluşturacak olan teknik emek ve bilim-rant, aynı şekilde bilim insanlığı olan komünist sistemin ortaya çıkması için zorunlu olan toplumsal zenginliğin ve mülkiyetin de asıl kaynağı olacaktır.
Bu açıdan insan, başlangıçta artı-ürünün oluşmadığı toplayıcı emeğin doğa-rant serüvenini, bilim emek eksenli komünist sistem ile daha da ileriye taşıyarak, doğa-rant oluşumunu belki de “uzay emek” biçimine ulaştırarak evrenin sırlarını anlamaya ve açıklamaya koyulacaktır. Dahası, toplumsal bilimciliğin aynalaşmış bir ifadesi olan bilim emek temelli komünist üretim tarzı, doğa-rant üründe kristalize olmuş zorunluluğun bilim-rant temelli felsefesinin de ortaya çıkması ile birlikte, sadece dünyada sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz, baskısız ve devletsiz bir özgür insan toplumu kurmakla kalmayacak, aynı zamanda toplumsallaşmış bilim, bilimselleşmiş toplum temeli sayesinde de uzayın bilinmezliklerine heyecan verici yolculuklar yapmaya başlayacaktır.
Özgürlük nerede başlar, nerede biter? Ya da özgürlük deyince ne anlıyoruz? Kime göre neye göre özgürlük? Bu sorulara herkesin verebileceği bir cevabı vardır. Kavramın en geniş anlamıyla özgürlük denince akla; her bireyin dilediği gibi, istediği gibi davranma hüviyetine sahip olması anlamına geldiği söylenebilir. Ancak gerçek hayatta bunun böyle olmadığı herkes tarafından bilinmektedir.
Şayet bir köle olsaydınız, hayatınız boyunca sahibinizin isteklerini yerine getirecek ve sahibinizin “sonsuz” istekleri için kendi özgürlüğünüze “veda” etmiş olacaktınız. İşte kölelerin köle sahiplerine karşı gerçekleştirdiği bir dizi devrimci ayaklanmanın kökeninde, kölelerin kendi hayatlarına ve özgürlüklerine sahip çıkma isteği vardır. Ancak kölelerin isyanı, av emeği üzerinde yükselen köleci sisteme karşı yine av emeğinin aletlerini kullanıyor olmalarından dolayı, yani av emeğini yıkıp yerine neyi ve hangi emek biçimini koyacaklarını bilmediklerinden dolayı; son tahlilde, zorunlu olarak yenilgi ile sonuçlanmıştır. Örneğin, Spartaküs ayaklanması köleci sistemin alt evresinde gerçekleşen “düşük yapan öncü bir devrim” olarak tarif edilebilir.
Bu durum, aynen hamile bir kadının çocuk düşürmesi gibi, toplumların da zamanı gelmeden oluşan devrimler açısından düşük yapmakta olduklarını göstermektedir. Hiç kuşkusuz kölelerin köle sahiplerinin sistemini yıkma girişimleri köleler açısından bir özgürlük olarak algılanmıştır. Ancak köleci toplumun ilerleyen üst evresinde; alt evredeki avcı emek ve toplayıcı emek iş bölümü karakteri değişerek, yerine avcı emek ve tarım emek iş bölümünün geçmesi ile birlikte, köle ayaklanmaları ve devrimleri geri dönüşü olmayan bir yoldan başarıya ulaşmaya başlamıştır. Örneğin, başta Germenler ve diğer barbar kavimlerin saldırıları Roma İmparatorluğu’nun sonunu getiren “tarihsel devrim/sistem” döneminin bir parçasıdır. Kölelerin yaptığı bu “feodal devrimlerin” başarısı, av emeğini yıkıp, yerine ön-tarım emeğini (ön-feodalizmi) koyabilmelerinde yatmaktadır.
Feodal devrimlere geçişin tarım emeği sayesinde oluşmasına ve iktidara feodal sınıfların geçmesine rağmen, düşük yapan öncü köle devrimleri avcı emeğinin kapsama alanının içerisinde kalmaktan (düşük yapmaktan) kurtulamamışlardır. Örneğin, feodal tarım devrimine karşı savaşan “barbarlar” av emeği ve aletleri kullanmalarından dolayı, köleci sistemin kapsama alanının dışına çıkamamışlardır. Bu açıdan köleci toplumun içerisinden bakıldığında feodalizm köle için özgürlük, toplum için ise av emeğinden tarım emeğine (köleci sistemden feodal sisteme) geçişin bir zorunluluğu olarak algılanmıştır.
Nasıl ki toplayıcı emeğe dayalı ilkel komünal toplumda, önce öncü devrimler yoluyla sonrasında da tarihsel devrimler yoluyla avcı emeğe dayalı köleci sisteme geçilmesi doğaya karşı toplumsal hakimiyet ve özgürlük olarak algılanmışsa, toplayıcı emek yerine avcı emeğin konulması da bir zorunluluk olarak algılanmıştır. Aynı durum feodal toplumdan kapitalist topluma geçiş içinde geçerli bir durum oluşturmaktadır. Feodal toplumda toprak sahiplerinin topraklarını işleyen köylüler, ürettikleri tarım ürünlerinin önemli bir bölümünü (artı-ürünü) toprak sahiplerine vererek, yarı aç, yarı tok, toprağa ve sahibine bağımlı bir hayat sürdürmüşlerdir. Feodal sistem toprağa ve sahibine bağlı bir kölelik sistemiyle işleyen bir toplum düzenidir. Bu sistemin zorunluluğu gereği, toprak sahiplerinin “sonsuz” özgürlüğü için çalışan köylüler, kendi özgürlüklerine de “veda” etmişlerdir. Bundan dolayı feodal toplumun alt evresinde bir dizi köylü ayaklanmaları olmuş, fakat ayaklanmalar tarım emeğine ve aletlerine dayandığı için, ayaklanmalar düşük yapan öncü devrimler olarak kalmıştır. Ne zaman ki burjuvazinin önderliğinde köylü ayaklanmaları ve devrimleri tarım emeğinin yerine sanayi emeğini tesis etmeye başlayarak gelişmiş ise, orada kapitalist toplum içinde geri dönülemez bir yola girilmiş demektir.
Tarım emeğinden sanayi emeğine geçiş döneminde makinalara saldırma biçiminde ortaya çıkan anlaşmazlıklar, eski emek biçiminin yeni emek biçiminin ilerleyişini durdurma çabalarına örnek olarak gösterilebilir. Bu genel olarak “Luddizm” olarak anlandırılmıştır. Tabii ki tarihte hangi rolü oynadıklarından habersiz olarak makina kırıcılarının asıl amacı, makinaların gelişimini engelleyerek kendi ücretlerini arttırma ve çalışma koşullarını iyileştirme yönünde patronlara baskı yapmaktı. 1811-1811 Luddite ayaklanmaları sırasında özellikle tekstil fabrikalarının bulunduğu kontluklarda kasnak örgücüleri içinde aynı durum geçerliydi. 1816, 1822 ve hepsinden önemlisi 1830’da esasen ekonomik anlaşmazlık durumunu çözmek için Doğu Anglia ve Güney İngiltere “kır proleteryası” tarafından da aynı yöntem benimsenmişti. 1830’da emekçiler, bir dizi kontlukta önlerine ne gelirse yakıp yıktılar, en karakteristik saldırı ise harman makinelerinin tahrip edilmesi idi. Ayaklanmacılar kendilerinden o kadar emindiler ki, makineleri kırmak suretiyle arazi sahiplerini kendilerine ödeme yapmaya mecbur ettiler. Ayaklanmacılardan Kintbury “çetesi”nin kasası olan Francis Norris adlı duvarcı ustası askerler tarafından yakalandığında üzerinden 100 pound ve birkaç makbuz çıkmıştı.
Tarihi kayıtlara geçen bu olaylar, gerçekte feodalizmin ezilen sınıfı olan köylülüğün proleterleşmek zorunda kaldıkça ön sanayi emeğine ve aletlerine nasıl düşmanlaştığının bir göstergesi gibidir. Sanayi aletlerini parçalayarak eski emek biçimini, yani tarım emeğine dayalı feodal ücret ve yaşam sistemini geri getirmeye çalışan bu yarı köylü ütopik “proleter” kitleler, -bunlar tıpkı ilkel komünal sistemi geri getirmeye çalışan Amazonlara benzetilebilir- gelişmekte olan kapitalist sisteme karşı olan öfkelerini, bu sistemi sembolize ettiğini düşündükleri makinaları kırarak gösterme çabası içine girmişlerdir. Ancak yeni emek biçimine ve aletlerine karşı eski emek biçiminin düşünce ve eylem biçimleri ile mücadele etmeye çalışan bu emekçi kitleler, kaçınılmaz olarak feodal sistemin “kapsama alanı içinde”, kapitalist sistemin ise “kapsama alanı dışında” kalmaktan da kurtulamamışlardır.
Kapitalist sistemin alt aşamasında gerçekleşen bu ayaklanmalar, birer “öncü devrim” işlevi görmüş olsa da, ayaklanmalar kitlelerin beklentisinin aksine, feodal sistemin değil, kapitalist sistemin gelişimini hızlandırmıştır. Bu ayaklanmalardan dersler çıkaran kapitalist sınıflar, hızla proleterleşen kitleleri baskı altında tutmak için yeni denetim ve kontrol mekanizmaları geliştirme yoluna gitmiştir. Burada da görüldüğü gibi, yeni emek biçimine karşı eski emek biçiminin, emek, alet ve sınıf biçimleri ile mücadele eden emekçiler, yeni emek biçimin emek, alet ve sınıf biçimleri karşısında sürekli gerilemekten ve kapitalistlerin talep ettiği ücret ve çalışma koşullarına boyun eğmekten kurtulamamışlardır. Bütün bunlar emek türlerinin birleşik diyalektiği açısından şu “yasaya” işaret etmektedir: Bir tarihsel sistemden başka bir tarihsel sisteme geçiş, eski sistemin emek, alet ve sınıf biçimleri ile değil, ancak yeni sistemin emek, alet ve sınıf biçimleri ile gerçekleştirilebilir.
Bütün bunlar feodal sistemin üst evresinde, tarım emeği ile sanayi emeği işbölümünün hızlandığı, tarım emeğinin rahminden yeni bir emek biçiminin, sanayi emek biçiminin doğduğu koşullarda gerçekleşmiştir. Bu açıdan 1789, 1848 ve hatta 1917 devrimlerinin temelinde “işçi-köylü ayaklanmalarının” yatmasının mantığı da zorunlu olarak burada aranmalıdır. Aynı şekilde, Rusya’daki Narodnik isyanları, İngiltere’deki çitleme isyanları, Osmanlı’daki Celali isyanları, bu geçiş sürecinde görülen köylü ayaklanmalarına örnek olarak gösterilebilir. Bu dönemde, köylülerin toprağa bağlı kölelikten kurtulmak için yaptığı bu öncü düşük devrimler, onlar tarafından özgürlük mücadelesi olarak algılanırken, toplumun geri kalanı için ise, tarım emeğinin yerine sanayi emeğinin tesis edilmesinin bir zorunluluğu olarak algılanmıştır.
Özgürlük, o toplumun ezilen ve sömürülen sınıfları için bir isyan, devrim ve kurtuluş eylemi anlamına gelirken, o toplumun genel emek biçiminden kaçarak yeni emek biçiminin tesis edilmesi zorunluluğu da, başka bir yeni sınıfın iktidarına ve tahakkümüne girmekle eş anlamlıdır. Zorunluluk ve özgürlük arasındaki bu kopmaz (diyalektik) bağ, yeni bir emek biçiminde kristalize olan başka yeni bir sınıfın toplumsal sistemiyle sonuçlanmazsa, düşük yapan öncü devrim kriterine uyum sağlayarak, yaşama şansına da sahip olamaz. Tıpkı Paris Komünü ve 1917 devrimlerinin birer öncü düşük devrim olarak, yeni bir sınıfın sistemiyle (sosyalizm ile) sonuçlanmayarak varlık zemini yitirmiş olması, bu sürece örnek olarak gösterilebilir.
Minimal emperyalizm döneminde, Asya başta olmak üzere (Çin, Kore, Vietnam vs.) öncü düşük devrim örnekleri mantar gibi çoğalmıştır. Bu durum emeğin tarihsel hareketine uygun olarak gelişmiş bir durum olup, feodalizmin içinden bakıldığında köylüler için özgürlük anlamına gelen bu devrimler, toprağa ve sahibine bağlı feodal köleliği yok ederken, sanayi emeğine bağlı zorunluluğun gölgesinde burjuvazinin iktidara gelmesini ve ücretli köleliğin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Örneğin, Mao Zedung önderliğindeki Çin Komünist Partisi’nin 1934’teki “dört sınıf bloğu” perspektifi, özünde tarım emeğini ve aletlerini kullanan köylüleri, sanayi emeğinin ve aletlerinin yönetici sınıfı olan burjuvaları, bu emeğin ve aletlerin yönetilen sınıfı olan proletaryayı ve son olarak Komintang içinde örgütlü olan küçük burjuva milliyetçi kesimleri, Japon işgaline karşı tek bir “anti-sömürgeci ulusal kurtuluş cephesi”nde bir araya getirmeyi başarmış olan halkçı ve ütopik sosyalizan bir programdır.
Feodalizmin tarihini, hatta ilkel komünal, köleci ve kapitalist sistemlerin tarihini Batı merkezli okuma biçimlerinden dolayı, Rönesans, Reform ve Aydınlanma vb. gibi süreçler de daima Batı’nın Doğu karşısındaki ideolojik ve kültürel üstünlüğünü ve kapitalizmin nihai zaferini kanıtlamaya dönük bir tarih okuması şeklinde sunulmuştur. Bu bakış açısından dolayı feodalizmin en gelişkin olduğu yer olarak Avrupa gösterilirken, aslında gerçekten olan şey, feodalizmin en gelişkin merkezinin Doğu, yani “despotik” Asya olduğu her zaman göz ardı edilmiş bir konu olarak kalmıştır. Batı ise sanayi emeğinin ve kapitalizmin gelişme olanağı bulduğu ve merkezleştiği yer olmuştur. Bu durumdan kaynaklı olarak da, feodal dünyanın parçalanması, yani Asya’nın sömürgeleştirilmesi (Şark Sorunu) meselesi, Batı için her zaman yakıcı bir sorun olagelmiştir. Kapitalizmin Asya’daki gelişimi Batı’daki gelişimine birebir benzemediğinden, Asya’da kapitalizmin imdadına -ironik bir biçimde- burjuvaziden önce proletarya yetişmiştir. Rusya ve Çin’de yaşanan “sosyalizm” görünümüdeki özel mülkiyetsiz proletarya için kapitalizm deneyimleri, bu sürecin en bilinen örneklerini oluşturmaktadır.
Despotik feodalizmin kast şeklinde örgütlenmiş tarım emeği ve aletleri üretimi, Asya tipi kapitalizmi de, kast şeklinde örgütlenmiş despotik sanayi emeğini ve aletlerini de üreterek -Batı’nın gittiği yoldan farklı bir yol izleyerek- tarih de ilk defa sanayi emeğine dayalı proleter kapitalist bir sistem ortaya çıkarmıştır. 1917 devrimine önderlik eden Bolşevik Partisi’nin lider kadroları arasında bile çok güçlü bir kast aygıtının olduğu düşünülürse, devrim sonrasında aynı kast aygıtının ilk önce partiye sonrasında ise devlete hâkim olması bizi hiçte şaşırtmamalıdır. Öte yandan, Stalin kültünün ve tapınmacılığının zamanla oluşması da, bilinçli bir politik tercihden daha çok, Asya tipi ekonominin politik lider karakterlerinin (tıpkı Mao Zedung, Kim il-sung ve Ho Chi Minh vs.) bir dışavurumundan başka bir şey değildir. Bu durumun Avrupa tarihinde de benzeşik olarak kendisini Jakobenizm, Bonapartizm ve Prusyatizm vb. biçiminde ortaya koyduğunu da es geçmemek gerekir.
Tüm bu “olağanüstü durum” rejimleri, tarım emeğinden sanayi emeğine geçiş sürecinde, kapitalizmin üst evresinde, yeni emek biçiminin doğmuş olduğu, ancak yeni emek biçiminin doğum sancılarına bağlı olarak sanayi emeğinin ara türleri arasındaki çatışma neticesinde ortaya çıkmış olan baskı rejimleridir; ve tartışmasız bu rejimlerin tümü kapitalizmi geliştirme ve burjuvazinin önündeki engelleri ortadan kaldırma işlevini yüklenmiştir. İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, Jakobenizm, Bonapartizm, Prusyatizm vb. olağanüstü rejim tipolojileri emek türlerinin kendi içindeki iş bölümü ve rekabetin bir sonucudur. Zira tarım emeğinden sanayi emeğine geçişte, sanayi emeğinin ara türleri arasındaki savaşım kaçınılmaz olarak üst yapıda olağanüstü rejim tiplerini ortaya çıkartmıştır.
Bu bağlamda, 18. yüzyıl’dan 20. yüzyıl’a kadar olan süreçte, feodal dünyaya karşı gerçekleşen öncü kapitalist devrimler çağında, hiçte beklenmedik bir şekilde, daha önceki toplumların düşük yapan öncü devrimlerden daha da erken bir tarihte, 1917 Ekim proleter devrimi patlak vermiştir. Ekim Devrimi, Batı tipi kapitalizmin tarihinde görülmedik bir hızla feodalizmin tasfiyesine yol açarken, aynı zamanda hem kapitalizmin sanayi ve tarım emeği iş bölümüne dayalı alt evresinin (minimal emperyalizmin) hızla çürümesine, hem de kapitalizmin sanayi ve teknik emeğin iş bölümüne dayalı üst evresine (glokal emperyalizme) geçişin hızlanmasına neden olmuştur. Bu dönemde kapitalizm üst evreye sıçramakla kalmamış, teknik emeğin oluşumu da bu dönemde hızlanmıştır. 1917 devriminin tarihteki en önemli etkilerinden biri de budur. Sovyetler Birliği, dünya tarihinin 2,5-3 asırda kat edebileceği mesafeyi 50-60 yıla sığdırmayı başararak çığır açmıştır. Ancak sanayi emeğinden başka bir tür yeni emek biçiminin (teknik emeğin ve protekyanın) ortaya çıkmadığı koşullarda gerçekleşen bu devrim, diğer düşük yapan öncü devrimler ile aynı “ortak kaderi” paylaşmaktan da kurtulamamıştır.
Ekim’in yaşadığı bu “trajedi” bugüne kadar doğru bir biçimde algılanamadığından, Marxsist hareket içinde, Sovyet devriminin hatalarını yalnızca Bolşevik liderlere fatura etmek ve kişiler üzerinden bir “sosyalizm anlatısı” üretmek, gerçek durumu nesnel olarak ortaya koymaktan öte, Marxsist hareket içinde sayısız mezhepçi anlayışın vücut bulmasına neden olmuştur. Yalnızca Stalinizm ve Troçkizm rekabetinin araştırılması bile, bu mezhepçi bölünmenin hangi boyutlara geldiğine ışık tutacaktır. Dahası “Benim mezhebim, senin mezhebinden üstündür”, “benim babam senin babanı döver” çocukca algısı, sosyalizm içi mezhepçiliğin nasıl bir politik patoloji haline dönüştüğünü göstermektedir. Hatta kapitalizm karşısında yenilgi üzerine yenilgi alan proleter Marxsist hareketin, tıpkı dayak yiyen bir çocuğun babasının ya da annesinin arkasına saklanması gibi, yeri geldiğinde “komünizmin ulu kağanları” olan Marx’ın, Engels’in, Lenin’in, Stalin’in, Mao’nun, Troçki’nin vs. otoritesinin arkasına saklanarak, geçmişte yapılan hataları gizlemeye çalışması da aynı psikolojik savunma mekanizmasının bir sonucudur.
İster feodalizmdeki köylülerin, ister kapitalizmdeki proleterlerin gözünden Ekim Devrimi’ne bakalım, her şekilde bu devrim, tarihinin görüp görebileceği en ileri ve demokratik devrimlerden biridir. 1917 devrimi öncelikli olarak proletarya ve köylülük için bir özgürlük anlamına gelirken, feodalizmden kapitalizme geçiş döneminde, sanayi emeğine dayalı proletarya iktidarının kurulmasına rağmen, yeni emek biçiminin ve sınıfının ortaya çıkmamış olmasından dolayı, bu sistem içinde kapitalizmin (teknik emek sömürüsüne dayalı) en ileri biçiminin de (glokal kapitalizmin de) var edilmesi mümkün değildi. İktidarı burjuvazinin yerine proletaryanın (Bolşevizm’in) alması, proletaryayı kapitalist sistemde patronunu (sömürücüsünü) seçmekte “özgür bir köle” iken, bu defa da patronunun proleter kapitalist devlet olduğu “özgür bir köle” haline getirmiştir.
Sovyetlerde emek gücünün devlete satılması durumu, yani “özgür kölelik” durumu, yıllar boyunca “sosyalizm” olarak algılanmış olsa da, Batı tipi kapitalizmdeki “özgür köleler” ile kıyaslandığında, Doğu tipi proleter kapitalizmde emekçilerin -düşünce ve örgütlenme özgürlüğünden soyutlanmış olsa da- en gelişkin sosyal ve ekonomik hakları sunan bir devlet içinde yaşadığı gerçeğini de es geçmemek gerekir. Zira Sovyetler Birliği’ndeki bir proleter, devlete sattığı emek gücü karşılığında, ömür boyu iş, sağlık, eğitim vs. Batı tipi kapitalizmdeki proleterlerin ömrü boyunca ulaşamayacağı hakları devletten emeğine karşılık olarak “satın” almış sayılırdı. Yine de Sovyetlerde yaşayan bir proleterin sanayi emek gücünü proleter devlete satması, artı-değer gaspının (proleter rantın) ortadan kaldırıldığı anlamına gelmeyeceği gibi, Sovyetik kamusal sermayenin muazzam birikiminin önünde de engel olmaya yetmemiştir.
Bolşevizm, dünyanın en geri kalmış tarım ülkelerinden birinde Çarlık Rusya’sında iktidara gelerek, 30-40 yıl gibi bir dönem içerisinde, dünyanın en güçlü devletlerinden birini inşa edebilmiş, hatta zaman zaman Batı kapitalizmini açık ara (örneğin, uzay yarışında) geçmeyi başarabilmiştir. Sovyet proleter kapitalist devletinin varlığının yarattığı endişe, Batı tipi kapitalizmi sosyal devletçi (sosyal uzlaşmacı) bir çizğiye çekilmek zorunda bırakmıştır. 1945’li yıllara kadar neredeyse tüm kapitalist ekonomilerde hakimiyetini devam ettiren Keynesyen sosyal refah politikalarının arka planında, Batı kapitalizmin Doğu tipi Sovyet kapitalizminden duyduğu endişe yatmaktadır. Ancak tarihin bir cilvesi ki, bu iki kapitalizm tipi de aynı dönemde ağırlıklı olarak sanayi ürünlerine dayalı fordist kitle üretimini ve tüketimini temel almışlardır. Bu durum her iki sisteminde öznel politik tercihlerinden değil, asıl olarak emeğin nesnel ekonomik yasalarının/iradesinin neden olduğu bir zorunluluktur. Öte yandan, Batı tipi kapitalizmin anarşik ve plansız yapısı ile kıyaslandığında, Asyatik Doğu tipi kapitalizmin proleter devletçiliği, Asya’nın özgün yapısına uygun bir büyüme ve kalkınma modeli olarak, Sovyet dünyasının dışında kalan sömürge ve yarı-sömürge ülkelere de bağımsızlık ve ilerleme noktasında ilham kaynağı olmuştur. Hatta bugün rakamsal bazda dünyanın en büyük ekonomisi haline gelmiş olan Çin’de, Doğu tipi proleter-köylü kapitalizmi (Maoizm) sayesinde bugün ki toplumsal refah düzeyine ulaşabilmiştir.
Sovyetlerde proleter devletçiliğin zorunlu bir sonucu olarak, kamu için meta üretimi yapan proleterler, emek güçlerini proleter devlete satarak hayatlarını idame ettirmek zorunda kalan “özgür kölelere” dönüşmüşlerdir. Her şeyin devlete ve kamuya ait olduğu bu yönetim sisteminde, proleter sermaye, tek parti rejimi sayesinde, parti bürokratizminin dibine kadar yaşanmasına olanak verdiği gibi, bu durum “elitist proleter efendiler” kliğinin diktatörlüğüne de neden olmuştur. Muazzam büyüklükteki proleter sermayenin yönetim şekli, her türlü komplocu rekabetin kıran kırana yaşandığı, hatta devrimi yapan önder kadroların -örneğin, Zinovyev, Kamenev, Buharin, Troçki vs.- öldürülmesine kadar giden bir yönetme iştahını ve hırsını da beraberinde getirmiştir. Kuşkusuz proleter sermayenin bu yönetme hırsının ve iştahının siyasi ve ideolojik olarak cisimleştiği figür ise “çelik” lakabıyla tanınan Stalin’dir. Bugünde benzeşik bir biçimde proleter sosyalizmden ve Marksizm’den beslenen çeşitli siyasi hareketler, proleter sermayeye sahip olma hırsının ve iştahının figürleri olarak ya da olmaya çalışarak siyaset yapmaya devam ettikleri gibi, daha da ileriye giderek kapitalizmin tüm maddi ve manevi birikimlerini “kendi, birikimleri” olarak algılayıp, bu uğurda verdikleri savaşımın sosyalizmin ve komünizmin hanesine yazılamayacağı gerçeğini acı bir biçimde de olsa öğrenmek zorunda kalmaktadır.
Feodal dünyadan kapitalist dünyaya geçişte ortaya çıkan sanayi emeğinin proleter sosyalist algısı, 1917 ve sonrası ile birlikte yaşanmış, proleteryanın sanayi emeği koşullarında sosyalizm kurabileceği ütopyasının en son ve en yüksek sınırı olarak Ekim Devrimi, öncü düşük bir devrim olarak tarihte hak ettiği yeri almıştır. Ancak emeğin tarihsel yürüyüşü hâlâ bitmemiş olup, -ki insan varoldukça bu yürüyüşte devam edecektir- toplumsal sistemlerin dönüşüm yasası olarak, yeni emek türleri üzerinden bu ilerleyiş devam edecektir. Bugün için ise, protekya üzerinden teknik/elektronik emeğin toplumsal bir sisteme dönüşmesi algısı, hem kapitalist dünyayı dönüştürme hem de sosyalizmi inşa etme gücüne sahiptir. İşte o zaman protekya devriminin bayrağı altında, proletarya ve diğer emekçi tabakalar için kapitalizmin yıkılması bir özgürlük anlamına gelirken, teknik emeğin ve iktidarının tesisi açısından ise sosyalizm bir toplumsal zorunluluk olarak görülecektir.
Marx ve Engels birlikte geliştirdikleri komünist teoriyi, diyalektik materyalist yöntem ile temellendirmiştir. Bu açıdan Marxizm yapısı gereği değişmek ve yenilenmek zorunda olan bir teoridir. Bu Marxsizm’in zorunlu bir sonucudur; ve kişilerin öznel tercihleri bu nesnel zorunluluğu asla değiştiremez. Zira Marxsizm bir bilim ise, bu bilimsel teori sürekli değişmeye ve yenilemeye mecburdur. İşte bu yenilenme ve değişme zorunluluğunun kavranamamasından dolayı, Marx ve Engels sonrası dönemde, sanayi emeğine ve proletarya iktidarına dayalı bir toplumsal model ile sosyalizme ve komünizme geçilebileceği fikri, Marxsist hareket içinde derin bir yanılsamaya neden olmuştur. Hâlbuki “dondurulmuş bir doğma” olmayan Marxizm, kendi bilimsel ve teorik gelişimini emeğin tarihsel yürüşüne göre her defasında yeni baştan değiştirmek ve yenilemek zorundadır. Tüm komünistlere düşen asıl vazife, bu yenilenme ve değişim sürecine her alanda önderlik etmektir.
Diyalektik materyalizmin bugün ki biçimi olan, emek biçimi ve tarzı ve bu biçim ve tarza uyum sağlayan emeğin nicel belirlenim halleri ve yine bu tarza ve biçime uyum sağlayan emeğin nitel belirlenim halleri ve yine bu tarzla ve biçimle ilintili olarak emeğin değişim, gelişim ve dönüşüm biçimlerinin ve tarzlarının diyalektiği, emeğin alt evre (GEB +/x EEB=YEB) diyalektiği, emeğin üst evre (GEB +/x YEB=YEB) diyalektiği, nicelleşmiş devrim diyalektiği, nitelleşmiş devrim diyalektiği, emek türlerinin minimalizasyon, glokalizasyon ve globalizasyon diyalektiği, zıtların birliğinin ve karşıtlığının birlikte varoluş diyalektiği, emek biçiminin emek aleti ile olan ilişkisinin diyalektiği, emek biçiminin üretim ve ürün biçim ile olan diyalektiği, emek biçiminin mülkiyet biçimi ile ilişkisinin diyalektiği, emek biçiminin üretim ilişkisi ile ilişkisinin diyalektiği, emek biçiminin üretici güçler ile ilişkisinin diyalektiği, emek biçiminin sömürü biçimi ile ilişkisinin diyalektiği, emek biçiminin yabancılaşma biçimleri ile ilişkisinin diyalektiği, emek biçiminin tarihsel kesit ile ilişkisinin diyalektiği, emek biçiminin öncü devrim/sistem ve tarihsel devrim/sistem ile ilişkisinin diyalektiği, emeğin nesnel yasaları ile emeğin öznel yasalarının diyalektiği, emeğin türleri arasındaki geçiş ilişkisinin diyalektiği, emek biçiminin edimselliği ve erekselliği arasındaki geçişin doğa üzerindeki tahakküm derekeleri arasındaki ilişkisinin diyalektiği, olmak üzere -ki bu sadece bir kısmıdır- belli başlıklar altında toplanan bunca şey, ilk bakışta “bu nasıl bir Marxizm!” olarak algılanacak olsa da, Marx ve Engels’le başlayan ve Lenin'le süren devrimci düşünsel hareketin bir devamı olarak bakıldığında ise bu süreç, 21. yüzyıl’ın protekya Marxizm’inin doğum ve gelişim süreci olarak algılanmayı sürdürmektedir.