Adnan Ziyagil’in Karanlık Yanı
Akdeniz manzaralı, büyük yapraklı bitkilerle dolu ahşap ağırlıklı döşenmiş bir odada iki büyük, rahat, birbirine hem mesafeli hem yakın koltuklardan birinde bir adam oturuyordu. Boynu eğik manzarayı görmeye çalışıyordu ama yerinden de kalkmıyordu. Denizin canlı rengini insanın yaşama sevincine, güneşin ışıltısını umutlarına benzetti ama denizde huzurlu bir şekilde yüzmek varken fırtına da vardı, boğulmak da. Hayat gibi.
Geldiğinden beri konuşmamıştı. Karşısında işi onu dinlemek, anlamak, analiz etmek olan biri vardı ve sabırla onun konuşmaya başlamasını bekliyordu.
“İçimde bir yer… Nasıl anlatabilirim. Elif Hanım. Bakın konuşmak öyle zor ki. En başta her şeyin başında içimde korkunç bir öfke vardı. İçime bu kadar fırtınalı, sancılı, ölümcül bir acıyı sığdırabileceğime inanmazdım. Aldığım nefes sanki göğsüme boydan boya hançer saplıyorlarmış gibi acı veriyordu. Biliyordum geçecekti. Geçmek zorundaydı.
İki tane çocuğum vardı. Kızım vardı. En çok onda açtıkları yara için sinirliydim.Nihal…Ah Nihal! Onda öyle bir yara açtılar ki. Onun bana ihtiyacı olduğunu bilmesem bu öfkeyle nasıl dururdum yerimde bilmiyordum.
Yaralı bir kız çocuğuydu o hep. Dünyaları da sersem önüne annesinin ölümünün yarattığı boşluğu dolduramamıştım. Hep hüzünlüydü. Bakışlarının içinde bir yerde hep keder, eksiklik vardı. Onun öyle üstüne düştüm ki. En değerli varlığımdı o benim. Sonra Behlül o hüznü aldı yok etti. Nasıl yaptı bilmiyorum ama bizim yapamadığımızı yaptı. Bu yüzden izin verdim evlenmelerine. Kendimi Behlüle güvendiğime inandırdım.
Güvenmedim oysa hiçbir zaman. Nasıl güvenebilirdim ki? Gözümün önünde sürüyle kadının hayatıyla oynamış hatta onları intihara bile sürüklemiş bir adam vardı ve ben bu adama daha 19 yaşındaki kırılgan, yaralı hatta söylemesi çok zor ama hastalıklı kızımı emanet ettim. Nihal öyle mutluydu ki inanmak istedim.
Bir yolu yok muydu? Vardı! Her zaman bir yolu vardır. Kızımı kurtarabilirdim. O kadar bencilce onun mutluluğu ile mutluydum, o kadar düşünmeden onun istediği her şeyi yapıyordum ki Behlül’ün kulağını çekince düzelecek, kızımı hiç üzmeyecek sanıyordum. İnanmıştım buna. Kızıma bunu ben mi yaptım diye düşünüyorum. Ben…
Ben hayatımı onu korumak için adamışken onu bu korkunç yanlışa ben cesaretlendirdim! Ben! Engel olmadım! Silmedim o alçağı hayatımızdan! Kızımı böyle bir şerefsize olan aşkından kurtarmadım! O daha 19 yaşındaydı! O anlayamazdı.” Adnan ağlamaya başladı. Sancılı, hıçkırıklarla dolu bir ağlayış. Elif yerinden kıpırdamadı. Onun bu iç döküşünü sadece izlemek istiyordu. Tek kelime etmedi.
“Elif Hanım. Ben çok suçluyum. O kadar suçluyum ki. Her günahın başı benim. Ben odunları yığmışım biri de gelip ufak bir kıvılcımla yakıp kül etmiş hayatımızı. Bunlar ilk olduğunda o tarifsiz öfke ile yanıp kavrulurken hiç tahmin edemeyeceğim bir duygu geldi ateş kül olup soğuyunca. Sakin bir limanda akşam güneşi ile yürüyüş yaparken. Gözlerimin önünden gitmeyen o bir çift menekşe gözü neden unutamadığımı düşünürken. Büyük ihanetin anısı olarak mı saklıyordum o gözleri? Hiç çıkmıyordu aklımdan biliyor musunuz? Hiç! Önce aşık olduğum, beni dünyanın en mutlu adamı yapan o gözler cansız bir bedende bakarken. Gözleri açıktı öldüğünde. Yani kendini öldürdüğünde. Onun. Bihterin.” Fısıltı gibi söylediği bu ismin ardından sustu. Sessiz ince yaşlar süzülmeye başladı gözünden.
“O duygu vicdan azabıydı. Hala duyuyorum. En derinde. Hep kanayan bir sızı gibi çünkü o gitti. Artık hiç iyileştiremeyecek kendini. Bu hata telafi edilemeyecek. Evet beni öz oğlum yerine koyduğum kızımın nişanlısı ile aldatan karım. Bihter! Onun katili benim! Ben!” Adnan sertçe göğsüne vurdu. Acıyla başı önüne düştü.
“Nihal’in yanında olabiliyorum. Onun mutlu olduğunu görebiliyorum. O ayağa kalktı. Yeniden tutundu hayata. Evlendi hatta. Çok güzel konserler veriyor. Ben iyiyim beni yıllardır derin ve sahici bir aşkla seven en başından beri elini tutmam gereken kadın ile evliyim. Mutluyum. O alçak bile iyi. Beş parasız bir serseri iken şimdi top model olmuş. Billboardlarda resimleri var. Bir modelden bir şarkıcıya günübirlik ilişkiler yaşıyormuş.
Hayatı biten bu dünyadan silinip giden tek bir kişi var. Bundan on sene önce menekşe gözlerindeki hüzne aşık olduğum kadın. Onu ben öldürdüm Elif Hanım, evet! Olmayacak bir düşe inandırdım kendimi. O daha 25 yaşındaydı. Babasının bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışıyordu. Faydalandım bundan. İtiraf etmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Aramızdaki uçurum gibi yaş farkını, onun toyluğunu, hassaslığını, enerjisini, gençliğini, tutkusunu görmedim. Ben şefkattim onun için. Huzurdum. Güvendim. Babaydım yani ben. Sevgili değildim. Tutkulu bir aşık değildim. Kendi huzurlu, dört dörtlük evliliğime hapsettim onu. Çırpınışlarını, serzenişlerini görmedim. Olgunlaşıyor sandım. Gençliğine verdim, anlamaya çalışmadım onu. Dinlemedim. Sadece dünya güzeli bir karım olmasının şaşalı hissine bıraktım kendimi.
O da çok gençti. Ne farkı vardı ki Nihalden? Burnunun ucundaki ilk alçağa inandı. Onun için karartı hayatını. Onun için alnımıza bu kara lekeyi yapıştırdı. Onun için mahvetti kızımın hayatını. Onun için bu kapanmayan yaraları açtı. Onun için. O şerefsiz için öldürdü kendini. Gözümün önünde. Beni bu vicdan azabıyla bıraktı. Gözlerini unutamıyorum Elif Hanım. Günahlarımdan arınamıyorum. O kendi hayatından bile vazgeçecek kadar kötü duruma gelmiş kadına sırtımı döndüğüm için kendimi affedemiyorum. Bu günahımı unutamıyorum. Onun en yakını bendim. Bendim. Ben duyacaktım, dinleyecektim, anlayacaktım, kurtaracaktım onu! Ona kızamıyorum ki. Onu ben yalnız bıraktım. Onu ben öldürdüm. Bihter’in katili benim. Benim…” son kelimeler fısıltı gibi döküldü ağzından.
O güneşli odada Adnan içindeki karanlık yanı döktü, saçtı. Sessiz sessiz ağlamaya devam etti. Karşı koltukta oturan kadın onu sadece dinlemesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Sadece sustu.