karşıyaka psikolog
seen from China

seen from United States
seen from Poland

seen from United Kingdom

seen from United States
seen from China
seen from Germany
seen from Canada

seen from United States
seen from Poland
seen from Poland
seen from United States
seen from United States
seen from China

seen from Türkiye
seen from Argentina
seen from China
seen from Netherlands

seen from Germany
seen from Russia
karşıyaka psikolog
Allah bazen ihtiyacın olduğunu sandığın şeyleri senden alır.
O'nun tek başına yeterli olduğunu sana göstermek için.
Durum Güncellemesi
Tumblr’a sanırım daha tıp fakültesindeyken, 2015 gibi başlamış olsam. Başlarda TUS’a çalışmak, asistanlığa başlayıp ilk defa psikiyatrik hasta görmek, ağır hastalardan bahsettim. Bir dönem toksik ilişkim vardı; o ara az yazdım. Sonra dört yıllık uzmanlığı yedi yıla uzattım. İş yerindekiler gruplaşıp milleti dışlıyordu. Bir ara ona taktım. Ama bunu da anlatmadım. Ağustos ayında nihayet uzman oldum.
Ruh ve sinir hastalıkları hastanesinden, devlet hastanesine uzman olarak atandım. Mecburi hizmet nedeniyle, İstanbul’un elit bir semtinden, suç oranının en yüksek olduğu semtlerinden birine her gün 1 saat 45 dakika(tek yön yani X2 3 buçuk saat eder) gidip geliyorum.
Yeni hastanemle eskisini kıyaslayınca, bu semtte kadına şiddetin fazla olması çarpıcı. Bugün üç kişinin yumruklayarak tecavüz ettiği bir hasta geldi; ailesi “hak etmişsin” diyormuş. Dün okulda “eşcinsel” diye dalga geçilen bir çocuk geldi; ailesinin çocuğun cinselliğini inkâr seviyesi “git hormonlarına baktır doktor belki bir tedavi başlar” noktasındaydı. Eşcinsel olmak için kötü bir semt dedim içimden, çok derin bir katkım olmadı yani, ama çocuğun içinde bulunduğu durumu mizaha vurma kapasitesi iyiydi(ya çok güzel kızlarla, güzel memeli kızlarla birlikte olmaya çalışıyorum, içimden gelmiyor, ne yapsam olmuyor, ama yoldan hoş bir çocuk geçse fenalaşıyorum, yoksa elimde olsa keşke straight olsam, böyle eğlenceli bir dili vardı.).
TUS'u veya psikoz hastalarını romantize edersin de, böyle bir ortamda romantize edilebilecek pek bir şey yok. Belki sekreter hanım. Mecburi hizmet zaten adı üstünde mecburi; henüz çok kalıcı olacamışım gibi bir duygu taşımıyorum. Faydalı hissetmiyorum. Fakat sekreter 15 yıldır kapının önündeki kalabalığı yönetiyor. Poliklinik yapmayan biri için önemsiz gelebilir ama benim önceki hastanemde kapıyı tutan kimse yoktu. İsteyen içeri dalar, “Randevum yok ama ilaç yaz”, “Randevum yok ama noter için akli meleke raporu ver” derdi. Veremeyeceğini, randevu almaları gerektiğini söylediğinde de trip atar, “Yardımcı olmuyorsun, kötü bir insansın” derdi.
Burada psikiyatriyi benimsemiş bir sekreter olması. Yıllar içinde şizofreni ve bipolar hastalarla tanışmış, onları tanıdıkça branşa bağlanmış. Düzenli gelenlerin reçetesine yardımcı oluyor, hasta da onu tanıyan biri olduğu için mutlu. Öğle arasında, hastanenin ek binasının hemen arkasındaki ilkokula gidip tatlı, zeki küçük kızını alır; kız sabahçı olduğu için, eve bırakır. Kız eve varınca uyur. Poliklinik bitimine doğru sekreter deskinden kızını görüntülü arayıp konuşur, özlediği için. Babası vardiyalı çalışan bir işçi. Baba bazen iş çıkışı hastanenin önünden geçer; doktorlarla ağacın altında sigara içerken “Aa baba, naber?” diye arkasından seslenir, laf atar.
WhatsApp’ta bir story atmış. Sekreter desk’inin önünde oturan kediyi ve hemşire deskindeki Türk kahvesini çekmiş. Çünkü hep Türk kahvesi yapar ve doktor odasına da bırakır.
Düşününce, burayı tutan, umursayan, savunan bir kişi benim için. Çünkü bazen ben bile sorguluyorum: Psikiyatri namına bişi yaptım mı bu gün? Yoksa sadece ilaç yazmak, rapor çıkarmak, insanların kaynana dertlerine baş sallayıp aynı antidepresanı yazmaktan mı ibaret?
İnsanın kendine davranışı, çoğu zaman çocukken kendisine nasıl davranıldığıyla şekillenir. Bu, fark edilmeden taşınan bir mirastır. Çünkü zihnimizde yalnızca “ben” yoktur. Aynı anda birkaç içsel parça bir arada yaşar: Bugünkü yetişkin benliğimiz, bize çocukken nasıl davranıldığını taşıyan aktarımsal benlik ve içimizde hâlâ yaşayan o küçük çocuk...
Psikolojide buna “içsel temsil” denir. Yani sen, kendine bazen ebeveynlerinin sesiyle konuşursun. Eleştirirken, suçlarken, bastırırken… Aslında sen değilsindir o; sana bir zamanlar kim nasıl baktıysa, o gözle bakarsın kendine.
Ve işin en hassas noktası şurası: Kendine bakarken hangi parçan aktifse, hayatını da o parça yönetir. Eğer içindeki çocukla şefkatle konuşan bir yetişkinsen, iyileşme başlar. Ama eğer hâlâ seni bastıran sesi taşıyorsan, kendini bile cezalandırabilirsin.
İçindeki çocuğa kimle baktığın her şeyi değiştirir. Çünkü aslında, kendine nasıl davrandığın, aynı zamanda hayata nasıl dokunduğundur.
İyileşmek adı altında
Bir insan psikolojik olarak iyileştiğini sanabilir mi ama gerçekte iyileşmemiş olabilir mi Ya da tam tersi Gerçekten iyileşmiş olduğu halde bunu fark etmeyip iyileştiğini kabul etmemesi mümkün mü bence insan bazen acıyı konfor alanı yapıyor çünkü tanıdık geliyor acıdaysan ne olacağını biliyorsun ama iyi olunca ne yapacağını bilmiyorsun O yüzden iyileşmektense bildiği yerde kalmayı seçiyor farkında olmadan
Peki gerçekten iyileşmek diye bir şey var mı bence hayır cünkü gerçekten iyileşmek insanların gözünde o sıradan normal hayata tekabul eder ve böyle olduğunda bir yerden sonra insan kendi kendine der ki tamam ben sorunlu olduğum zaman kotamı doldurdum artık sorunsuz olmalıyım ve böylelikle en küçük hatasında kendisini en küçük şeyi çok büyütür bu da yeni sorunlara yol açar belki bunu içinde yıllarca tutabilir ama en sonunda bu bir fiziksel veya psikolojik olarak vurabilir ki bu da etrafındakilerin dikkatini çektikçe içine kapanır ve asla düzelemeyeceğim kafasına girer o yüzden tamamen
İyileşmek yerine eski hataları tekrarlamamak daha mantıklı eski hatalarda hala takılı kalıyorsan sıkıntı eğer yeni hatalar yapıyorsan demekki eskiler eskide kalmış ve sen yine bir şeye adım atmışsın yine tökezlemişsin ama yine de o adımı atman bile eski hatalarından sonra bir şeyin devam etmesi umudu yani içinden gelen bir şey ki bu da hala hayatta olmayı seçmemizi çağrıştırıyor aslında
bikaç gündür psikiyaristin verdiği ilaçları kullanmıyorum diye babam kızdı bağırıyor
"bense kırk yıl sonra hâlâ masamın başında, kitapların, defterlerin, kağıtların, kalemlerin arasında oturuyorum."
'00.00'