Haziran 2026'ya Veda: Takvim 30 Gün Dedi, Ben İnanmadım.
Haziran, takvime göre otuz gündü, ben hala inanmıyorum.
Bazı aylar takvimde otuz gün sürüyor ama insanın içinde daha uzun kalıyor. Haziran onlardan biriydi. Dönüp bakınca tek bir ay yaşamış gibi hissetmiyorum. Sanki birkaç farklı hayatı kısa kısa deneyimlemişim de hepsini aynı bavula sığdırmışım.
Bu ay daha önce izlediğim iki filme yeniden döndüm. Ama bu kez elimde patlamış mısır değil, not defterim vardı. Önce filmi izliyor, sonra psikologların ağırlıkta olduğu sinema grubumuzda aynı masanın etrafında buluşuyorduk. Haziran boyunca temamız günahlar ve yasak arzulardı. David Lynch'in Blue Velvet'ı ve Haneke'nin The Piano Teacher'ı üzerinden yalnızca karakterleri değil, insanın karanlık tarafını, bastırdıklarını ve söyleyemediklerini konuştuk. Ben bazen bir kadrajın peşine düşerken, bir başkası karakterin çocukluğuna yürüyordu. Aynı filmi izlediğimizden emindik ama herkes masaya başka bir hikayeyle geliyordu. Film çoktan bitmişti, biz ise hala içinden çıkamamıştık.
Belim çok hevesli değildi. Bunu bana her fırsatta hatırlattı. Ben yine de korta çıktım. Belki biraz daha sakatlandım ama topun rakete değdiği o sesi yeniden duydum. Ne garip... Bazen tek bir ses insana kendini hatırlatabiliyor. Ayağımdaki benzen halkası bana hep aynı şeyi fısıldıyor: Doğadaki her şey en kararlı halini arıyor. Ben de ancak beni gerçekten heyecanlandıran şeylerin peşinden gittiğimde kendimin en kararlı haline yaklaşıyorum. Tenis de bana bunu yeniden hatırlattı
Bir süredir zihnimde sessizce dolaşan Turuncu Kapı Günlükleri de ilk adımlarını attı. Bazı fikirler acele etmiyor. Uzun süre kapının önünde bekliyor, zamanı gelince usulca içeri giriyor. Sanırım bu ay o kapıyı birlikte araladık.
Arabayı tamir etmek mümkünmüş ama güven duygusunu tamir etmek biraz daha zaman alıyormuş. İş ahlakını bilmeyen insanlarla uğraşmak ikimizi de gereğinden fazla yordu. Bazen insanın canını bozuk bir parça değil, bozuk bir karakter sıkıyor.
Haziran biraz da doğum günü ayıydı. Çevremde peş peşe yeni yaşlar kutlandı. Birinde pasta kesildi, birinde çiğ köftenin ortasına mum dikildi, bir başkasında baklavanın üstünde dilek tutuldu. Kutlamaların şekli değişiyordu ama masadaki kahkahalar hep aynıydı. Bu ay bol bol "iyi ki doğdun" dedim, sevdiklerimin yeni yaşlarına ortak oldum. Sanırım doğum günlerinin en güzel yanı da bu. Bahane yaş almak gibi görünse de, aslında aynı masanın etrafında toplanmak, birbirine biraz daha vakit ayırmak ve "iyi ki varsın" demenin en tatlı bahanesi.
Mozaiklere uzun uzun baktım. Küçücük taşların nasıl koskoca bir hikaye kurabildiğini gördüm. Belki insan da biraz öyleydi. Yakından bakınca dağınık, uzaktan bakınca anlamlı. Akşam sıra gecesinde ise bu kez hikayeye uzaktan bakmadım. Tam ortasında oturdum. Bir şehrin hem tarihine hem neşesine aynı gün tanık olmak, Haziran'ın bana bıraktığı en güzel sürprizlerden biriydi.
Bütün bunların arasında durup nefes almaya çalıştığım küçücük anlar...
Haziran, vedasını da kendine yakışır yaptı.
Tam "Artık bitti." derken, uzun zamandır sessiz kalan bir kapı usulca tıklandı. Hayatın ilginç huylarından biri de bu galiba. Sen bir bölümü kapattığını sanıyorsun, o sana eski bir sayfayı tekrar uzatıyor. Okur musun, kapatır mısın, devam mı edersin... Bunu henüz ben de bilmiyorum. Belki de bazı hikayelerin ihtiyacı olan şey mutlu son değil, doğru zamanda yeniden varlığını bilmek.
Son günlerde karşıma çıkan bir cümle, bütün Haziran'a yeniden bakmama sebep oldu.
"Gerçek şu ki, kimse her şeye sahip değil. Ama herkes yeterince şeye sahip."
Bir anda dönüp ayın tamamına baktım.
Daha çok zamana, daha az yorgunluğa, daha dürüst insanlara hayır demezdim ama dönüp bakınca...
Üzerine saatlerce düşündüğüm filmlerim vardı.
Topun rakete değdiği o tanıdık ses vardı.
Yazılmaya başlayan hayallerim vardı.
Minik kutumla atlattığımız bir sınav vardı.
Gaziantep'in mozaikleri vardı.
Çiğ köfteye de, baklavaya da dikilmiş mumlar vardı.
Bütün bunların arasında, her şeye rağmen yaşam vardı.
Haziran bana her şeyi vermedi ama giderken ellerimi de boş bırakmadı. 🥦 Hoşça kal Haziran. Takvim seni otuz gün yazdı. Ben ise seni biraz daha uzun yaşayacağım sanırım.