Yine bir gün boğulmuşum. Ne ki bir yenisine ihtiyaç.Yeni bir cümleye başlatacak elçiyi bekliyorum. O kelimeleri yazdıracak. Dünya... her seferinde daha bukleleşen adımlarım, kafataslarının olduğu bir savaş meydanında kara sinek vızıltılarının arasında adım atıp leş kokularından hissizleşmek gibi. Sarışın bir cengaverin üzerindeki kanları koklamak da var bir de. Gökler… Eylül ayında hala nemin üstü yapış yapış eden ve hayatında ne kar ne dolu görmüş birinin ıslanma beklentisine girmek gibi. Turuncu siyah benekli kelebeğin birkaç dakika sonra ölmesi gibi veya.Dostluk… Güney Şangay’a kadar birlikte gelmişken aç gözlülüğe kapılıp kendini sardunya bahçesinde kaybetmek gibi. Veya bir açık hava jazz konserinde gözlerini tam da aya dikip düşünmeye dalmışken ay ve halesinin yaklaşık 17 derece yer değiştirmiş olması gibi. Bir de aşk mı? Üzerine onca tasvir varken ne hacet. Bildiğiniz gibi işte.
Mutluluk mu bu, yoksa soğuyor mu yine gözlerim? Hayır, kim sokuyor aklınıza bunları bilmiyorum, kalbim hiç bir yerde kalmadı. Ne Ege’de Ne Hasan keyf’te .Yayından çıkan okun kimseye zarar vermeden yavaşça yere inmek istemesi olabilir mi?
Dokunmasak mı biz yine de gerçek dışı kahkahalara. Kansak mı? Ve saçmasan mı saçlarını?
Aidiyetlik. Nereye ait ki sadece annesinin kestikten sonra tırnaklarıyla oynamasını seven çocuk? Santa Cruz mu Lille mi? Yıldızların her birine ayrı küfreden kaytan bıyıklı Kahraman Bey Amca’nın ne zaman belasını bulacağını merak etmek ve diğer alemlerden beklentiye girmek ne kadar rasyonellik?
Hani her kadının hissettiği gibi çarşafı ve yatağı toplayıp düzenlemek iyi hissettiriyordu? Olmadı. Olacak mıydı peki?
Yoksa akreple yelkovan görev değişikliğine mi gitmişti? Neydi bu hız? Az yavaş olsalardı ya.
Gözlerim ne kadar da açılmamayı istiyordu.
Ellerim ne kadar da stabil kalmayı,
kalbim de... Veya o neyi hak ediyor?









