kaderini melâle teslim etmiş kadınların; saçları matem ile örülmüş bir destan gibi uzun, gözleri hülyâlı olur. ㅡ 🦢*

@theartofmadeline

bliss lane

titsay
Not today Justin
The Stonewall Inn

roma★
noise dept.
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Interview Vampire Daily
YOU ARE THE REASON
occasionally subtle
RMH
TMBGareOK. The Official They Might Be Giants tumblr
Cosmic Funnies
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
$LAYYYTER
almost home
Noah Kahan

tannertan36

Product Placement

seen from Vietnam
seen from Finland
seen from India

seen from Jordan

seen from Russia
seen from Brazil

seen from Colombia
seen from Türkiye
seen from Colombia

seen from Ireland
seen from Indonesia

seen from Singapore

seen from United States
seen from Germany

seen from China

seen from United States
seen from Finland
seen from Kazakhstan

seen from Australia
seen from Switzerland
@zevahirse
kaderini melâle teslim etmiş kadınların; saçları matem ile örülmüş bir destan gibi uzun, gözleri hülyâlı olur. ㅡ 🦢*
güçlü kadındır benim annem. yıkılmadığından değil ha. yıkılır, tökezler, düşer de. ama sonra aslanlar gibi ayağa kalkar. çok acı çeker ama acının onu tamamen ele geçirmesine izin vermez. güçlü kadındır işte. ama yemin ederim elimde olsaydı, annemin güçlü değil, mutlu bi kadın olmasını isterdim. her şeyden çok
anlatırken tut elimi,
uykuya dalıp gitsem bile,
bırakıp gitme sakın beni.
silmedim mesajını, unutmak mı sesini?
ölürüm daha iyi, ölürüm daha iyi.
15 ağustos,
en çokta sen sessizken benden kaçardın, bende sen sessizken yaklaşırdım. sen sessizken çiçekler solar, aşıklar kaçardı.
yüreğime düşen ateş; sükûnetime yaslanır, ruhumu yakardı. anılarımız, küllenmeyen bir yangın gibi hep kanardı. kaçışlarım, çok uzaklara varışlarım, benliğimde yankılanan yeğ bir acıya dönüşürdü. çiçeklerim bir bir dökülürken, senin toprağının acı bağrında, bir yuvaya can olurdu. ve bil ki, ruhlarımız ne zaman birbirine yaklaşır gibi olsa, göğsümdeki sancı tüm bedenime sızar, feda edemeyeceğim bir parçam olurdu.
beni yel yel esen o hoyrat rüzgârlara karşı göğsünde saklayan koca dağım vardı; devrileli uzun zaman oldu.
zaferin tadı ne de hoş geliyordur şimdi dudaklarına, solmasını beklediğin çiçeğin en derininden kırıldığına şahit olmak nasıl da güzel bir haz yaşatıyordur sana. olur öyle canım benim, koca bir sarmaşığın içerisinde ne de güzel sarmalanıyorum diyerek gülümsüyorsundur, olur öyle. bir zehri kana kana içmenin susuzluğuna derman olduğunu sanıyorsundur, eşiğini geçemediğin evin bahçesini henüz kapıdan çıkamadan yakmanın seni ısıttığını düşünüyorsundur, olur öyle. inan kızmıyorum sana, zaferinin tadını çıkarmanı izliyorum yalnızca. beni düşürdüğün bataklığın ensesinde gözlerimin içine bakarak haz alışını kazıyorum aklıma, sonra da atladığın o koca gülümsemeyi bahşediyorum dudaklarıma. neden atladığını da bilmiyorsundur, eminim buna. sen, aklımda her daim beni bataklığa ittiğin o tekme ile kalırsın lâkin emin ol çıkarım ben o bataklıktan. ben ki kara kışa göğüs germiş çiçeğim, bataklık nedir benim için? ben ki senin evini, yurdunu verdiğim ateş ile yüreğimin yangınını söndürmüş çiçeğim, sen bahçemi yaksan ne olur canım benim? evini verdiğim ateş beni yurtsuz bırakır sandığımdanmış parmaklarımın kibrit çöpünü dahi tutamayışı, dik duramam sandığımdanmış uzuvlarımın iki adım dahi atamayışı. aynaya bakıyorum ben şimdi, daha önce görmediğim bir ışıltıya tanık oluyorum her çehremde. çıkmışsın diyorum o bataklıktan, arınmışsın tüm taş ve topraktan çiçeğim diyorum kendime. elbet var bir ağırlık yüreğimde, lâkin bir huzur dolup taşıyor bedenime. işte o vakit şahitlik ediyoruz tüm sevincim ile, insanın bazen kaybederken dahi kazanabilmesine. zafer nerede, biliyor musun? sonsuz huzur ve mutluluk ile kaplı yüreğimde, taştığım denizler, aştığım okyanuslar, içimde biriktirdiğim tüm dağları deviren depremlerimde, zafer benim içimde. canım benim, olur öyle.
biliyor musun; yaşlı gözlerimi yaslayacağım bir omuz dahi bulamayışıma, aslında en çok da kimsesizliğime kırgınım züheylâ.
lâkin biliyorsun; bazı evler huzur değil, yalnızlık kokar.
sanki hiç gitmemiş, hep var gibi.
öyle alelade bir gündü, bakmadım bir çift göze. bakacak olsaydım zirâ.. ki bakmayı da pek istiyordum, mahcup bir tebessüm konacaktı dudaklarımın kıyısına. fakat biliyordum, kalbimde zamanın fani kamçısında büyümüş bu kırgınlık ve zinhimdeki tüm bu telaş bozulacaktı. belki bir bakış; bana bir ihtimali, bir bağı anımsatacaktı. mağlubiyetti bu, kendimi affetmemek demekti. nazlı bir çiçektim ya çünkü ben; bir sözün ağırlığına, bir bakışın anlamına bakmadan dikenlerimi hemen çıkaracaktım ortaya. sen bana bir taş atacak olursan eğer, duvarlarım karşında koca bir dağ olacaktı.
yok, olmaz. aşağı kalamazdım. ne tuhaf.. gerçekleşmeyen ihtimallerin dahi yasını tutacak yüreğim hep olacaktı.
uzansana dedi yanıma, bu gece birlikte uyuyalım. yok dedim, olmaz. olmazların kadınıydım ya çünkü ben; incilerim dökülecekti yoksa, göz pınarlarım kuruyacaktı. sanki asırlardır avuçlarımda sakladığım suskunluklar birer birer yere düşecekti. uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasında, susuzluktan kıvransam da tek bir damla suya muhtaç kalmayacaktım, öyle inatçı keçiydim işte. koca bir zelzelede, tüm dünyanın çivisi çıksa ve gök önüme serilse; tek bir taş yerinden oynamayacaktı benim bahçemde. yok, olmaz. oldurmazdım çünkü. tek bir kirpiğim kıpırdamayacaktı istemediğim sürece, saçlarım öyle usul usul esen rüzgârlarda savrulmayacaktı. içimde nice fırtınalar kopacak, gözyaşlarım sel olup içime akacak da dışımda yaprak dahi uçuşmayacaktı. bazı geceler, ömrümün geri kalanını da beraberinde götürecekti.
ah, benim şu yazgımın en kor ateşi, gururum, olmazlarımın günahı; beni işte öyle bir cehenneme attı. şimdiyse senin yatağın mezar, benim mezarım senin yatağın oldu. olmazlarımsa sırtıma koca bir yük.
benim ömrüm, sendin.
yokluğunda soldu gönlüm.
saat on ikiyi vurdu, namlu yine bana dönük, sokak lambaları yanık ve ben bir mektup yazmak istedim sana.
suskunum. en sevdiğim şarkı dilimden acımasızca sökülmüş gibi kelimelere küskünüm. içim bağırsa da dilime varacak yolum yandı benim. bu yüzden kağıtları birer ceset gibi masanın üzerine dizdim. kalemleri dört köşeye diktim, en şairane mezar taşı. kara kurak bir dua kopardım göğsümdeki çölden. sanki iyi niyetlerimi içimden kurtardım; senin için güzel bir uyku diledim ve bir mezara girdin. on altı kere öldün içimde ve ben on altı kere söndüm bir odanın içinde. on altı kez uyuttum geceyi. kaç fotoğraftan kesildim, kaç durak indim, kaç merdiven çıktım, hep geç kaldım. beni bir kafese kapatıp kulağıma özgürlük türküleri çaldılar. adını haykırdım, yoktun. bu şehrin ayakları altında ezilen binlerce ruh vardı. kendimi kayırmak istedikçe hep bir parçamı kaptırdım. adını haykırdım, yoktun. bu kalp öldüğünü unutmuştu. beni hangi yolun sonunda bekliyordun ya da hangi kitabın arasında kurumuştun. mutlu sonlu bir hikayenin kahramanı olup satırlarda donmuş muydun. ellerim seni bulur muydu. şahit olsan göğüs kafesimi hırpalayan küçük kız çocuğuna, uyanmaz mıydın uykundan. ellerine kıyamet mi bulaşmıştı, neden uzaktın çiçeklerime. sabaha kadar konuşsam geceyle. bana yağmurlar gönderse. şimşekler gönderse. gök gürlese. senden bir ses getirir mi. ıslatsam gözlerimi, kurutsam. bir şeyler değişir mi. zamanın vicdanı yok, beni sana götürür mü. seni bana getirir mi.
rûhumun sızım sızım sızladığı şu tanıyamadığım bedende, göz bebeklerimin idrak edebildiği silüetlerin işitmem için sarf ettiği tek kelâm, tek öğüt; ne kadar güçlü olduğum. fakat ben güçlü olmak istemiyorum ki, sen yanımda ol istiyorum. sanki rûhumu uçurumun kıyısında sallandırırken, onu bağrına basacak olan kurtuluş; başı dik, gözü pek o kayalıkları tırmanmakmış gibi. lâkin ne yapmalı? günbegün o uçurumu aşmaktan elleri yaralı, yazgısı kanlı yazılmışsa rûhumun. belki sadece düşmek; gökyüzünde, senin yüzünü görebilme umuduyla süzülmek istiyorsa ne yapmalı? bir kurtuluş arıyorsak, o eller de, kucağına düşeceği o kayalık da senin dağ gibi gövden olmayacaksa ne anlamı var. rûhumun kurtuluşu, sendin.
Ruhumda bir matem büyüttüm; şimdi hangi sevince dokunsam biraz yas kokuyor.
iyi bir insan olup olmadığınız, yabancılara armağan ettiğiniz yapmacık tebessümlerde değil; en çok yakınınızdakilerin yüreğine damla damla akıttığınız zehrinizde gizlidir.
oturduğun koltuk biraz daha çökmüş şimdi, biraz daha eskimiş. perdeler ki, evin acısından kor bağlamış. taşıyamamış fani yükü, zamanın izinden sararmış. niçin ağlamış şu tavanlar, sesin yankılanmadığı için mi tüm odalar tenhalaşmış. kıyafetlerin. üzerinde salınmadığı için mi bu kadar solmuş. üzerinden günlerce çıkarmadığın o gömlek, o yüzden mi duruyor dolabımda kimsesiz. sen gittiğin için. o da mı gidecekti, o da mı bir başkasının kokusuna bürünecek ve sensizleşecekti. sensizliğin acısını ben kaldırabilirdim fakat o cansız gömlek kaldıramazdı işte. tüm bu evin kaldıramadığı gibi. tüm bu eşyaların üzerime bir enkaz olarak yıkılması, belki de beni bir enkaza çevirmesi gibi. kahkahalarının gittiği yere, kokun da gitseydi sana dair ne kalırdı. o masanın dili olsa, anlatsa tüm kahkahalarını, gülen gözlerini anlatsaydı ne olurdu. boş odalar, seslendiğimde sen gibi cevap verseydi bana. elmacık kemiklerini al al yapmaya yetmiş o çiçek, seni bana hatırlatan acı bir hatıra olmasaydı.
ne olurdu?
sana duyduğum hasret öyle sonsuz, hatırladıkça bedenim uyuşuyor.