Süpürgesini temizliğe değil yaşama adayan kadınların kitabı; Kurtlarla Koşan Kadınlar "Hepimiz vahşiye özlem doluyuz. bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var. bize bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi.uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. ama vahşi kadın'ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hala varlığını sürdürmekte. nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.” diyerek söze başlıyor. Kitabı elimize aldığımızda aslında sıradan, salt bir kitap sanıyoruz ve okumaya başlıyoruz. Başlarda kendisine bir yabancı gibi bakıyoruz, sadece okuduğumuz satırlardan ibaret görüyoruz. Öyle ki o zaman ne zamandır farketmeden kitabın içine dalıyoruz sanki ama hayır, o da olmuyor, bu şey bizim içimizden bir şeyleri kıpırdatıyor. Yüzyıllardır var olan ve belki de hiç farketmediğimiz iç benliğimizi ortaya çıkarıyor. Kadın ve doğanın, kurtların vahşiliğini, kendini adayıp, besleme dürtüsünün psişe benzerliğini ortaya koyarken, kadının gücüne ve doğasına kavuşabilmesinin yolunun da vahşi kadın arketipiyle yeniden bir bağ kurmasıyla gerçekleşebileceğini savunuyor. Kadının insanlık tarihi boyunca süre gelen bastırılmış varoluşlarından söz ederken, tüm bu vahşi kadın psişesini ortaya çıkarırken hiç bir düşünceyi dikta etmeden, adeta kendi iç sesinizle konuşturan bir dille ifade ediyor. Günümüzde insanın doğasından kopuşunu, kapitalist bir çarkın içinde kayboluşu ifade ederken de çözümün kadının doğasında, vahşi yaratıcılığında ve gücünde yattığını anlatıyor, içimizdeki vahşi kadının pusuya yatmış bir halde keşfedilmeyi beklediğini söylüyor. Tüm bunları anlatırken de hafızamızda çocukluğumuzda bıraktığımız, unuttuğumuz Masalları kullanıyor. Bildiğimiz veya bir çok uzak kültürlerden derlenmiş masalların kuytusunda gizliyiz. Derlenen mitler ve masalların taşıdığı bu sembollerin şifrelerini ortaya sererken kadın psişesine dalıp alışa gelmeyen bir tür terapi uyguluyor. Doğallığı ve gerçekçi diliyle sıraladığı masalların aslında ne denli yaşamımızın, soluduğumuz günün içinden geldiğini farkettiriyor. Toplum içideki normların, normalleşen bir çok ayrıntının aslında ne denli varlığımızı, ruhumuzu ve bedenimizi tükettiğini de kendi iç sesimizle bize söyletiyor, tutup Kadınlardaki fazla nazik, fazla uyumlu tavırlar genellikle dışlanmaktan ya da “gereksiz” bulunmaktan duydukları umutsuzca korkudan kaynaklandığını sen haykırmaya başlıyorsun. Sonra birden “Doğaya verilen zarar, insanların psişelerinin sersemletilmesiyle elele gider” derken buluyorsun kendini. Kimi zaman kişinin cesaretlenmesine hiçbir sözcük yardım edemez. Kimi zaman sadece atlamanız gerekir, deyip bir tarlaya atıveriyorsunuz kendinizi. İşte tam da Doğanın besleme dürtüsü size karışıyor topraktan, ordan üreme, üretme dürtüsü. Ne var ki tıkanıp kalıyoruz doğaya dokununca bi süredir, çokçadır. Doğa, toprak, ağaç, can… bir süredir elimizde kalıyor, elimizden bedenimizden koparılıyor. Dönüp baktığımızda kaçınılmazdır ki her yerde bir kadın çıkıyor karşımıza veya tam içimizden bi yerde. Bir yerde ağaç diyor. Mesele tam da 3-5 ağaçtı fakat o 3-5 ağaç hiç de naylondan değildi hiç bir zaman, dallanmış budaklanmış, kök salmış kökü görünmez bir göbek bağı olmuş, topyekün bir yaşam oluyor. Bir yerde nefes diyor. yol yürüyor, kalp atıyor, nefesi soğuk bir bıçakla kesiliyor. Bir yerde doğur diyor. Besle ve büyüt, eğit diyor, eğit ki yürüsün ama unutma “gülünden sen sorumlusun” diyor, okut. Bir yerde Toprak diyor, ekiyor biçiyor, belliyor, debeleniyor. Emek doğuyor, toprak kokuyor, saçları büsbütün yeşil kokuyor. Karışıyor, harmanlanıyor çünkü Kadın doğa oluyor, doğa kadın oluyor. Doğanın kadını, kadının doğası bir bütün oluyor. Çünkü doğa, besle diyor bir ağaca, besle diyor bir kadına. Doğa, Ne bir ağaç kesildiğinde huzur buluyor ne bir kadın kesildiğinde. Ne de bir çocuk büyüyemediğinde. Hepsi benim bir parçam diyor. Ve kadın.. bir ağaç kesildiğinde bir parçam diyor. Ve kadın.. bir nefes kesildiğinde bir can diyor. Ve kadın.. bir çocuk büyüyemediğinde ah diyor. Ve kadın.. bir toprak kepçelendiğinde doğurduğumdu, Emekti diyor. Ölürse ölürüm diyor.. Çünkü “Kadınların gözleri yarattıkça parlar, sözleri seker, yüzleri hayatla kıpkırmızı kesilir, saçları bile daima ışıl ışıl görünür. Fikirlerle heyecanlanır, olasılıklarla uyarılır, hakiki düşünceyle ateşlenirler ve bu aşamada tıpkı büyük nehir gibi, kendi benzersiz yaratıcı yollarında dışarıya doğru sürekli akmak üzere hareket ederler. Kadınların kendilerini doymuş ve tatminkar hissetmeleri ancak bu sayede mümkündür.” Diyor. Özgürlükler için bir savaşın verilmesi gerektiğini savunan bir bakış açısında büyük bir gerçeklik bulur. Kimi zaman, sanki her beş dakikada bir savaşmalıymışız gibi hissederiz. Ama vahşi doğa bize meydan okumalarla karşılaşacağımızı, çünkü bunların her zaman orada ve mevcut olduğunu öğretir.