Prodigal Sons- Kimberly Reed
Müsrif oğullar..Birbirinden tatlı 3 küçük çocuğun yaşadığı tuhaf değişim...Hollywood’un kökenlerine dayanan bir hikaye...Kimlik karmaşaları, kıskançlık, güdüler, dürtüler..
Tek bir hikayeden dağılıyor onlarca küçük hikaye..Belki hikayelerinin birbirine bu kadar dokunduğunun, bu kadar benzerlik gösterdiğinin bile farkında değiller, kahramanlar olarak...Birbirinden bağımsız sarsıyor öyküleri, işte o öykülerden yalnızca biri Prodigal Sons..Ama ilkin ana öyküye, diğer hikayeleri besleyen kaynağa dönmek gerek...
Şu dünyaca ünlü güzellerin, aktörlerin,milyonlarcasının kıskandığı karakterlerin özel hayatları görülenin aksine hep bir trajedi doludur, hep bir maskelidir ya... Hollywood’un efsane güzeli Rita Hayworth’ın hayatına kısa bir göz atmak da allak bullak ediyor.Dönemin güzellik sembollerinden 1918 doğumlu Hayworth aktris annesi, dansçı babasıyla yürümeyi öğrenir öğrenmez dansa başlatılıyor.Çocukluğunun saatler süren dans dersleriyle yenmesinden midir, 8 yaşında sahneye çıkmasından mıdır yoksa mükemmel anne-babanın beklentileri altında ezilmesinden midir, oradan oraya savruluyor hayatı boyunca. ‘Ordan oraya’dan kasıt genel anlamda ‘kocadan kocaya’..
5 evlilik geçirir Hayworth..Çocuklar doğurur..Anlattığına göre, yarattığı seksi kadın rollerinin hep gölgesinde kalıp yıllar boyu aşağılık kompleksiyle mücadele eder .Erkeklerin kendinden değil, canlandırdığı karakterlerden etkilendiğini hisseder, bilir..bir şekilde..Bağlantılı olarak da alkol problemi oluşur zamanla, bir hafta içinde iki kardeşi de ölünce iyice dağılır, derken alkolizmi alzheimer’ıyla karışır..Son 15 yılını yanlış teşhisle geçirmenin sonrasında hastalığının adı konsa da 68 yaşında alzheimerdan ölür efsane yıldız...İşte bu standart seviyedeki drama, nasıl bu kadar çok dramayı tetiklemiş, o kısmı şaşırtıyor.
İki kızı var Hayworth’un.İlki, Orson Welles’la evliliğinden olan Rebecca.
Diğeri 4 yıl sonra, Prens Aly Khan’dan olan Prenses Yasmin Aly Khan..
Prenses Yasmin ne kadar prensesse, Rebecca da o kadar değil. Babasının kopyası olan Rebecca ne yazık ki Rita Hayworth’un kızı olamayacak kadar çirkin.
Bu da bizi başka bir dramaya sürüklüyor.Güzelliğin sembolü olarak görülen bir anne, prenses bir kız kardeş..Anne-baba ayrı..Evde başka bir baba..Detaylara hakim değiliz ama tahmin etmek zor değil. Tüm bu güzelliği de, masalsı hayatı da reddediyor Rebecca.Babasının kızı olup kendini Avrupa’da eğitim almaya, sanata veriyor.
Annesinin ve kız kardeşinin aksine ihtiyaç halini reddedip tüm yatırımı beynine yapıyor. Nasıl bir çocukluk bıraktıysa geride, evden ayrıldıktan sonra arkasına dönüp bakmadan kaçıyor, annesi yıllar boyu hastalıklarla mücadele ederken, prenses Yasmin kendini alzheimerla mücadeleye adarken, o kaçıyor.
Prensesin güzelliği annesine çekmiş çekmesine ama mutsuzluktan o da nasibini alıyor..İki evliliği de yolunda gitmediği gibi, ilk evliliğinden olan oğlu 25 yaşında intihar ediyor.
Ve Rebecca...Evden ayrılan Rebecca 21’inde hamile kalıp ailesine haber vermeden bir oğlan çocuğu doğurur ve evlatlık verir.Bu noktada babası Orson Welles’in hep bir erkek çocuk istemiş ve bunu sık sık dile getirmiş olduğu gerçeğini hatırlatmak gerekir.Belki de bir intikam sonucu olarak Orson Welles bir torunu olduğunu öğrenemeden ölür.
Derken, Montana’da bir çift çocuk sahibi olamadıkları için üzülmektelerdir.Tatlı bir erkek çocuk evlat edinip, adını Marc koyarlar.Tesadüf bu ya, Marc’ın eve getirildiği gün anne, hamile olduğunu öğrenir.Ve peşpeşe Paul ile Todd’u doğurur.
Bu üç kardeşin hikayesi, bizi konunun başına yani, Prodigal Sons’a getiriyor.
Belgeselde detaylı görüleceği üzre Paul ve Todd inanılmaz yakışıklı ve popüler çocuklarken, Marc, büyük babası Orson Welles’in kopyası olup, ne yazık ki annesinin yaşadıklarını yaşıyor. Paul ve Todd ise, kardeşleri hem evlatlık hem çirkin olduğu için üzülmesin diye her önceliği ona veriyorlar. Yakışıklı olmayı da, popüler olmayı da reddediyorlar. Hatta henüz çok küçükken başlayan bu duyarlılık, evde sahneledikleri oyunlarda Marc’ı yakışıklı prens, kendilerini de onun kurtardığı kızlar yapmaya götürüyor..İşte bu duyarlılık, zamanla cinsiyet karmaşasına dönüşüyor...Sanki Marc’ın huysuzluğu, onları erkek olmaktan, yakışıklı olmaktan nefret ettiriyor. Zaten kökenleriyle ilgili bilgisiz olan, zaten evlatlık verilen, zaten aynı yaşlarda iki yakışıklı kardeşle aynı okullara giderek, büyük ihtimalle büyük annesi Hayworth gibi, biyolojik annesi Rebecca gibi kompleksle mücadele eden Marc, 21 yaşında, annesinin kendisini doğurduğu yaşta bir de trafik kazası geçiriyor. Kaza sonucu beyni hasar gören genç, geçirdiği onca ameliyata rağmen hasta kalıyor.Bu beyin hasarı, kriz geldiği anlarda bilinç altının sakladığı tüm öfke ve mutsuzluğu kusmasına sebep oluyor.Kontrol mekanizması çöküyor.
Kimberly Reed’in çektiği bu belgesel, bu üç kardeşin çocukluğunu, Marc’ın Hollywood’lu biyolojik ailesiyle ilgili öğrendiklerini, Paul’un yaşadığı cinsel değişimi ve dahasını içeriyor. Zaten yönetmen Kimberly Reed de, Paul’un ta kendisi..
Rita Hayworth ile başlayan bu mutsuzluk öyküsünün, psikolojik yğınla hadisenin nesilden nesile taşınmış olması, öykülerinin birbirlerine bu kadar dokunması gerçekten şaşırtıyor.Tesadüfle başlayan bir Wikipedia okumasınun birbirine zincirli bu kadar hayatı beraberinde getirmesi; aldığımız kararlarla, genetik bozukluklarımızla, psikolojik eğilimlerimizle, komplekslerimizle, kıskançlığımızla, karmaşalarımızla...ne kadar acınası halde olduğumuzu göseriyor.
Belgeselin fragmanı için;
http://www.youtube.com/watch?v=-oz2BHFH4fc