"Oteki" kavramiyla ilk karsilasmam antropoloji kitaplari sayesindedir. Levi Strauss, Geertz, kurucu babalar, Amerikan gelenegi... Burada tanimlarin tumu "bizden olmayan"in tasvirine yogunlasmaktadir da anlasilmasi gereken bu bizden olmayan nasil biridir? Karsilastigim tum otekiler, uygarlik-barbarlik duzleminde, uygar olan kisa sortlu ve kocaman sapkali, cogunlukla Amerikali antropologun "seviyesine" ulasamamis; esmer, zayif, cogu zaman giysisiz bir "yerli" portresi. Oteki, Amerikan geleneginde dogmus yeni sosyoloji ( tabii aslinda antropoloji) anlayisinda "irk" kavramini tanitma, aciklama isleminin anahtar kelimesi durumundadir bu kitaplarda. Insanin post-modernizm gibi neredeyse dunyada varolan her seyi icine alan bir akima dogdugu dunyada, hepimizinin ortaya koymasinin bir yasam mucadelesi haline geldigi "kimlik" meselesinin varligini yok saymamiz mumkun degil. Boyle bir kaosun icinde, her insan tipki post-modernizm gibi her seyi icinde eritebilecek kadar cogulcu bir yapida olabilseydi, muhtemelen bu donemin hakkinda en cok dusunulen meselelerinden olan "kimlik" de bu kadar yanki yapmazdi. Insanin, yasaminin sonunda bile cozemedigi muamma, kendisinin tam olarak "ne oldugu"dur. Karmakarisik bir zihinde, belki de hic cozulemeden insan omruyle son bulan bir tartisma diyebiliriz bunun icin. Durum boyleyken, benligini cozdugunu, kimligini tanimlar ve sifatlarla susleyebilgini soyleyen bir modern insan degil ele almak istedigim. Hicbirimizin bu muammayi cozmus "mutlu" (boyle mi olurdu acaba?) birer insan olarak ortada dolasmasi gibi bir hayali de asla kuruyor degilim. Ancak, insanin belki de hicbir zaman dogrulayamadigi, sonsuzluguna daima inanmayi belki de hic basaramadigi tanimlardan soz ediyorum. Tanimlar, sifatlar, kimlikler elbette var. Ama hicbirinin varligi, gozumuzde sonsuzluga erisemiyor. Peki nedir insanin bu tanimlari ve "oteki" bu durumda nasil "oteki" olur? Insanin kendinde tanimlayabildigi tum ozellikleriyle kendine has bir butunu olusturduguna inaniyor ve onun butunlugunu saglamis bu haline " ses tonu " diyorum. Hepimizin fiziksel manada ses tonlari nasil farkliysa, ruhlarimizin biraraya getirdigi bu butunun de ses tonlari ayni sekilde birbirinden farklidir. Iste "benim otekim" , benim tonuma yakinlik-uzakligiyla iliskili bir uygar ya da bir barbar. Yani ten rengi, yasam bicimi, konustugu dil gibi irksal aciklamalara henuz girismeyen, - bu deyisi biraz klise de bulsam- insanin oncelikle kendi derinliklerinde kesfedecegi ozellikler karsisinda sekillenecek, cok daha yakinimizda bir oteki... Insan icice yasadigi insanlar arasinda otekilerini ayirt edebildikce, kendi varligi uzerine daha iyi tanimlar turetebilecek hale gelecektir. Cocuklugumuzdan beri nasil ayni ses tonunu tasimiyor ve yasamimizin son gunlerindeki ses tonumuza nasil olgunlastikca ulasiyorsak, ruhlarimizin bu tonunu da daima boyle degisimlerden geciririz. Ruh beslendikce tonundaki degisiklikleri de fark eder. Insanlarin ses tonlarinin ozgun birer kimlik oldugunu dusunursek, ses tonumuza en yakin olan tonlari cekmeyi, antropolojinin mantigina da uygulayabiliriz. Kendi tonumuza en yakin tonlar bizim "uygarligimizin" bir uyesi olmaya en yakinken, tonumuzdan uzak olanlar, bizim otekilerimizdir. Insanin o ozgun kimlik muammasini da isin icine katacak olursak; ne busbutun ayni ne de sonsuza kadar "oteki" diyebiliriz. Tonlarimiz degistikce, elbette bu uzaklik-yakinlik dengesi de degisecektir. Burada bahsetmeye calistigim oteki, fiziksel kosullarimizdan gelen ortakliklarin -ayni bolgede yasamak, ayni gelir duzeyinde olmak, ayni okulun ayni sinifini paylasmak, ayni kultur diyebilecegimiz buyuk benzerlikler icine dogmak...- cok otesinde, dogrudan ruhlarimiza temas eden bambaska bir mesafededir. Insan ruhu, bulundugu ortamlarin ortakliklarinin hicbirini tasiyamayacak olcude ozgurdur. Boyle bir durumda, sosyal statuler bakimindan ayni yerde durdugum, ayni isi yaptigim, ayni sehirde dogup yasadigim insanlar, benim otekilerim olabilir. Insanin bir ruh esine yada ayni dili konustugu insanlara sahip olabilecegi fikrine pek umitle yaklastigimi ne yazik ki soyleyemeyecegim. Ancak, insan kendi biricikligine en yakin olan baska biricik ruhlara temas edebilir ve onlarla antropolojinin en genis anlamdaki uygarlik-barbarlik ayriminda, " kendi uygarligi"ni kurabilir. Itiraf etmek gerekirse insan ayni evi paylastigi insana, anne-babasina, en yakin oldugunu dusundugu arkadasina da oteki olabilir. Burada oteki, insanin hayatindan tumuyle uzaklastirmasi ya da anlamaktan vazgecmesi gereken kisi demek degildir. Insanin kendi anlam dunyasini olusturmasi ve bu anlam dunyasi yakinlarinda dolasan diger insanlari sinirlari olabildigince reddederek kesfetmesi, onun varligina katki saglayacak en muhim seydir. Bundan sonrasinda, olusan bu butunun disinda kalan ancak gunluk hayatta yer alan muattaplarin yâni otekilerinin mesafesini tutturabilmek de, bunca anlam arasinda kuskusuz daha mumkun olacaktir. Cogu zaman mutsuz oldugu tartisilan yeni nesil insaninin, kalabalik icindeki yalnizlik gibi modernizm tabirlerinin de hep otekilerin icinde yasamakla iliskili olduguna inaniyorum. Otekiler, her yerden bizi kusatir, ancak ortak yasam alanlarinin disinda, kendi tonumuzun cevresinde yer alacak insanlarin kesfine cikabilmeyi basarirsak, kendi uygarligimizi kurmaya da yaklasmis oluruz.