Şöyle bir şey okudum; “Herkesle aran bozulabilir. Bazılarının kaybı iyi bile gelir. Ama kendinle aran hep iyi olsun. O bozulunca, her şey bozuluyor.” O kadar doğru bir cümle ki, insan kendine küsünce arayı bulanda olmuyor.

PR's Tumblrdome
Jules of Nature
TVSTRANGERTHINGS
One Nice Bug Per Day
Mike Driver

⁂

❣ Chile in a Photography ❣
Stranger Things
Show & Tell

Origami Around

Kiana Khansmith
ojovivo
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

Love Begins
Monterey Bay Aquarium
todays bird

No title available
KIROKAZE
Peter Solarz
AnasAbdin

seen from Australia

seen from Türkiye
seen from Germany
seen from United States

seen from Türkiye
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from Italy

seen from Germany

seen from United States

seen from Iraq

seen from Türkiye
@deadmelodysound
Şöyle bir şey okudum; “Herkesle aran bozulabilir. Bazılarının kaybı iyi bile gelir. Ama kendinle aran hep iyi olsun. O bozulunca, her şey bozuluyor.” O kadar doğru bir cümle ki, insan kendine küsünce arayı bulanda olmuyor.
Acı var ya… öyle herkesin anlattığı gibi basit bir şey değil. Gelip geçmiyor hemen. Hatta bazen gitmiyor bile, sadece şekil değiştiriyor. İlk başta keskin oluyor, nefes aldırmıyor. Sonra yavaş yavaş içine yerleşiyor, sanki hep oradaymış gibi İnsan en çok da kimse anlamıyormuş gibi hissettiğinde yoruluyor. Kalabalığın içinde bile yalnız kalıyorsun. Anlatmak istiyorsun ama kelimeler yetmiyor. Çünkü bazı acılar var, anlatınca küçülmüyor… aksine daha gerçek oluyor Bir de şu var; acı sana bir şeyler öğretir diyorlar ya… doğru ama kimse şunu söylemiyor: Öğretirken biraz kırıyor insanı. Eskisi gibi olamıyorsun. Daha sessiz oluyorsun, daha dikkatli… belki de biraz daha mesafeli. Ama garip bir şekilde, acı insanı derinleştiriyor da. Herkesin görmediğini görmeye başlıyorsun. Küçük şeylerin değerini, birinin içten bir “nasılsın” demesinin ne kadar büyük bir şey olduğunu…Şunu fark ediyorsun sonunda: Acı geçmiyor belki… ama sen onunla yaşamayı öğreniyorsun.
Ve bir gün, o acıyı taşıyan kişi olmaktan çıkıp, o acıyla güçlenen biri oluyorsun.
Okullarda silahların konuştuğu ve bu vahşete yeterli tepki gösterilmeyen bir ülkede insanlık namına her şey ölmüş demektir
kapımı çalan yok artık, ben bile gitmişim içimden.
duvarlar ismimi unutmuş, sesim yabancı dilimden.
bu evde yaşamış biri var, diyorlar, inanmak zor.
kendi ömrümde kiracıydım, bu bedende.
söndürün ışıkları, kim kalıyorsa kalsın içerde…
Aşk, kelimelere sığmayan ama insanın içini dolduran en derin histir.
Bazen bir bakışta başlar; bazen yıllar süren sessiz bir bekleyişte büyür.
İnsanı hem en güçlü hem de en savunmasız hâline getirir.
Aşk; bir başkasının varlığında kendini evde hissetmektir.
Yanındayken konuşmaya gerek duymadan anlaşabilmek,
yokken bile kalbinde onun sesini taşıyabilmektir.
Sevinci çoğaltır, acıyı derinleştirir; çünkü gerçek olan her duygu gibi bedel ister.
Aşk sadece mutluluk değildir.
Korkudur biraz, kaybetme ihtimalidir.
Cesarettir aynı zamanda; incinebileceğini bile bile sevmeye devam etmektir.
Karşındakini değiştirmeye çalışmadan, olduğu hâliyle kabul edebilmektir.
Ve belki de aşkın en derin hâli şudur:
Karşılık beklemeden sevebilmek.
Gitse bile kalbinde yerini korumak,
unutmaya çalışırken bile iyi dilekler fısıldayabilmek.
Aşk, insanın kendine tuttuğu bir aynadır.
Severken kim olduğunu, neye dayanabildiğini ve ne kadar derin hissedebildiğini öğretir.
Bu yüzden bazı aşklar biter, ama izleri asla silinmez.
"savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye; zaman ki sana hasta olmuş, incelikli haytasın. raksederken mahallenin maşallahı, eyvallahı. güzelleş be oğlum, şimdilik ölümüne kadar hayattasın, şimdilik ölümüne kadar hayattasın."
Zihnimde çizili kalmış bir ağaç var; yıllardır kimse gölgesine gitmez ama ben... o gölgeden çıkıp güneşin ışıltılı ısısını hiç tenimde hissedemedim. Hep bi' sert ayaz...
Kaynak: efillavin
"ayrılıklar da sevdaya dahil" diyor, attilâ ilhan. ve cevap veriyor cahit zarifoğlu: "oturup konuşsaydık, geçerdi belki her şey. başını alıp gitmek sevdaya dahil değil."
kalbimin duvarlarına kazılı isimler var usta. hani ne yapsa sırt dönemediğim üç beş insan var. evimi mi yıktılar olsun. kan mı kusturdular olsun. göğsümden mi vurdular olsun. ne yapsalar olsun dediğim o insanlar var. ama ben onlarda yokum. bırak evlerini yıkabilmeyi tek bir taş oynatamam onlarda. kan kusturmayı geç parmak ucuyla dokunamam. kıyamam ben severken öyle severim. söylesene usta kim daha çok sevmiş dağıtan mı toplayan mı?
Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim. Ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk vadetmedim. Sana ancak bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım.
Ölüm, insanın adını anmaktan kaçtığı ama her adımda gölgesini taşıdığı tek gerçektir. Ne kadar uzakmış gibi davransak da, en sessiz anlarımızda yanımıza oturur. Bazen bir gecenin tam ortasında, bazen bir anının kenarında… Varlığıyla korkutmaz; daha çok hatırlatır. Zamanın sınırlı olduğunu, hiçbir şeyin sonsuz kalmadığını, en çok da tutunduğumuz şeylerin bizden önce kopabileceğini.
İnsan ölümü düşünürken aslında yaşamı sorgular. Çünkü ölüm, hayatın karşıtı değil; onun tamamlayıcısıdır. Eğer bir şey bitecek olmasaydı, bu kadar kıymetli olur muydu? Gün doğumları sıradanlaşır, sesler anlamsızlaşır, vedalar ağırlığını yitirirdi. Ölüm, hayatı keskinleştirir; her anı daha belirgin, her duyguyu daha yoğun yapar.
En derin acı, ölümün kendisi değildir. Asıl acı, geride kalanların içinde oluşan boşluktur. Söylenememiş cümleler, yarım kalmış gülüşler, bir daha asla tamamlanamayacak anlar… İnsan birini kaybettiğinde, sadece onu değil; onunla olabileceği ihtimalleri de kaybeder. İşte bu yüzden yas sessizdir. Gürültü yapmaz ama insanın içini uzun süre terk etmez.
Ölüm adaletsiz görünür. Kimi zaman çok erken gelir, kimi zaman hiç hazır olunmayan bir anda. “Neden?” sorusu ağızdan düşmez ama cevabı yoktur. Belki de ölümün en zor tarafı budur: Anlamlandırılamaması. İnsan her şeye bir neden bulmak ister; ölüm ise çoğu zaman susar. Bu suskunluk, insanın kalbinde yankılanır.
Yine de ölüm sadece karanlık değildir. O, insanı durdurur. Koşmayı bırakıp düşünmeye zorlar. “Gerçekten neye değer veriyorum?” sorusunu sordurur. Kırdıklarımızı, ihmal ettiklerimizi, ertelediklerimizi önümüze koyar. Ölüm, yaşamı daha dürüst bir yerden görmemizi sağlar. Maskeler düşer, önemsiz olanlar anlamını yitirir.
Belki de ölümden bu kadar korkmamızın nedeni, yaşamı tam yaşayamamış olma ihtimalidir. Çünkü dolu dolu yaşanan bir hayat, ölümü inkâr etmez ama onunla barışabilir. İz bırakmış anılar, paylaşılan sevgiler, dokunulan hayatlar… Bunlar, ölümün soğukluğuna karşı insanın geride bıraktığı sıcaklıktır.
Sonunda ölüm gelir; ama insan tamamen gitmez. Bir cümlede, bir alışkanlıkta, bir hatırada kalır. Bir şarkı çaldığında içimizi sızlatan o tanıdık histe… Ölüm bedeni alır, ama anlamı alamaz. Asıl mesele de budur: İnsan yaşarken neyi geride bırakıyor?
Çünkü ölüm kaçınılmazdır; fakat nasıl yaşandığı, insanın elindedir.
Kadın olmak, daha doğarken yarım sayılmaktır bazı yerlerde.
Aynı dünyada, aynı havayı soluyup,
aynı emeği verirken
daha az görülmek,
daha az duyulmak,
daha az korunmaktır.
Adaletin gözleri bağlı derler,
ama nedense kadına gelince
o gözler açılır,
yargılar hızlanır,
sorgular sertleşir.
“Niye oradaydın?”
“Niye sustun?”
“Niye sesini çıkardın?”
Kadın her durumda suçlu bulunur.
Bir erkek hata yapar, “anlıktı” denir.
Bir kadın direnirse, “abarttı” denir.
Bir kadın ağlarsa, “zayıf” denir.
Güçlü olursa, “tehlikeli” olur.
Kadının varlığı bile bir savunma yapmak zorunda kalır.
Adalet, kadına çoğu zaman geç gelir.
Bazen hiç gelmez.
Dosyalar kapanır, cezalar azalır,
bahaneler çoğalır.
Bir hayat, birkaç cümleyle özetlenir.
Bir acı, rakamlara sıkıştırılır.
Kadınlar korunmak için bağırmak zorunda kalmamalı.
Yaşamak için korkmamalı.
Gülmek, yürümek, hayal kurmak
bir cesaret gösterisi olmamalı.
Ama ne yazık ki kadın,
sokakta yürürken anahtarını sıkar,
konuşurken sesini ayarlar,
giyinirken yargılanacağını bilir.
Adalet ise çoğu zaman arkadan izler.
Biz adalet istiyoruz.
Merhamet değil.
Lütuf hiç değil.
Sadece eşitlik.
Sadece insan yerine konmak.
Kadınların sesi kısılmasın diye değil,
duyulsun diye konuşuyoruz.
İsyanımız öfkeden değil,
yıllardır biriken suskunluktandır.
Çünkü adalet,
yalnızca güçlü olanı koruyorsa
adalet değildir.
Ve kadınlar artık
bu adaletsizliğe sessiz kalmayacak