şimdi bir şarap gibiyim coğrafyasız, eskimeye bırakılmış fıçısında.
The Stonewall Inn

Product Placement

if i look back, i am lost
untitled
NASA
YOU ARE THE REASON
Cosimo Galluzzi
Color Me Curious
Claire Keane
todays bird

❣ Chile in a Photography ❣
𓃗
Keni

gracie abrams

Game Changer & Make Some Noise
Monterey Bay Aquarium
The Bowery Presents
hello vonnie
Sade Olutola
cherry valley forever
seen from Türkiye
seen from Venezuela
seen from Kenya
seen from Albania
seen from United States

seen from Ghana

seen from Colombia
seen from Venezuela
seen from Germany
seen from Uzbekistan
seen from Canada
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States

seen from Austria
seen from Venezuela
seen from United States
seen from Azerbaijan

seen from United Kingdom
@maiwayne
şimdi bir şarap gibiyim coğrafyasız, eskimeye bırakılmış fıçısında.
adı nevin; şarap içer, rüzgâr giyerdi geceleyin.
adı nevin; şarap içer, hüzün kokardı geceleyin.
duymak, çok duymak eziyor beni. yeni, bilinmedik bir sayrılık da olabilir bu. bilmiyorum. eziliyorum sadece. uyumsuzluğum (dışa vuramadığım) yiyip tüketiyor kupkuru ruhumu. biraz soluk almak için, kuramsal olmamak koşuluyla, ne yapabilirim acaba? hiçbir şey gideremiyor susuzluğumu. hiç, hiçbir şey.. içmek yoruyor artık. eskiden içkiye koşardım, kafamı kovardım dünyamdan. şimdi? kimseyi ortak etmek istemedim sıkıntılarıma. hiç değilse uzun süre böyle yaşadım. ama.. belki.. neden bir çaresi olmasın bunun?
kürkümü severek giyiyorum. ve hep aklıma geliyor inceliğin, inceliklerin. ankara sendin. özlemle arayacağım o kısa günleri. şimdi dışarda bir bakır düştü. maşraba olabilir, bir sahan kapağı, bir buhurdanlık olabilir. bazen sesler duyarım boğazın tepelerinde. bir çekiç sesidir örneğin. o kadar yaşlıdır ki, kaplar her yanı, doldurur kulaklarımdan geçerek uçsuz bucaksız yüzölçümümü. eninde sonunda bir çekiç sesi. kim bilir kim bir kayayı ikiye bölüyor ya da bir tekneyi kalafatlıyordur. rüzgarsız bir balıkçı kayığını temizliyordur az ötede. pulların da sesi vardır. o kadar güzeldir ki pullar, zarfların üstünde tutsak, sürgünde gibi alışılmış acılarını solur. düzeltemiyorum hayatımı. neresinden çeksem, öteki yanı bozuluyor. gel istanbul’a. konuşmadan dolaşalım. tepelere çıkalım, uçmayı duymak için. inimdeyim, dükkanın üstünde. şiir, belki biraz şiir.
ey hâtırası içimde yemin kadar büyük, ey bahçesinin hoş günlere açık kapısı, hâlâ rüyalarıma giren ilk göz ağrısı, çocuk alınlarda duyulan sıcak öpücük. ey sevgi dalımda ilk çiçek açan tomurcuk, kanımın akışını yenileştiren damar, gül rengi ışıkları sevda dolu akşamlar, içime yeni bir fecir gibi doğan çocuk. ey tahta perdenin üzerinden aşan hatmi ve havaları seslerimizle dolu bahar, koşuştuğumuz yollar, oynadığımız sular, kağıttan teknesinde sevinç taşıyan gemi. duyup karşı minarede okunan yatsıyı, yatağıma sıcaklığını getiren rüya, denizlerinde onunla yaşadığım dünya ve ey ufku beyaz cennetlere giden kıyı. birçok şeyler hatırlatan erik ağacı ve o ilk yolculukla başlayan hasret, zindan; atları çıngıraklı arabanın ardından, beyaz, keten mendilimde sallanan ilk acı.
sana alacakaranlıkta bile bakarım. saçını okşarım, gözyaşını silerim. kokun duman olur durur üstümde. adını söylerim içimden, yalnız adını söylerim, bir de belini örterim. gözlerinin ışığında yaparım bütün bunları, gözlerinin ışığındaki alacakaranlıkta. sana alacakaranlıkta bile varım. pek konuşmam, oturur seni dinlerim, sesin cıvıldar durur önümde. adını söylerim içimden, yalnız adını söylerim. bir de ateşe değermiş gibi öperim. acılarının ışığında yaparım bunları, acılarının ışığındaki alacakaranlıkta.
desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır. rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor, sende seyrediyorum denizlerin en mavisini. ormanların en kuytusunu sende görmekteyim. senden kopardım çiçeklerin en solmazını. toprakların en bereketlisini sende sürdüm, sende tattım yemişlerin cümlesini. desem ki sen benim için hava kadar lâzım, ekmek kadar mübarek, su gibi aziz bir şeysin. nimettensin, nimettensin. desem ki inan bana sevgilim, inan. evimde şenliksin, bahçemde bahar ve soframda en eski şarap. bırak ben söyleyeyim güzelliğini. rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
günlerden sonra bir gün, şayet sesimi fark edemezsen, rüzgarların nehirlerin kuşların sesinden, bil ki ölmüşüm. fakat yine üzülme müsterih ol, kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini ve neden sonra tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede, hatırla ki mahşer günüdür, ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.
dudağının şarabı dudağımdan uzak olmayasıca, acaba kimin hayat şarabı, kiminle kadeh tokuşturmada?
şarap güneşi, ne vakte dek sürecek bu gurur yeli? insanı böyle şeylerle aldatan nefsin, toprak başına. ağlayıp inleyen gönlümün ahındaki duman, bu ham ve donmuş kişiler yaktı, yandırdı. deli gönlümün sırrına mahrem olacak ne halktan kimse var, ne ileri gelenlerden. yalnız, gönül avutan sevgiliye hatırım hoş. o, benim gönlümden sabri, rahatı bir uğurdan aldı, götürdü.
bu şiiri sana bir pazartesi sabahı yazıyorum, nasıl bir durumda olduğumu tahmin et. uykusuzum, üstüm başım dağınık, saçım başım birbirine karışmış. üstelik bilirsin ki, ben sabahları kahvaltı yapmayı sevmem.
işte her şey böyle kötü bir durumda, elimde bir kağıt ve kalem, kalbimde senin sevgin.
yağmur yağıyor ömür hanım. gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına. ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum.
zaman tutsaklığımın zincirlerini kırar mıydı. yalvarırım kemiklerini kırmasın. nihayetinde sen ve ben çok benziyoruz ama bunca parça parça eksilmişken olanı da parçalara ayırmasınlar ne olur. ben artık kendimi de toplayamıyorum, bırak kalsın bu dağınıklık, bu harabe. bir zambak bile yakışmıyor bu harabeye. bu ne demek bilir misin. bilmezsin. eşiğin ötesi uçurummuş ve ben şimdi hangi kapıya gideyim bilmiyorum. zihnimin içi şu kalabalık istanbuldan daha gürültülü. sahi insan en çok benzerinden mi yara alır. senin geçtiğin yollardan geçerken ayaklarım paramparça. ben bu eksik hâlimle nereye sığacağımı bilmiyorum hiç. beni bu tanımsız ağrılardan, bu yabancı sokaklardan çekip alsan keşke. gölgesi kendinden ağır bir yük bu taşıdığım. beni yeniden doğurma. topraktan geldik toprağa gideceğiz. toprak oldur beni.
''Bir ev hayal ettim geçenlerde. Pencerelerinin önüne en sevdiğin çiçekleri dizdim. En sevdiğin renkte panjurları vardı. Bahçesinde senin kokunu kıskanacak bir sürü çiçek diziliydi, oturup kitap okuman için yada yıldızları kıskandırman için bir hamak vardı. Ağaca asılı bir salıncak, etrafında rüzgar gülleri, sırf seni çocukluğuna geri götürmek için orada duruyorlardı. Tüm bu hayallerin içinde yine en güzel olmayı başardın.''
bir sızıntı var, bir boşluk, bir aidiyet krizi. bir paranoya, bir tuhaflık, bir ince sızıntı var sanki. sürekli bir manasızlık hâli. buna maddede aranan mana mı denir, yoksa manada aranan madde mi, bilmiyorum. bir tür çelişkiler yumağıyla kurulan analoji gibi. zahirle batın. suretle siret. perdeyle hakikat gibi. ne dersen de. hisler müphem, kalp kırılgan, zihin katı, dünya fâni, insan yalandır.
bulantılar ve ağrılar. üzerimize akşam değil hüzün çöküyor josef. söyleyemediğimiz onca güzel şey boğazımızda soluyor. bakışlar dalıyor. bak bittik.
Sen varsan yaşanır bu hayat; sen yoksan hatrından yakılır gül güzeli.