(La trisstesse du diable adlı şarkının sözlerinden)
Müziğin tadını çıkarabilmek için yeterli bir ses seviyesinde tutmak gerekirdi. Sanatçının veyahutta şarkıcının haykırışlarını duymadan önceki sessiz part her ne kadar insanı ses seviyesini yükseltmeye, bağırarak o ölüm fermanı sözleri konuşmaya çağırsada, kendini tutabilmeliydi insan. Gerçek zevki yaşamak isteyenler o ses seviyesini yükseltme çabasından bile zevk alırdı.
Erguvan moru elbisesi ile dünyanın çilesini çekermişcesine yürüyüşü oldukça uyumsuzdu. Moru taşımak için yeterli asalete sahip miydi? Çevresindeki insanların sorgulaması gereken bir durum değil miydi? Sadece imparatorun taşıyabileceği bu renk; konu, konuma geldiğinde kartlar yeniden dağıtılırdı. İnce bedeni; dizinin altında biten, vücut kıvrımlarını güzelce saran elbisesi ve pekte geniş olmayan omuzlarıyla kadın tükenmişti. Hem ruhsal hem fiziksel.
İsminin anılmasından tanrılar bile korkarken kim onu hatırlardı ki! O hayatın gerçeği idi ve sadece bir avuç hayalpereste sahipti. Sonunda tek kalacağını görebileceklerine rağmen kendini en iyi yerde gören bir avuç hayalperest! Tanrı ve tanrıçalar bile ismi karşısında titriyordu, o Romalıların taktığı isim ile Necessitas: zorunluluk.
Kendisi ile barışık bir zorunluluk. Yalnız kalmaktan korkan ama kalan bir zorunluluk.
Belki de gerçek zevki yaşayan ve bunun sadece bakış açısı ile değiştirilebileceğinin farkına varan tek yaşayan...
Acıkmış vücudu ile avının burada olduğunu biliyordu. Bedeninin deyimiyle kalbinde; midesinde boşluk vardı.
Alçak bulutlar Trimphalis'i* çiselerken yıllardır bu mekanı nasıl fark edemediğini anlamaya çalışıyordu. İçinde bir huzursuzluk vardı. Tatsız hislerininin doğruluğunu kanıtlar adına Kara Saçlının varlığını hissediyordu. Ne olduğunu bakarak çözemeyeceğini anlamış olacak ki adımlamaya başlamıştı. Yürüdüğü taş yolun karşısında bütün endâmı ile altın kapı duruyordu ve padişahların göğsünü gere gere yürüdüğü taşlı yol ve etrafını sarmak üzere olan dört kale.
Zafer Takı , Kara Saçlıyı yanında bekletmek isteyecek kadar ne anlıyordu günlerden?
Son bir kez kaos un zorunluluğu kadar sessiz kalan zindanları; altınları, yolları, gökyüzünü ve bu sakin şarkıyı dinlemek istedi. Çok güzeldi burası Güneş'e aşık Ay'a yanık gibi.
Trimphalis: Yedikule Zindanları girişinde bulunan yolun Roma zamanındaki ismi
2.- Varoluşum'un Felsefesi: Yedinin Kulesi
Zamanın sonu altın yoldan geçen insanlar pek bir dertliler.
Ayrılan sevgililer gibi doğu romanın kapısı bir vakit.
Altın kapı denirdi ilk adım buradan gelmişti.
Allah'ın Resulü dünyaya ayak basmadan 280 yıl evvel doğmuştu taşlarım,
Benimle birlikte zaferini taçlandıran padişahlar imparatorlar gördüm hepsi hazin hepsi üzgün,
Ey adam! Ey mağlup olan! Geçebileceğini mi sanarsin yanımdan öylece! Küstahlıktır bu benim dilimde saygısızlıktır padişaha. Eğer bilmiyorsan vasfını ne durursun burada!
Gözyaşları akıttığım zamanlar gelir aklıma seni böyle gördükçe
Göz nuru olan, geçilmek için yüzbinlerce hayatı feda edilen adım, sönmüş görkemim ile sonuçlanmak üzere...
57 yıllık bir azabımı hatırlarım bir aralar hayatımda. Çırılçıplak kalmışım, soğuğa alışmak zorunda kalmışım. Ben en gözde yerken sırların evine dönüşü vermiştim istilam sırasında. Her parçam sökülmüş, tamir edenler içine içine ağlamışlardı.
Yalnız kalırsam gideceğimi bilirlerdi onlar. Öldükleri zaman içinde kalan gözyaşlarını emdim de yaşayamaya devam ettim mezar topraklarından.
Beni kesmişlerdi yıllar boyu yaşayanlar, İhtişamımi da onlar söndürdü... Hem yaptılar hem yıktılar beni! Huzurluydum ben; dosttum herkese, görkemdim ben, istenilendim bir zamanlar! Gelip 57 yıl boyunca işkence ettiler bedenime. Altındım ben, şimdilerde bir kaç taş parçası sadece.
Ve şimdi ölüyorum; unutulmaya yüz tutmuş, padişahları mezara koymuş, imparatorların kemik kalıntıları bile kalmamış bu dünyada. Sisphyus'un Anenke tarafından vurulmuş taşı yeniden taşıması gibi yeniden ve yeniden umut dolduruyorum içimi ama ne fayda! Geldi en büyük yıkımım Kara Saçlı'm sonunda. Ölüyorum, çokça korkuyorum elbet! Gidiyorum bir karmaşada. Yalnızlık bile bana uğramaz bir başıma gidiyorum ben kanlı kuyuya.
3.- Haykırış öyküsü parti kısmı
Necessitas' a sunulmuştu kalenin yaşamı.
Ah şu insanlar ne garip yaratıklar(!)
Karmaşaya koşuyorlar en başında hep, kurulan basit düzeni didik didik edip bozuyorlar. Sonlarında ise ellerinde bir hiç kalacağını görmüyorlar, görmek istemiyorlar.
Dedim ya, çokça karmaşık sanarlar kendilerini. İçindeki en küçük parçalarını evrene benzetseler ne kadar orantılı çözümler bulacaklarını fark edebilirler aslında. Bir amatör sanatçının defteri karalaması gibi bu; bir sonraki çizginin nereye gideceğini kimse bilemez.
Lâkin o anda yanan, sanatçının yetişmeyecek eserleri değil; kağıt, kalem.
Ah şu insanlar görmezler çevrelerini bir şeylere odaklanınca. Bir çocuğu kurtarırken anlamazlar diğerini yaktıklarını. Konuşmazlar birbirleriyle kül olur aşıkları. Düşerler, kalırlar ve uçarlar; kalanları umursamazlar, yaşadıklarını sanarlar!
Zafer Takı bütün padişahlara en hızlı kendilerinin uçtuklarını hissettirmişti vücutlarına gönderdiği rüzgarla
Yedinin zindanları, koca Osmanların düştüğünü zannetirmişti yine vücutlarına gönderdiği rüzgarla
Uçan bir haber, düşen kader! Kalan, insanlar ve zalimler
Ey yerleri sarsan Kara Saçlı!** Açlığımı hissedip geldim ben buraya! Gizlemiş beyaz siyahı burada. Zalim kaderin, kaos un tanrıçasıyım ben! Kaos var diye gittim ne acılar gördüm hayatta ! Bu hayat nedir ki benim için, bir hayat nedir?
Sana bir çocuğun ilk kaybettiği balonla, aşığı ölen insanın yaşadığı acılar benzer desem ne söylersin bana? Görmemiş insanın, büyümemiş yetimin, düşmüş halkın suçlusu aranmaz. En çok acı çeken yok bu dünyada, acılarda boğulan bir avuç hayalperest var sadece.
Yere vurma üç kere başını yere vurma üç başlıyı desem sen benden korksan kaç can kalır üzerime kaleden?
Sessizce vur yere derim sadece. Dikkatlice izlerim belki zihnim karışmasın.
Gökyüzü karışırken birbirine derim ki sadece bu kale Güneş'e aşık Ay'a yanık.
En güzel şehri kurman arzun gibi keder gibi bu kale için
Sessizce vur yere sonlarca kez...
**Poseidon "Ey Yerleri Sarsan" veya "Kara saçlı" Tanrı olarak da çağrılır. En önemli silahı Trident denen üç dişli bir yabadır ve bu yabayı yere vurduğunda depremler meydana gelir.
4.- Kale Kule Kapanıyor Elini Çeken Oynamıyor
Dört kulemi bu günlere kalıntıları artık başkalaşım geçirmiş Bizans imparatorum kurmuştu en başlarımda. Üçünü Fatih, en büyük fetih edenim ekletmişti çevreme sönmek üzereyken. Her biri hüsran doldu her biri mutlu oldu çokça. Yağmurdan sonra kararmaya başlayan soğuk hava kadar huzurlu bir gün sanki.
Çocuklarım, kulelerim çok sıkılmıştı bu dünyadan onları neşelendirmek isterken elimi kaptırmıştım ben bu oyunda. Kaçacak yerim yoktu bir nevi.
Bir insan olmamak da zordu bu oyunda izlerdin ve izlediğinle kalırdın.
Evlere ışık dolduruyor Güneş ama benim zindanlarım, kulelerim hep karanlık. Karartı mesela; bütün gizemleri suçları o saklıyor zannederiz ama asıl saklayan aydınlık değil midir? Aydınlığın kendini katlayarak, ışığa istediği şekilde dönerek arkasındaki kısımları kusur olarak gördüğünü anlayacak kadar çok düşünüyordum şu son günlerde.
Birazda şeytanın 'ben kötülüklerim ama değilim asla kötü' dediği noktadayım.
Benimde karartılarım vardı oldukça huzurlu ve hüsran dolu.
Benim kulelerim vardı çokça sakladığım...
Genç Osman'ım ben, Osmanlıyım ben oldukça küçüğüm. Taşlarım büyük, kanlı kuyum derin, duvarlarımda öyküler kazılı. En zalim en kuytu köşeyim ben. Dilim peltek ve komik anlamazlar beni. En canlı kuleyim ben burada yitirmiş kendini 5 şanlı arasında.
Kansızlığı simgelerim ben. Bayrak kulesi kanı ile vatanı temsil ederken gecenin gündüze muhtaç olduğu gibi kansızlıktır benimki, olumsuzluk değil.
Zalimlerden, kalanlardan ve uçanlardan bitenler toplanır içime. Göğe doğru uzanan tepem aslında en derini temsil eder. Necessitas isminin geçmesi gibi içimde yapılan zalimlikleri, titreyek unuttururlar tarihe.
Gencecik kaldım ben hep. Yanlış vakitleri gözledim belki. Korktum hep, çekindim tek kalmaktan yalnızlıktan. İçimdeki insanlara arkadaş olmuştum bir vakitte neden gittiler?
En çok ben korkardım kutsal sayılı kardeşlerim arasında. Geceden ben korkardım, vücutlarından kopan başların neden konuşmadığından korkardım, duvarlarımdaki gizli mesajlarımızın gitmesinden korkardım. Vücutlarından koparılan başların içime atılması gibi bir korkuydu bu.
Onlar konuşmuyordu bir daha benimle benim de başım alınırsa bende mi konuşamayaktım bir daha? Baş nasıl kopar ki? Konuşmamak nedir ayrıca? Konuşmayan olur mu hiç konuşuyordur elbet! Neden yazamaz o zaman? Başın gidince yazamaz mısın Osman? Benim başım neresi? Ben neden yazamam? Yazarım ben başım yok bir kere!
Çokça sorum var bu geceye. Kale neden bize onların konuşmaması için bir sebep vermemişti. Çokça uzundu hayat hep yorgun. Kale öğretmemişti bize taşlarımız tek tek sökülürken ne tepki vermemiz gerektiğini. Kale öğretmemişti bize kendisi ölürken ne dememiz gerektiğini.
Kale bize sadece susun demişti.
İnsanlar merak eder ve tatmin olduktan sonra giderler sadece susun demişti.
Susmuştum yıllarca zaten konuşmak istediğim vakit sarsılan bu İstanbul nedir kale? Lütfen cezalandırma beni istemeden konuştum! Bırakma beni kale!!!